live etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
live etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ağustos 2016

Joss Stone: Müzik Kocaman Bir Okyanus

İstanbul'un kendini pek özeltmeyen konukları var neyse ki. Joss Stone da, İKSV'nin davetlerini kolay kolay geri çevirmiyor. Onun bu ilgisine, seyirci de kayıtsız kalmıyor ve her defasında müzikten beslenen, karşılıklı çok değerli bir enerji ortaya çıkıyor.  Geçtiğimiz yıl yayınladığı stüdyo albümü Water for Your Soul'un turnesi kapsamında yine İstanbul'da sahne alan İngiliz mezzo-soprano, bu defa sıkıntılı bir döneme denk geldi. Caz festivali kapsamındaki konserler müzisyenlerin talepleriyle bir bir iptal edilirken, Küçükçiftlik'te sahne alacağı söylenen Joss Stone ve ön grubu Vintage Trouble'ın Zorlu PSM'ye taşındığı haberini aldık. Ardından da Vintage Trouble'ın konsere katılmayacağını öğrendik. Yalnızca warm-up için fuayede Grup Ses Beats' performans sergileyecekti. İlk defa dj performansına şahit olduğum GSB'in yenilikçi tarzı çok hoşuma gitti. Ama açık havada ve ayakta izlenmesi gereken bir performansın, kapalı ve koltuklu bir mekana taşınması elbette hayalkırıklığı yaratmıştı. Ama Zorlu'nun ana tiyatrosunda (üst katları saymazken) pek boşluk kalmadı. Stone'un sahneye gelişiyle konserin bütün gidişatı değişti ama.

Bahsettiğim hayalkırıklığı, neredeyse bütün izleyicilere burukluk olarak yansımıştı ve çok sıkkın bir ortam vardı. Neredeyse herkes beklediğini bulamayacağından emindi. Reggee albümü yayınlayıp, sahnede salına salına dans eden Stone için de pek içaçıcı değildi durum haliyle. Ama bunu tahmin ederek sahneye geldiği çok belliydi. İlk şarkının ardından, oturduğunuz yerde dans etmek zor olacaktır o yüzen hadi kalkın da sahne önüne gelin, dedi. Küçük şaşkınlık anlarından sonra sahne önü doldu ve konser tabir-i caizse reload oldu. 

Joss Stone'un bu kadar sevilmesinin en önemli sebeplerinden bir tanesi müziğe aşık olup, yaptığı müziğe de fazlasıyla saygı duyması. Seyircisinin keyif almadığı bir konser onun için de yıkıcı olurdu diye tahmin ediyorum. Seyirci coşup, kendini müziğe ve eğlenceye kaptırdıkça, hemen herkesin sahne önünde olmasının da etkisiyle, iletişim en üst seviyeye taşındı. Stone istek parça almaya başladı ve setlistini bir kenara fırlattı. Çıplak ayaklarıyla yürüdüğü sahnesinde çayını içip, seyircilerle sohbet etti. Şarkı seçimlerinde herkesin gönlünü yapmaya çalıştı. Fıkralar anlattı. Orkestrasına saygı duruşunda bulundu. Ve sonunda herkese çiçek dağıttı. Müziğin biraraya getiriciğinin şahit olduğum en öenmli kanıtlarından birini yarattık hep beraber. Ülkede durumlar kötü ve çok gergindi. Böyle bir müzikal mola hem çok ihtiyaç duyulan ama hem de hiç kolay bulunamayacak türden bir tecrübeydi.

Şahsen reggee sevmeyen, daha doğrusu şimdiye kadar tercih etmemiş, biri olarak Stone'un reggee albümüne kapılamamak ve konser boyunca salına salına şarkılara eşlik etmemek pek mümkün olmadı. Onun soul ve R&B tonlarına getirdiği bu çeşitlilik, kendini keşfetmesinden ziyade paletini büyütmesini sağlamış ve eminim bundan sonraki çalışmalarında daha yeni fikirlerin peşinden gitmesine de yardımcı olacaktır. 

9 Temmuz 2016

Africa Express Sunar: The Orchestra of Syrian Musicians & Damon Albarn



Caz Festivali, İstanbul'da yazı yaşamanın en özel yollarından bir tanesi hep söylüyorum. Bu yıl da özel konserler ve değerli müzisyenlerle doldurdular programı. Listede ilk dikkat çeken isimlerin başında bir Damon Albarn projesi geliyordu. Suriyeli müzisyenler orkestrasıyla ve özel konuklarla Avrupa'da birkaç özel konser veren Albarn, bu özel turnenin sonuna doğru İstanbul'a geldi ve bir daha şahit olunması zor bir tecrübe yaşattı.

Oryantalizm, batıdan bakınca İstanbul'un değerli ögelerinden bir tanesi şüphesiz ki. Daha oryantalist esintiler duymaksa bazen ürkütücü, bazense büyük bir heyecan yaratıyor bu şehrin insanında. Damon Albarn'ın adıyla sunulan bu proje ise baştan aşağı oryantalizmle süslü ve muhteşem bir tat bırakıyor damakta. Sahneye yerleşen yaklaşık yirmi kişilik Suriyeli Müzisyenler Orkestrası etrafında ilerleyen konser akışı, bahsi geçen sürpriz konukların teker teker sahneye çıkmasıyla ilerliyor. Albarn da bu konuklardan bir tanesi aslında. Onun adının bu denli kullanılmasının arkasında PR telaşı yattığını düşünüyorum. Çünkü konserin adını duyunca, Damon'ın Suriyeli Müzisyenler Orkestrası'yla konser vereceğini ve konuk sanatçıların da arada bir iki şarkı söylemek için sahneye çıkacağını düşünmek çok olası. Ama gelin görün ki, Damon Albarn da diğer sanatçılar gibi yalnızca iki şarkı söyledi, sürekli arka planda kalmaya özen gösterdi ve hatta selamlamaya bile çıkmadı. Her ne kadar İngiltere'nin  o akşam Avrupa Şampiyonası'nda İzlanda'ya yenilmesi yüzünden selama çıkmamış olsa da, bütün konserin Suriyeli ve Afrikalı müzisyenlere ait olmasını ister gibiydi ve öyle olmasını da sağladı.

Konukların her biri sahneye ilk çıktıkları anca büyük bir tevazuyla kendilerini tanıttı. Seyirciyle iletişimi bu noktalara göz temasına kadar kişiselleştirdiler. Bunun yansıması da seyirciden fazlasıyla olumlu geldi. Her müzisyenin ortaya koyduğu muhteşem performanslar, başlangıçta kurulan güçlü bağ ile birleşince ağıt dolu, dans dolu bir kültür buluşması çıktı ortaya. Her ne kadar kültürümüzdeki Arap ve Ortadoğu etkilerini inkar etmeyi sevsek de, en zengin olduğumuz yanımız burası. Böyle özel gösterilerle bunun hala ne kadar taze ve ne denli yeniliğe açık olduğunu görmek insanı gerçekten etkiliyor.

Her ne kadar Ortadoğulu müzisyenlerin konseri olsa da ve oryantalist esintilerin her yanı kaplayacağı düşünülse de, konserin en çarpıcı kısımları hip-hop rüzgarı estiği anlarda yaşandı. Özellikle Malikah ve Eslam Jawaad'ın birlikte ortaya koydukları performans görülmeye değerdi. Hip-hop ve rap sanatçılarının kalabalığına sürpriz bir isim de konser sırasında eklendi. Sahneye oldukça sessiz ve sakin çıkan, mikrofonu ağzına götürmeden çoğu kişi tarafından farkedilmeyen Ceza, konserin en hareketleri anlarını yarattı diyebiliriz. Ondan bayrağı alan Rachid Taha'nın yaptığı kapanış ise konsere en çok yakışabilecek finaldi belki de. Damon Albar'ın göz ucuyla görüldüğü ve Ortadoğu rüzgarı estiren Suriyeli Müzisyenler Orkestrası ve Ortadoğulu müzisyenlerin hem kültürel, hem de müzikal anlamda uyumu, unutulmayacak çok özel bir tecrübe yaşamamızı sağladı.

14 Aralık 2014

Norveç'in Sıcak Müzisyeni Ane Brun

En nihayetinde kendisinin üçüncü uğrayışında yakalayabildim bu güzel hanımefendiyi. Ane Brun, ülkemize üçüncü gelişinde dördüncü konserini Küçükçiftlik'teki çadırda verdi. Akustik performans sergilediği bu turnesinin son ayaklarından biriydi İstanbul ama burada kendisinin hatırı sayılır bir kitlesi var. Norveç'te bu kadar popüler olmadığını biliyorum en azından. Uzun bir kariyere sahip bu kadını sahnede tek başına, gitarıyla ve orgunun başında kendinden emin bir şekilde nispeten tanıdığı bir dinleyici kitlesinin karşısındaydı. Bütün kariyerinden parçalar seçerek oluşturduğu setlistiyle şahane bir konser verdi.

En hit parçasını daha hemen konserin başında çalan müzisyenler, konserin devamında tahmin edilemez bir hava yarattığından mıdır, çok daha etkileyici performans sergileyebiliyorlar. Bunu ikinci defa tecrübe ettim ve evet, tamamen böyle düşünüyorum. Ane Brun sahneye ilk çıktığında Do You Remember ile açılışı yaptı ve merhaba diyene kadar bir iki şarkı daha söyledi. Selam sabah faslına geldiğimizde burada olmaktan mutlu olduğunu ve beraberinde Norveç havası getirdiği için özür diledi. Hemen ardındansa çalacağı parçaları bütün kariyerinden seçtiğini söyledi. Zengin bir setlist hazırlamıştı belli ki. Yaptığı coverları da eksik etmedi tabii ki. Bu anonsu yaptığından Changing of the Seasons'u çalar mı diye düşündüm ilk önce. Dinlediğim ilk Ane Brun parçasıdır çünkü. 2008'de çıkardığı ve adını şarkıdan alan albümün altıncı parçası. Konserin sonuna doğru şarkının notalarını duyunca aptal gibi sırıttım yine. Bu şarkıda Brun'un diğer şarkılarında olmayan bir şey var bence. Tam olarak tarif edemem ama yarattığı hissiyat bambaşka. Ayrıca bu şarkıy hem bu açıdan, hem de melodik yapısı açısından hep Tori Amos'un Winter'ına benzetirim. Winter da bana benzer hissiyatlar yaratmasından muhtemelen.

Ayrıca konserin sonunda bir ilke şahit oldum. Kendi ekibine saygı duyan pek çok müzisyen var elbette, ama Ane Brun değişik bir şey yaptı o gece. Sesçisini, ışıkçısını, traslarını bağlayanları, alanda ürünlerini satan satıcıyı tek tek anons ederek takdim etti. Sahneye konuk sanatçı çağırırmış gibi hem de. Daha önce böylesini görmemiştim. Geçiştirdiği bir şey değildi, çok isteyerek yaptı bunu. Heyecanından belliydi.

Önümüzdeki sene yine grubu ve dansçılarıyla geleceğini ve bununla beraber yazın yeni singlelar le eylüle doğru da yeni albümünü yayınlayacağının müjdesini verdi. Akustik performası böylesi güzel olan bu kadının sahnede dans ederken neler yapabileceğini görmeyi iple çekiyorum.

27 Ağustos 2014

Bir Kez Daha Cenneti Gördüm


Geçtiğimiz çarşamba yine rüya gibi bir akşam geçirdim. Sanıyorum bu yazın en merakla ve heyecanla beklediğim akşamıydı. Nedenini bilmiyorum ama Beht Gibbons'un sesi beni tarif edemediğim bir hisle boğuyor. Bu hep böyle oldu. Çok acaip bir şekilde yakalıyor, tıpkı bir karabasan gibi ne kadar çabalarsam çabalayayım daha da onun hakimiyetine giriyorum. Ben de uzun zaman önce kendimi teslim etmeyi öğrendim. Ne derse, nasıl derse onun iki dudağının arasına bakıyorum ama çarşamba günü onu tam cepheden görürken o sarsıcı etkisini daha derin hissettim. Zihnimi uçurdu.

Aslında gün erken başladı. Hafta ortası da olsa 5-6 grubu biraraya getirince adına festival diyen yurdum organizatörleri yine bir festival düzenlemiş ve kapıları da neyse ki erkenden açmışlardı. Her ne kadar adına şehirli festival deseler de, konserin Kabataş'ta olması dışında bu tanımla bir alakası yoktu elbet. Neyse ben 4:30 sularında alana girdim. The Away Days'ciğim sahnedeydi. Billur gibi şarkılarını kısık sesle boş alana söylemek zorunda bırakılıyorlardı. Elbette alan yine kategorilere bölündüğünden dolayı önler bomboş, arkalar ise gölgelere kaçmış vaziyetteydi. Onlar hakları çok ağır bir şekilde yenmiş vaziyette sahneden indiler. Ardından Thought Forms geldi. Kendilerini ilk defa festival posterlerinde gördüm ama biraz dinledikten sonra çok bir kayıp olmadığını farkettim. Pek kulak kabarttığım da söylenemez hani.  Sıra The Ringo Jets'e geldiğinde, hazır güneş de batma yolunda ilerliyorken, kendi kategorimizin en ön sınırlarına dayandık. Onlar her zamanki billur soundlarıyla giriş yaptılar. Mikrofonda Lale'nin sesini her duyduğumda keyiflendikçe keyiflendim. Bayılıyorum o kadına! Şahaneler ötesi! Ekip olarak da sahnede çok uyumlu ve mutlular. Onları gördükçe benim mutluluk kat sayımda arttıkça arttı.

Sıra Savages'a geldiğinde pek bir beklentim yoktu ne yalan söyleyeyim. Sadece albümlerini dinlemiş ve sevmiştim, hepsi buydu. Ama o olağanüstü kadınlar yılın en iyi performanslarından birini ortaya koydular. Çıkarıp masaya vurdular resmen! Ard arda bombaladılar. Taramalı tüfek gibi bir bas, gittikçe güçlenen bir davul, fazlasıyla cool bir gitar, çok çekici ve enerjik bir vokal ile harikalar yaratmışlar. Yaklaşık üç yıllık bir ekip olarak bir single ve bir albümlerine ek olarak iki yeni şarkılık bir EP daha çıkardılar. Ama sahnedeyken bütün dünyayı siliyorlar. Şarkılarının soundu başkalaşıyor ve inanılmaz bir hale geliyor. Gerçekten büyülendim. Özellikle konserin sonuna doğru vokalist Jehnny Beth'in ayağındaki kırmızı topukluları görünce zihnimin en ücra köşelerinde ne var ne yoksa ortaya yığıldı, tutamadım. Üstüne bugün bir habere rastladım. Sevgili Jehnny, bu kategori meselesine ifrit olmuş ve şahane bir ayar vermiş alanı kategorilere bölen aşağılık insanlara. Gözümde çok aşırı değerli durumda şu an.

Saat 10'a gelirken hala Portishead bekliyorduk. Beklerken sahnenin hazırlanışını izledim ve başımıza çok fena şeylerin geleceğini anlamak çok zor değildi. Tabi ki böyle oldu. Önce bir mayıştırdılar, sonra üstüste tokat atmaya başladılar. Mysterons çalmaya başladığında ben havalanmaya başlamıştım bile. Biraz hafif tempoda devam ettikten sonra, ilk olarak Wandering Star, ardından Machine Gun, ardından Over, ardından Glory Box çalıp hayatta kalmamızı nasıl bekleyebilirler ki!? Gözlerimi kırpmadan izledim, tabi bunda sahnenin arkasında dönen halüsinatif görüntülerin de büyük etkisi olmuştur eminim. Yeryüzünün en iyi müzisyenleri biraraya gelmiş durumdaydı. Yılların biriktirdiklerini patır patır kucağımıza bıraktılar, fakat bunlar benim için ağır yüklerdi, yine de çabaladım. Sahneyi muazzam hazırladılar. Birçok kamera yerleştirdiler ve canlı çekilen görüntüleri sahne arkasındaki perdede yaratıcı bir şekilde kurguladılar. Büyüleyici idi, demek asla ama asla abartı falan değil. Gerçekten ağzımdan salyalarım akarak izledim bazı yerleri, daha ne kadar büyülesin!

Bu şahane performansların yanında organizasyon tabi ki berbattı. İlk olarak The Ringo Jets'e çok büyük ayıp ettiler, adeta komplo kurulmuş gibiydi. Sahneye ilk çıktıklarında warm-up playlist'i çalmaya devam ediyordu. Ringo Jets çalmaya başladığında da aynı şekilde. Bunu farkettiklerinde durdular ve bir süre beklediler. Oldukça uzun bir sürenin ardından ancak normale dönebildi. Fakat bu kadar değil elbette. Son şarkıda Tarkan'ın mikrofonu resmen kapatıldı ama sanırım kendileri duyabiliyordu. Şarkının ortasına gelirken bir hamleyle vokali Lale devraldı ve böylece kotardılar. Bu durum bir yabancı grubun başına gelse diyeceğim ama gelmez. Menajerleri ortalığı ateşe verir! Ama bunar 'bizim çocuklar' nasılsa, sesleri çıkmaz kafasını duvara sürterek alev çıkartmak lazım.

Öyle ya da böyle şüphesiz bu yıl izlediğim en şahane konserdi.


22 Temmuz 2014

Teksas'dan Çılgın Atlı Neil Young


Geçen hafta bugün bir başka yaşayan efsane ilk defa İstanbul'a geldi. Neil Young'un memlekete geleceği yılın ilk aylarında duyurulmuştu. Ön grupları da açıklandı sonra. Midlake de Teksas'ın bozkırından kopup ortamı ısıtmaya geliyordu. Bir de bizim Tophaneliler, Büyük Ev Ablukada. Koca şehirde başka bir mekan olmadığından konser elbette Küçükçiftlik Park'taydı. Park'ın takvimi yoğun olduğundan üç grubun çıkacağı ve tahminen 7'ye doğru müziğin başlayacağı bir etkinliği salı günü düzenlediler. En başta kimsecikler yoktu tabi. Midlake'in performansının sonuna doğru mekan ancak dolmaya başladı. 

Artık konserlerde alanın kategorilere ayrılmasının suyu çıktı. Gittikçe standart olmaya başladı bile. Bu durum herkesi rahatsız ediyor aslında ama bir yerde insanların da eli kolu başlanıyor. Sahne önü alan insanların eminim çoğu yaklaşık 500 TL'nin çok fazla olduğunu biliyordur. Ama yıllarca izlemeyi beklediği müzisyenin konseri duyunca insanın bir şekilde eli cebine gidiyor. Belli ki, konser alanı kategorilere bölünmediğinde, bir bütün halinde kaldığında seyircilerin ne kadar coşkulu olduğunu bilmelerine rağmen organizatörler, bildiğimiz sebeplerden alanları katman katman bölmeye devam edecekler. Malesef. Hem de bu katmanlar çok çirkin gözüküyor!

Konserin açılışını Büyük Ev Ablukada yaptı. Canavar'la Afordinsman'ın önderliğinde yaklaşık bir saat kadar sahnede kaldılar. Fena değillerdi. Sadece kendi şarkılarını çaldılar ve boş mekanı umursamadan kendi eğlencelerine baktılar. İkimizin Oralar'a Anathema vari bir giriş yaptılar ve Tayyar Ahmet'le sahneden indiler. Ama onlarla sahnede olan bir abla vardı, ki neden orada olduğunu anlayamadım. Çok değişik dans ediyordu ama. Büyük Ev Ablukada'dan sonra sahnenin hazırlanması pek sürmedi ve Midlake sırayı devraldı. Yakından bakınca grubun solisti Eric Pulido'nun Levent Erden'i andırdığını farkettim. Türkiye'deki ikinci konserleriymiş bu, duyunca şaşırdım. Son zamanlarda kendilerini sık sık dinliyordum zaten, sahnede de beni yanıltmadılar. Tertemiz bir soundları var, sahnede çok iyi anlaşıyorlar, çok yetenekliler ve güzel besteleri var. Ayrıca çok içten tavırları var, sanki sabaha kadar muhabbet etmek istiyorlarmış gibi davranıyorlardı. Sahne süreleri fena değildi, onbir şarkı sığdırdılar. Ama özellikle Head Home çalarken inanılmazlardı. Son parça olarak seçmişlerdi ve şahane performans sergilediler.

Gecenin onur konuğu olan yıllanmış şarap tadındaki Teksas'lı Neil Young'a sıra geldi. Sahnesi hazırlandı, yağmur yaklaştı, yağmurluklar çıktı ve damlalar düşmeye başladı. Bu sırada beyefendi sahnede belirdi. Sahneye dümdüz çıktı ve gitarını aldı. Kendi istediği gibi ayarladı ve ilk pena darbesini vurdu. Tam da beklediğim gibi şarkılarını sahnede baştan yazdı. Doğaçlama performansı dillere destan. Henüz ilk çaldığı parça olan Love and Only Love'dayken şimşekler ona eşlik etmeye başladı, yağmursuz. Belli ki Tanrı da izlemeye gelmişti. Gökyüzü ona eşlik ederken o kaybolup gitmişti. Şarkı geçişlerini bağlayarak devam etti. Bazen sahneye bakarak orada neler olduğunu kavramaya çalıştım, uzun zamandır böyle bir performans izlediğimi hatırlamıyorum. 

Önceki konserlerinde sahnedeyken çokça detone olduğuna dair yorumlar yapılmış ama detone olacak kadar şarkı söylemedi bile. Bununla beraber seyircinin varlığı onu hiç etkilemedi, umurunda değildik. O arkadaşlarına dönmüş, gitarını çalıyordu. Bir defa şarkı arasında mikrofona gelip selam verdi, hepsi bu. Dünyanın gittikçe berbat hale geldiği bu zamanlarda sözünü sakınmayan ve bu konuda sert bir müzisyen olarak Türkiye'de neler söyleyeceğini herke merak ediyordu. Hiçbir şey söylemedi. Şarkılarını söyledi, ki bu da birçok açıdan yeterliydi. Şarkılar demişken, sanırım setlist bazı insanları tatmin etmedi. By request yapmasını isteyen dahi duydum. Halbuki sahnede mistik anlar yaşatan bir adam vardı. Ama grup arkadaşlarını uğurlayıp, sahnede akustik gitarı ve mızıkasıyla yalnız kaldığında herkesin gönlünü aldı. 

Efsane müzisyenleri canlı canlı görebilmek insana kendini daha canlı hissettiriyor. Bu bir gerçek. Ne kadar müzisyene ve şarkılarına hakim olunmasa da eğlenmeden dönmek ya da bir şeyler hissedememek pek olası değil. Neil Young izleyip pişman olabilmek mümkün mü zaten?

25 Haziran 2014

Herkesin Aşık Olduğu Kadın: Tori Amos

Muhteşem kadın! Gerçekten öyle! Haftalardır heyecanla bahsedip son anda biletini alıp kollarına koştuğumuz kadın! Öyle merakla bekliyordum ki, hayalkırıklığına uğrayabilirdim belki. Beklentim çok yüksekti çünkü. Ama hiç olur mu, sahnede büyüleyici bir kadın vardı. Alana çok mutlu girdim, kat ve kat daha mutlu olarak ayrıldım.


20:30 - İnönü'nün önünden Küçükçiftlik'in kapısına doğru ilerliyorum. Bir insan zinciri vardı çok saçma bir şekilde. Önce köfteciye ait kısa bir sıra sandım. Ama yaklaşınca baktım ki, kapıya kadar uzanıyor. Belki de biletini kapıdan alacak olanlar sıraya girmiştir dedim, ama o da değildi. Basbaya içeri giriş sırasıydı. Kapılar açılalı yarım saat olmuştu çoktan, bu uzuun sıranın pek mantıklı bir açıklaması yoktu yani ama eli mahkum girdim sıraya. İçeri girmeyi beklerken çok güzel insanlara rastladım ve tanıştım. Konserlerin, özellikle de sağlam kemik kitlesi olan müzisyenlerin konserlerinin, bu ortamları en hayran kaldığım nokta. İnanılmaz güzel insanlar görüp, tanıyorsunuz. Tabi hemen herkes de benzer bir endişe vardı: "Hep yeni albümden mi çalacak?" Tori'nin özelinde bu "yeni albüm turnesi" meselesi biraz farklı. Çünkü herkes onu ilk aşık oldukları zaman söylediği şarkıları çalarken görmek ve aşklarını taze tutmak istiyor, benim gibi. 

21:00 - Yarım saatlik lüzumsuz beklemenin ardından alana girdim. Bir de ne göreyim, golden circle alanı plastik sandalye dolu. Bir gülme tuttu ister istemez. Kötü geçen birkaç günün ardından, konserin en şanslı insanı olacağımdan habersiz, demirlerin dibinde kendime yer tutmak için en uygun köşeyi seçmeye çalışıyordum. Sahneyi çaprazdan gören bir yere tünedim. Ben yerleştikten çok kısa bir süre sonra yerim değişti ve kendimi o plastik sandalyelerin üstünde buldum. Gece çok güzel başlamıştı. Tori'nin 21:30 gibi çıkacağını biliyordum ama kapıdaki sıraya ve alanın boşluğuna bakılırsa yarım saatlik bir gecikme olması gayet normaldi, ama o kadar bile sürmedi.

21:50 - Işıklar karardı. Muhteşem zerafeti ile yavaşça sahnenin önüne yürüdü. Bütün nezaketiyle bizi selamladı. Bir, iki, üç defa. Ardından Bösendorfer'ine yöneldi. Kızıl saçları, siyah bodysinin üstüne giydiği bilekleri mor olan yeşil saten elbisesinin omuzlarına dökülüyordu. Mavi kemik gözlükleriyle, elmacık kemiklerinin tam altına düşen gölgenin altında samimi gülümsemesi yerleşmişti. İlk olarak Parasol'un notalarını çaldı. Hemen ardından "right on time you get closer and closer" dedi ve hepimizi ağlattı. Hiç durmadan Little Earthquakes ile dünyamızı salladı daha konserin başında. Ne olduğumuzu şaşırmış haldeyken şirin şirin "Hello İstanbul" dedi. Pride haftasında burada olmaktan ne kadar memnun olduğunu söyledi. A Sorta Fairytale ile konserin ilk kısmına enfes devam etti. Bundan sonra biraz kendimden geçmişim, pek hatırlamıyorum. 

Benim en merak ettiğim ise hangi coverları çalacağıydı. Enjoy the Silence en doğru tercih olabilir. Her ne kadar ardından gelen Running to Stand Still keyfimi kaçırsada! Şaka bir yana doya doya dinlediğim yegane U2 parçası oldu bu parça. Bir süre bize nefes alma şansı tanıdı, ta ki Blood Roses'a kadar. Tahrik ediciydi. Nefesim kesildi. Cornflake Girl introsu girdiğinde ise öndeki birkaç kişinin önderliğinde sahne demirlerine hücum edildi. O elit ve burnundan kıl aldırmayan tabaka (!) birden sahneye saldırdı. Çok tuhaftı cidden. Tabii ki ben de bir anda ayılıp bu güruha katılmalıydım. Biss'e Sugar ile girdi. Yeni albümden en sevdiğim parça, Wedding Day ile devam etti. Hey Jupiter çaldığında bir hüzün vardı genel olarak. Hepimiz sona geldiğini farkettik çünkü. Baştan sona bekleneni veren ve eminim ki, herkesi dünyanın en mutlu insanı olarak oradan uğurlayan bir konserdi. 

İki sevgilisi var. Biri Bösendorfer'i, diğeri ise klavyesi. Konserin başında klavyesine sırtını döndü belki ama sonra çok güzel anlar yaşadılar. Klavyesine dönük haldeyken Bösendorfer'ına dokunması ise tutkusunun somut haliydi. Fakat her şey bir yana, sahnede jestlerine ayrıca vuruldum. Yer yer attığı bakışları ise...

Kısacası, o an gerçekten ne istiyorsam, neye ihtiyacım varsa kollarımdaydı.

24 Haziran 2014

Şemsiyemizi Açtık da Geldik Travis

Ne bir temmuz akşamı, ne de Eylül'ün ilk günlerinden biri fırtınalı, hortumlu bir Haziran akşamında Travis izledik, yine. İngiltere'nin bağrından kopup gelmiş bu dört güzel adam için İstanbul'un Maslak'ında yeni açılan ve kimsenin hakkında bir şey bilmediği bir mekana gittik. Gündüzün bunlatıcı havasıyla yarı çıplak yola çıkmışken bastıran yağmurdan sonra tek düşündüğümüz neyse ki mekanın kapalı olduğuydu. Why does it always rain on me!! diye söylene söylene mekanda yerimizi aldık.

Travis, memlekette en sevilen gruplardan biri belki. Perşembe akşamı oraya topladıkları kalabalık ve konser boyunca susmayan insanlar bunun kanıtı gibi. Bir de gerçekten konseri, sonunda, güzel bir mekanda izlemenin verdiği keyif de vardı dün akşam. Sahneye çıkmakta çok gecikmediler. Biz ne kadar onları seviyorsak, onlar da bunun farkındalar ve her seferinde karşılığını veriyorlar. Yine çok sıcak bir açılış yaptılar.

Bu ülkeye gelen konserlerden sonra, her seferinde tekrar tekrar şahit olduğum, bir tezim var. Yeni albüm turneleri bize göre değil. Gerçi sanırım onlarda bunu biliyorlardı, çünkü setlisti şahane homojenlikte organize etmişler. Eski şarkılarının arasına serpiştirdikleri yeni şarkılarıyla herkesi dinamik tuttular. Travis, geçen sene çıkardığı Where You Stand albümü için turluyor bu sene. Dolayısıyla amaçları yeni şarkıları çalmak. Grubun frontman'i Fran Healy de sahnede bunu söyledi. Ama "Bu akşam biraz yenilerden, biraz da eskilerden çalacağız. Bu da yeni bir şarkı" demesiyle bütün salondan "aaahhhh" sesleri yükseldi. İnanılmazdı yani. Daha ne kadar kaba olunabilir bilmiyorum. Bu anonstan sonra Where You Stand çaldılar. O ahh'lar vah'lar ne kadar gereksizmiş ki şarkıya hemen herkes eşlik edebildi.





Onlar sahnede, biz de dinlediğimiz yerde çok eğlendik. Sanırım gördüğüm en güzel kalabalıktı. En son üç yıl önce Rock'n Coke ile gelmişlerdi ve o zaman kısıtlı zamanlarını iyi kullabilmek adına neredeyse hiç diyaloga girmemişlerdi. Cuma akşamı bunun acısını çıkardılar. Fran şiir okudu, hikayeler anlattı. Bütün mekanı da çok güzel yönetti gerçekten. En çok da bu yüzden çok keyifli oldu belki.

Konserin yıldızı hiç şüphesiz Andy Dunlop'tu. Sahneye ve şarkılara bütün enerjisini katıyor. Öyle ki, bu enerjisi neredeyse somutlaşacaktı. Bu defa direkt diyaloga girmedi, son konserin aksine. O zaman telepatik bir bağ kurmuştu alandaki bütün herkesle. Bu defa o bağı daha da somutlaştırdı. Performansı enfesti, gözümü alamadım.





 






14 Eylül 2013

[Kardeş Türküler] Bu bir ağıt sofrası!

İlk defa Kardeş Türküler için sıradayım. Pazartesi akşamı. İçeri girmek için bekleyen herkes işinden gücünden çıkmış gelmiş. Yaklaşık yedi bin kişi bekliyor, çünkü kapılar henüz açılmamış: 21.oo
Açıkhava Sahnesi'nde hızlıca yerimizi alıyoruz, tabi önce minderlerimiz. Sahneyi biraz yukardan ama cepheden görüyoruz. Sahnenin ortasındaki basamaklar gökkuşağı, birazdan yerini alacak ekip ise kültür kuşağı...

Kardeş Türküler'i sürekli dinleyen biri değilim. Ben onları ilk olarak duruşlarıyla tanıdım çok küçükken. Şaşırmıştım. Daha önce hiç karşılaşmadığım bir şekilde davranıyorlardı. Gördüğüm ve duyduğum her şeyden farklı. Türkü söylüyorlarmış, kulak kabarttım. Adı tuhaf, dili tuhaf. Belki anlarım diye dinlemeye devam ettim. Anlamam çok uzun sürdü belki ama sık sık çabalıyordum, idrak edene kadar. Şimdi ise heyecanla Vedat ağbinin, Feryal ablanın sesini duyabilmek için gözümü sahneye dikmiş vaziyetteyim. Dört yıl önce beni tanıyan biri asla bunu tahmin edemezdi. Zaman bana çok iyi davrandı.

Kardeş Türküler'i ilk defa 20. yıl konserlerinde izlemekse daha bir sevinç kattı içime. Özel olacaktı çünkü. Onlar sadece bir saz ekibi değiller, sadece çalıp söylemiyorlar. Kardeş Türküler bir fikir, bir çığlık ve bolca ağıt. Çok klişe tabirle, kurşun geçirmezler. Yirmi yıl boyunca kimlerle paylaşmışlar, neler paylaşmşlar, anlatmakla bitmez. O gün birkaçını sığdırmışlardı sadece, dile kolay. Biri sesiyle, biri sazıyla... Arkalarda oturan bir Patrak Ağbi ve bir Ayşe Hanım vardı, tiyatrocuymuş, soyadını duyamadım, mest ettiler şiirleriyle.

"çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım" dediğinde ben orada yoktum artık, olamazdım da. Didem de yoktu çünkü; Bozkır'ın Tezenesi'e göz kırparken yoktum, Neşet Baba da yoktu çünkü. Ben ne bir Ermeni türküsünde, ne de bir Zaza ağıdında vardım; ne söyleyenler, ne de söylenenler vardı çünkü.

"Koyun, koyun sürüsüne; keçi, keçi sürüsüne giderse bahçenin neşesi kalmaz. Şarkılarımız bahçenin neşesi için..."

Feryal abla her pozuyla sahneyi silip süpürmeden kurdu bu cümleyi. Ardından Tuzluçayır'a, Hatay'a Armutlu'ya seslendi. Her seferinde hissizleştim. Hep biz ölüyoruz ama, diyemedim. Ardından tekrar spotlar yandı ve sözü Ayşe Hanım ile Patrak Ağbi "bir kırıldık, daha da kırılırız. kimse dokunamaz bizim suçsuzluğumuza" dedi, yine sustum. Darmadağın ettiler beni. Ben yirmi yıl sonra burada olur muyum bilmiyorum, ama Kardeş Türküler kırkında ve altmışında da olsun, hep olsun, aynı olsun, kardeş olsun, merhem olsun, ufacık da olsa dindirsin acımızı...

8 Eylül 2013

Rock'n Coke '13 - İlk Gün Special

Festivalleri seviyorum, hele ki birkaç günlük, uzun festivalleri. Çünkü yeni gruplar keşfetmenin, yeni tecrübelerin, yeni arkadaşlıkların; eski dostlarla arayı kapatmanın, sevdiğin grupları dinlemenin, yere boylu boyunca uzanıp müzik dinlemenin en keyifli yolu. Bu sene elimizde avcumuzda bi Rock'n Coke kaldı tabi. Onlarda bu şansı iyi değerlendirdiler, yoksa bu line-up asla yetmezdi. İptaller sağolsun festival full çekti.

Bu sene organizatör farklı, acaba nasıl olmuş; line-up macar salamı, sahiden sziget havası var mı; falan derken bol aktarmalı yolculuğun sonunda Hezarfen'e ulaştım. Beylikdüzü taksicileri servislerle aynı fiyatlarla taşıyorlar ve 15-20 dakikada alanda oluveriyorsunuz. Alanı bu sene daha derli toplu oturtmuşlar. Kalabalığı bölmüşler, trafiği rahatlatmışlar. Tuvalet sorunu nispeten daha halledilmiş. Fiyatlar oldukça makul. Sanki pek sıra da yok gibi; e güzel olmuş. Tabi sıra yok gibi derken öğlen yok gibi, saat 17.oo itibarıyle sıraya giren kayboluyor, hapsoluyor. Ödeme sıkıntısı, çöken pos makineleri, çekmeyen telefonlar derken yine dertler birikiyor.

Bu sene fazladan bir sahne olunca alanı biraz büyütmüşler. Fazladan sahne iyidir, çeşitliliği artırır. Ama sahneleri çoğaltırken "acaba sesler birbirini karışır mı?" diye de düşüneceksin. Çoğu yerde birden fazla grubu duyabiliyorsunuz ve bu hiç iyi bir şey değil. Özellikle zaten kenara fırlatılmış keşif sahnesinde amatör ve heyecanlı bir gruba sarmışsanız ana sahnenin gürültüsü sizi çok rahatsız ediyor. Ortamda bir değişiklik var ama hala festivali çekilmez kılan bir sürü zorluk var.

Mesela benim en çok hoşuma giden değişiklik yiyecek çadırlarındaki çeşitlilik oldu. Sadece fastfood değil, aynı zamanda çorbacı ve noodle gibi alternatifler de yer almış. Elinde noodle ile gezenler, kalçada şortlar, helikopterler en bol görünen görüntü. Ayrıca gençlik hayallerini sahnede izleyen 30'a merdiven dayamış, ahenkle ritm tutarken bütün vücudunu kullanan ağbiler, amcalar da her yerde.

Gitmeden kendime program hazırladım ki, orta yerde "napsam ki?" diye kalakalmayayım. İlk durağım Zero sahnesi'nde The Ringo Jets. Ama evden çıkamayınca, saatlerce yol gelince son şarkıya yetişebildim ancak. "Son şarkı arkadaşlar" dedi Deniz birden. E napalım dinledik bir güzel. Editors'a kadar Yemen Blues'u tadarım demiştim ama Ayyuka tuttu ve bırakmadı beni. Müziklerine aşığım zaten ama sahnedeyken kulağa çok daha güzel geliyormuş. Küçük sahneler böyle sıcacık oluyor ya, hastasıyım.

Yavaştan ana sahneye Editors'a kaydım. Sonunda kavuştum yahu! Yeni albümleri ne kadar vasat olsa da en önlerden izledim. Damn you Urbanowicz! Yeni, eski, yeni, eski sıralamasıyla çaldılar. Şahsen çok keyif aldım. Bu adamların değişik bir yeri var bende. Bones ve Papilion tabi ki en hareketlendiren şarkılar oldu. Ama You Don't Know Love'ı neden çalmadılar, merak ediyorum doğrusu. Bir de iki gündür Editors'ü yerden yere vuranlar çıktı ortaya. Yahu nedir alıp veremediğiniz vallahi bir anlasam. Ne güzel dinledik. Ahım şahım değiller ve ilk albümlerinden de uzaklar ama severek dinliyorum.

Tekrar Zero sahnesi, Palma Violets. Aynı anda ana sahnede Duman olduğu için kalabalık pek azdı. Fakat bu adamlar fazla enerjikler. Gitar çalmak zorunda olmasalar bütün traslara tırmanıp birinden diğerine sıçrarlardı gerçekten. Damien Rice halt etmiş! Tabi şöyle bir sıkıntı var, hemen bütün şarkıları aynı. Hani bağlasalar "ne uzun şarkıymış la" dersin. Tam festival grubu, her festivale lazım böyle gruplar. Ama bu gece Babylon'da olduklarını duysam gitmem. 40 dakika fazlasıyla yetiyor.

Şimdi doğru ana sahneye, Hurts zamanı! Çok yakışıklı müzik yapıyorlar. Kesinlikle tanımları bu. Tevazu da bir dünya markası adamlar. Theo Hutchcraft seyirciden reaksiyon aldıkça çocuk gibi sevindi. Şaşkınlığı gülümsemesinin her santimine yansıdı, gerçekten. Sadece Wonderful Life'ın hit olduğunu düşünürsek haksız da değildi hani. Bütün bu reaksiyonda mikrofonu parçalamasının da büyük payı var tabi. Yaptıkları işi çok seviyorlar, müziği seviyorlar, seyirciye hitap etmesini biliyorlar, dediğim gibi çok samimi ve mütevaziler; kendilerini çok sevdim.

Büyük balıkta şimdi sıra, Arctic Monkeys. Benim ilgimi çeken üç ekipten biriydi. Büyük heyecanla bekledik elimizde beleş içkilerimizle. Patlayan flaşlardan epilepsi olmak üzereyken parıltılı ceketiyle Alex belirdi. Do I Wanna Know ile açtı sahneyi. Setlist'i çok güzel hazırlamışlar ama bütün gün herkeste bir durgunluk vardı ve bu devam etti. Alex gittikçe büyük bir yıldız olabilir, hatta öyle olduğunu düşünmeye başlamış bile, ama asla bir Damon Albarn ya da Liam Gallagher olamaz. Arctic Monkey de bir The Strokes olamayacak. Evet, Alex'in müzikal zekası çok parlak; evet, grup olarak çok güzel bir çıkış yakaladılar; evet, seviliyorlar ama ne seyirciyle diyalog kurabiliyor, ne de en ufak yolunda gitmemezlik anında durumu kotabiliyorlar. Yine de yepyeni, çok şık bir albüm yapmış, beklediğim bir grup var karşımda bunları çok dert etmedim. Biss'te de iyi bir dönüş yaptılar ve güzel bitirdiler.

En çok beklediğim ve merakladığım kısma geldik, La Roux. Zero sahnesine doğru giderken şehir sahnesinin önünden geçtik. İnanılmaz bir kalabalık vardı. Sonradan o saatte Emre Arısev'in olduğunu öğrendim. Geçen sefer Club Bangkok ile tanışmıştım, bu sefer de Emre'yi farkettim. Umarım o da Bangkok gibi patlar. Neyse La Roux için yerimizi aldık. Çok güzel bir kalabalık vardı, neredeyse ana sahne kadar. Elly sahneye çıktığında çok güzel karşılandı. Enfes bir kadın! Her duruşu pozluk. Karşımda Tilda Swinton var sandım bir an. Enfesti gerçekten, çok hakim olmamama rağmen çok deli keyif aldım. Harika final oldu benim için.

Bir de bonus olarak Silent Disco vardı ki, kulaklığı takınca kapılıp gidiyorsun. Çok zevkli. Gelmiş geçmiş en güzel festival icadı. Teyitli! Kulağında kulaklık haykıra haykıra şarkı söylemek inanılmaz rahatlatıcı bir yöntem. Şiddetle tavsiye...

Genel olarak çok eksiği ve çok uğraştıran tarafları var hala Rock'n Coke'un. Bu yıl herkeste de bir bezginlik var gibiydi, anlayamadım. Benim festival görüşüm o an şikayet etmek yerine olabildiği kadar tadını çıkarmak. Birçok şeyden memnun değildim ama günü neden kendime zehir edeyim ki? Bak, ne güzel burada içimi döküyorum işte. Hayat şikayet etmek için çok kısa. Hele ki bizimki gibi berbat ve dertler üstüne kurulmuş bir ülkede şikayet etmek için vakit bulmak lüks bana kalırsa. Hem de gereksiz. Ben müziği seviyorum, canlı dinledikçe daha da keyfine varıyorum. Çevremde sevdiğim bir iki insan olduktan sonra koy götüne dünyanın be!

Müzik güzeldir, festivaller de öyle. 

28 Temmuz 2013

Scream For Me İstanbul!


Stada doğru giderken şimdiye kadar yaşadıklarımın en iyisi olacağını içten içe biliyordum. Tabi bunun benim için bir ilk olması ve yüksek ihtimal son olacağını da bildiğimden daha da bir farklı hissettim. Saat 16:15 gibi kapının ordaydık. Daha açılmamıştı. Saat 17:00 civarı açtılar kapıları. Cuma günü iş çıkışına iki saat kala girişte çılgın bir kalabalık yoktu tabi. Erkence girdik içeri, güzel bir yerde kuluçkaya yattık. Sahne yeni açığı ardına almış, yıkıntıları kamüfle ediyordu.

Bir saat kadar sonra Voodoo Six sahneye geldi. Londra'nın bağrından kopmuş gelmişler. Konserden önceki genel intiba sadece Iron Maiden odaklıydı. Bırak Voodoo Six'i, Anthrax'ı dahi bekleyen yok gibiydi. Tabi konser havasına girebilmek için Voodoo Six sahneye çıktığında ayaklanmalar başladı, kulaklar sahneye kesildi. Frontman'imiz Luke Purdie çok sempatik ve neşeli bir adam. İlk dakikadan bodoslama daldılar sağolsunlar. Statta bir "noluyo! #$+%?" havasından sonra, gaz halinin devam etmesiyle, oldukça iyi bir hava yakaladılar. Ayrıca davulcu baya bi çılgın attı. Aslında tam festival grubu adamlar. Şarkıları birbirine çok benzediği için sanki tek şarkı çalıyorlarmış gibi geliyor ama öyle değil tabi. Bu yüzden yarım saat, kırk dakika yediyor, fazlası sıkar. VD6 bitirdikten sonra yarım saatlik sahne hazırlığı ve soundcheck evresinden sonra Anthrax için de hazırdık. Scott Ian göbek deliğine ulaşmış sakalıyla arz-ı endam ediyordu.
Joey yarım mikrofon ayaklığıyla sahnede deli gibi koşturuyordu yine. Tabi ön grup olunca biraz acele oluyor performanslar. "Indians" ile ortamı iyice hareketlendirdiler. Kalabalık tanıdık bir şeyler duymak istiyordu haliyle. Hep beraber ağladık onlar için. Sonra Scott mikrofonu eline aldı ve "şimdi benim en sevdiğim, ve belki sizin de öyledir, gruptan bir parça çalacağız." dedi ve TNT'yle kopuşu getirdi. Hemen arkamızdaki Anthrax fanları çok iyilerdi, her şarkıya deliler gibi eşlik ettiler. Onlarla çok daha güzel oldu bütün konser. Fakat ne Scott, ne de Joey; konserin Anthrax adına bir kahramanı varsa o da Frank Bello'dur. Yıktı geçti ortalığı...

Anthrax sahneden indiğinde saat 20:00'a yaklaşıyordu sanırım. Sahne asıl amacı için hazırlanıyordu. 25 yıllık geri dönüş... Bu turneye biraz öyle bakıyorum ben. Evet, tarihin en başarılı turnelerinden biri. Ama Maiden şu an istese bu başarısını yeni bir turneyle de pekala yakalayabilir. Dün o stada fahiş bilet fiyatlarına rağmen dolan insanlar yine doldurur ve yine doldurur. Ama hiçbir zaman hit'lerine yaslanan bir grup olmadı Maiden. Belki de en hit dolu turne budur, ki bu setlistte de Hallowed Be Thy Name yoktu mesela. Neyse, demem o ki geçmişe dönerek hafif nostalji dolu, biraz modifiye edilmiş bangır bangır Maiden England '13 İstanbul'a teşrif etti. Setlisti ezbere biliyoruz zaten, konserin saati gelsindi artık. O da geldi. Saat 20:45'te fondan Doctor Doctor duyuldu. Ardından "seven deadly sins, seven ways to win, seven holy paths to hell" duyuldu. Bruce'un sesi yankılanıyordu İnönü'de. Aya karşı Moonchild ile... Ardından Can I Play With Madness... Bruce formunun zirvesindeydi. Sahnede inanılmazdı. Grupta en hayranı olduğum insan Steve Harris sadece kendi özel alanında değil, bir bütün olarak muazzamdı. Janick kenarda çılgın attı adeta. Ve bir an bile ara vermediler. Bruce sadece bir kere şarkı arasında konuştu o da Afraid to Shoot Strangers'dan hemen önce geldi. "birkaç şey duyduk. iptal edilen konserler olmuş. ama Maiden hiçbir şeyden korkmaz!" dedi ama son kısmı "her yer taksimi her yer direniş" nidalarından pek duyulmadı. Direniş konserde de devam etti. Sadece bu anons sonrası değil, ilk anlardan itibaren.

"Afraid to Shoot Strangers" gerçek bir başyapıt bence. Maiden'ın müzikalitesine en çok yakışan ve onu en iyi yansıtan parçalarından. "Seventh son of seventh son" da hakeza. Hani deniyor ya "maiden abartılıyor yeaa" diye. Onu diyen adam sadece Fear of the Dark'ı, Run to the Hills'i dinlemiştir. Cümleden belli yani. Albümlerin geneline biraz kulak kabartınca ne demek istediğim daha iyi anlaşılır. Senfonik bir hava var. Soloların ahenginde, vokalin tarzında... Uzun şarkılarını "daha uzasın, bitmesin" diye dinleten, diğer hiç grupta bulamadığım bir ezgi var. Çok romantik oldu biliyorum ama benim açımdan durum bu. Ha, klasiklerine de canım feda. Ama hiçbir zaman hitlerden ibaret olmadı bu grup, hitlerinin grubu da olmadı. "hitlerden çalın" pankartını konserde yırtan bir frontman var yani karşımızda.

Konserin en mükemmel şarkısı "Afraid to Shoot Strangers"tı diyorum ya, en büyük bomba da o sırada geldi. Şarkı sırasında tam "god let us go now and finish what's to be done" derken God'ın ardına gökyüzüne bakarak şairane bir "which one?" yapıştırdı. Efsaneydi.

Run to the Hills ile sahne şovu iyice ısındı. Küçük Eddie elinde kılıcıyla Dave'i ve Steve'i kovaladı. Şahsi favorilerimden Wasted Years ve ardından en mistik anları yaşatan Seventh Son of a Seventh Son adeta ayin havası estirdi. Hipnotize etti. Bu sırada ortanca Eddie göründü sahnede parlayan gözüyle. Sıra en popüler şarkıya geldiğinde şiir gibiydi ortam. Canlı videolarını her izlediğimde tüylerimi diken diken eden o şarkının, Fear of the Dark'ın ilk notlarını duyunca bütün stad tek yürek oldu sanki. Bruce da harika bir kıyal geçti. İlk ve son defa şarkıyı "İstanbul in the dark, fear of the dark, fear of the PARK" şeklinde söyledi. Devasa Eddie'nin arz-ı endam ettiği parça da tabi ki "Iron Maiden" oldu. İlk bölümü bitiren parçaydı aynı zamanda. Sonra Churchill'in konuşmasıyla Almanya'ya karşı zafer için geldik! Kapanışı ise özgürlük dolu bir geceye en uygun şekilde yaptılar: Running Free. Bruce'un yine güzel bir kıyağı "spend the night in Turkish jail, listen to the sirens wail" şeklinde söylemesi oldu.

Uzun zamandır bu kadar enfes bir gece geçirdiğimi hatırlamıyorum. Her anı muhteşemdi, şairaneydi. Iron Maiden geldi ve bizi yakaladı. Ne kadar uzakta olduğumuza aldırmadan...

29 Nisan 2013

Here I am Again in İstanbul!

Saygı ve hayranlık duymanın seviyeleri olduğuna inanıyorum. Hak edilmiş seviyeleri. Yaptığı işler yapacaklarının teminatı olan özel insanları en yüksek seviyede oluyor genellikle. Onların ardından haykırırsın, imrenirsin, rol model alırsın, kendini onun yerine koyarsın, hayran olursun. Benim hayran olduğum bir yığın insan var bu dünyada. Babamdan tutunda Ryan Giggs'e kadar. Kimler kimler var... Ne ilham perileri var... Bunların bazılarını kanlı canlı gördüm. En son da dupduru gitarının sesine hep aşık olduğum Mark Knopfler'ı...

Konser çok erken açıklandı. İlk gördüğüm anda o günü kafamdan sildim. Başka hiçbir işim olmayacaktı o gün, hiç bir aksilik. Orada, Ataşehir'de olmalıydım. Aksi gibi bütün dünya bir cumartesiye sığmaya kalktı. Saat 1900'da Ülker Arena'nın kapısındaydım.

Konserleri oturarak izlemeyi sevmiyorum, fakat bu tür kapalı alanlarda en rahat seçenek tribün oluyor. Tribün izleyicisiyle ilgili birkaç deneyimim olunca da içim bir buruk oturdum koltuğuma. Önümde oturanın twitter ve instagram ekranlarına hiç bakmamak için şartladım kendimi. Fakat hiç beklediğim gibi olmadı. Salon Knopfler'ı gerçekten seven müzikseverlerle dolmuştu. 

Alan doldu, üstad herkesin yerleşmesini bekledi yalnızca ve tam zamanında çıktı. Onun yerine çoğunlukla gitarı konuştuğu için kırmızı gitarını aldı eline hemen, eliyle selam verdikten sonra, tellere nazikçe dokunmaya başladı, ruhumuza da... Tüm konser boyunca iki cümleyle hitap etti. "Nasıl gidiyor? Burası harika bir yer ve yeniden burada olmak harika." cümleleri. Ben bir elimle kaydedebildiğim kadar konseri kaydederken diğer taraftan bulutları hissettim konser boyunca. Soloları yükseldikçe irkildim. Birden farkettim ki "Romeo & Juliet"in ilk notalarını vurmaya başlıyor. Nasıl olur? Saate baktığımda bir saat çoktan devirdiğimizi farkettim. Hemen her şarkısıyla uzun bir resital sununca üstad, zaman algımı tepetaklak etmiş. İki Dire Straits klasiği ardarda geldi. Bis için sahneye döndüğünde en beklenen şarkılarını çaldı. Kısık sesiyle şarkıların demini aldı. "Yine buradayım, İstanbul'da" dedi yaşlı şehre. 

Aslında çok konuşmadı dedim ama o bu şekilde iletişim kuruyor. Telegraph Road çaldılar, daha ne olsun! Göz temasını bir an bile kesmedi. Keman ve yan flütle süslemişti bazı şarkılarını. Ki ben onun zaman içinde yakınlaştığı tarzlara da oldukça sempatik bakıyorum. Çünkü nunu yaparken kendisinden uzaklaşmadı, kıyıdan daha fazla açıldı sadece. Kesinlikle renk kattığını düşünüyorum. Özellikle konserde kendi duruluğunu mütemadiyen yakalayabildiği için akınlaştığı tarzlara karşı durmayı mantıklı da bulmuyorum. Onu bu kadar değerli kılan özelliklerinden bir şey kaybetmedi çünkü. 

Bu konserde aldığım keyfi bir de Clapton'ın çaldığı notlardan almıştım. Tekrar edeceğini düşünmüyordum o zaman, yanılmışım. Şimdi ise daha kesin düşünüyorum, tekrar etmeyecektir. Umarım birçok sefer yine ve yine ve yine yanılırım.

21 Eylül 2012

Sana Bir Tepeden Baktım Cohen


Yaşayan en büyük insan belki de ama nezaketiyle, duruşuyla, tevazusuyla, içtenliği ve zerafetiyle çok büyük bir insan olduğu aşikar. Sahnede hem devleşen hem de bizden biri olmayı başaran olağanüstü bir insan. Bizlere sunduğu üç buçuk saatlik resitaliyle büyülü bir gece yaşadık.

Erkenden yola koyuldum ki geç kalmayayım. Konserin başlamasına kadar Cohen'in kaç yaşında olduğunun tartışıldığı sohbetlere kulak verdim. 60 ile 85 arasında değişiyordu tahminler. Bugün onun doğum günü, bir yaş daha yaşlandı koca adam.

Kapılar açıldı, koltuğuma oturdum. "Tepeden" seyredecektim. Gerçek anlamda bir tepe ama sahneyi ve sahnedekiler seçmek hiç zor değildi. Sahnenin arkaplanında Cohen'in kaçık zihninden çıktığını tahmin ettiğim sürreal bir çalışma vardı. "I'm Your Man" tişörtüm ve ben hazır ve nazırdık. Ne var ki konserin başlamasına 10 dakika kaldığı anons edilmesine rağmen salonda çok fazla boşluk vardı. Konser sırasında doldu boşluklar. Cohen sahneye alkış tufanı arasında çıktı. Konser "Dance Me to the End of Love" için gelenler için ilk dakikadan bitti.

Cohen'i ne kadar bilsem de, tanısam da, bir kez daha hayranı oldum. Açık Hava konserini kaçırmıştım, ilk defa karşı karşıyaydık. Benim için muazzam bir tecrübeydi. "Bu gece size sahip olduğumuz her şeyi vereceğiz." diye başlattı harika anları. Cohen, her turnesinde müziğine ince ayarlar çeker. Bu defaişin içine kattığı keman ve mızıka olmuş. Özellikle kemancısının inanılmaz bir yeteneği var. İsmini tam hatırlayamıyorum ama. Javier Mas'ın "Who by Fire" öncesi sergilediği dakikalarca süren muazzam solo performansı uçurdu bizi...

Üstadın bir çok klasiği var ama "The Gypsy's Wife" tam olarak hak ettiğini alamamış bir şahaser gözümde. Hemen ardından "The Partisan" çalınınca daha da muazzam oluyor her şey.

Cohen arkasına aldığı müzisyenleri çok güzel seçiyor. Ama onun sırrı daha derin, müzisyenlerine saygı duyuyor hatta hayranlık besliyor bile diyebilirim. Bu şahane bir meziyet. Önlerinde diz çökmekten hiç çekinmiyor. Beraber çalıyorsun ama sonuçta onlar senin ardında çalmak için orada bulunuyorlar. Bunun dışında ilk seti tamamlarken sahneyi hazırlayanlardan sesçilere, tonmaisterdan arkaplanda kalan herkesi alkışlattı.

Sharon Robinson için şunu demek istiyorum, eğer solo bir proje yapacak olursa yepyeni bir Whitney Houston olur, bence çok net. Webb Sisters'ın performansı da takdire şayandı.

Sevgili seyircilerimizde pek şahaneydi. Hemen yanımda oturan abi sık sık güzellik uykusuna yattı. Önümde ki ablanın da instagram'ına ve twitter hesabına baya hakim oldum konser boyunca. Sürekli dolaşanlar, popcorn yiyenler, telefonla konuşanlar... Say say bitmez. En sonda ki "kalabalığa kalmadan çıkalım" muhabbetini de baya abarttılar bu sefer. Tabi hakklarını da yemeyeyim, üst taraflarda fan oldukları belli olan bir grup vardı, hiçbir şeyi kaçırmadılar. Onlar da olmasaydı...

Sahnede yaşayan en büyük müzisyenlerden biri, onu izlemeye gelmiş 9 bini aşkın müziksever ve rüya gibi üç saat... Her sene gelsin, bu deneyimi her sene yaşamak bir lütuftur. Seni seviyoruz Cohen...

15 Eylül 2012

I'm ready Stevie, I'm ready!


Bekleye bekleye günü geldi sonunda. Biletimi 3 ay önce almıştım. Bütün hafta boyunca üstadın şarkılarını dinledim, kendimi ona hazırladım. Mükemmel olacağını biliyordum, Stevie Wonder ne kadar kötü olabilir ki zaten? Keyfimiz yerindeydi, hava mükemmeldi, konseri beraber izlediğimiz yani çevremizdeki 'wondersever'ler uysaldı -gerçi arkalardan bir kadın en başta şikayet ediyordu ama çok uzatmadı-, görüş açımız harikaydı... Rüya gibi bir gece oldu benim için...

Küçükçiftlik'e 1 (bir) saat önce gittim. Daha dolmamıştı, son yarım saate kadar da dolmadı sayılır. Sonra 'Wondersever' dostumla birbirimizi telefon sallayarak bulduk. En son One Love'da beraberdik. Zaten izlediğim en eğlendiğim, en şahane performansları onunla izledim. Akıyoruz konserlere. Saat 9'a kadar Dj Barthez bizi iyi kıvama getirdi, şahane çaldı doğrusu. Arada tweet de atmış "15dk sonra başlıyor. Herkes çevresine yaysın." diye, benim çevrem sol yanımdan ibaretti zaten, bekledik ama 15dk'yı biraz geçti.

So Sweet!

Stevie Wonder çok sevimliydi, back vokalleri çok sevimliydi, 'watermelon man' Nathan Watts çok sevimliydi...
Stevie Wonder sahneye keytarıyla köşeden sessizce çıktı, en gergin haliyle gülümsüyordu. Türkçe konuşmasını geçiyorum, gelen herkese Türkçe konuşturuyorlar zaten. Benim için bir esprisi yok, ama o sahnede çok eğlendi. Bomba gibi başladı konsere. Sahneye çıkar çıkmaz muhabbete başladı ve o anda avuçlarındaydım. Coverla, "How Sweet Is" ile, başladık hemen ardından "Master Blaster" patladı. Jammin' i sanki benim için çalmışçasına sevindim, pek ümidim yoktu çünkü. Hiç durmadı, temposu düşmedi. Stevie Wonder arkasına aldığı 15 kişilik orkestrasıyla pamuk gibi sound çalarken biz zevkin doruklarına demir atmıştık. "The Way You Make Me Feel" çok erken geldi, çok şaşırdım; "Imagine" da üçüncü cover parçaydı.
"Imagine'ı niye çaldı ki?" diyenler var, adam açıkladı onu bunu, izleyeceğinize biraz dinleseydiniz, derim. Çok sevgili John Lennon'un doğum günü yaklaşıyormuş, ona itafen söyledi...
Sonra Stevie, "Empire Stade of Mind"ı İstanbul'a uyarlamaya çalıştı ama pek destek görmedi, herkes sus pustu. Ama Alicia Keys'i ve Jay-Z'yi sever misiniz diye sorunca "eeuuuuuu". "Şarkıyı niye söyleyemiyorsun?" diye sorarlar adama....
Konserin sonuna doğru, "Superstition" ile birlikte en hit olan parçalarını sıraladı. Bis içinde cephanesi hala bolca vardı.

Onu beklerken ki dakikalar hiç geçmedi ama göz açıp kapayana kadar Supertition çaldığını farkettim. Son şarkılardı artık, bitiyordu. Stevie Wonder performansıyla dolu dolu 2 saat bitiyordu. Geri geleceğine söz verdi, belki iki gün ve iki konser için... Yine giderim, yine giderim.

It All About Love... Don't Talk About It... You've Got Feel About It...

Bizimle etkileşimi o kadar sempatik ve içtendi ki, yakında olsa boynuna sarılmak için üstüne atlayabilirdim. Bunu uzaktan yaklaşık 10 (on) kişi organize olup "I love you Stevie!" diyerek gerçekleştirmeye çalıştık ama bizi ekti. Sahnede enerjisi hiç azalmadı. O enerjiye karşılık verebilmek için bağırır, çağırır ve dans ederken etrafımda rahatsız ettiğim onca insanda dönüp bana "yavaşşş!" bile demedi. Tam önümdeki 'wondersever' kolumla o kadar çarpmama rağmen dönüp bakmadı bile. Sahne önünde tam bir parti fırsatı vardı bence, ama galiba yine çok yavanmış önler. Biz arkada deli gibi eşlik ettik, Wonder'ın yönlendirmelerine karşılık vermeye çalıştık ama olmayınca olmuyor.
"Istanbul Stade of Mind" olabilse ne muhteşem olurdu ama!

Üstadın MJ coverından sonra 'Michael' için tezahurat yaptırmasını anlarım ama ardından 'Obama' tezahuratı yaptırmasını anlamam. Hem de 'barrrrrrrack obama' diye. Bizim buraların delikanlısı farklı, aman kulağına gitmesin... Hem biz henüz Hüseyin'e oy veremiyoruz...
Bir de genelde seyirciler "biz 'I Just Called to Say I LoveYou' çalmazsan eşlik etmeyiz" demek istiyorlardı galiba. En çok korktuğum şeyde buydu. Anlaşıldı ki oraya ortam için koşup gelen bolca "aycıskotıseyaylavyu"cu dolmuş. O şarkının da o kadarını biliyorlar zaten, neyse.
Acısı pek yok, tatlısı çok. Ben deli gibi eğlendim. Çok uzun bir zamanda unutmam bu geceyi herhalde.

Bir de buradan yaklaşık iki metre sağımda duran beyaz elbiseli kıza da selamlarımı yolluyorum. Gerçi okumaz ama, söylemiş olayım.

Çarşambaya kadar kimse bana dokunmasın lütfen... Çarşamba bambaşka dünyalara gideceğim yine...

21 Temmuz 2012

Who is Morrissey?


Hiç şüphesi yılın en iyi konseriydi! Hatta benim için Top 3'te ki yeri sarsılmaz durumda! Morrissey ile harikulade ötesi, muazzam bir gece geçirdik. Sahnede en büyük müzisyenlerden Moz...

Aslında yıllardır beraber Morrissey'in yolunu gözlediğim bir arkadaşım da olacaktı yanımda. Gelemeyeceğini söyledi. Biraz serzenişim var ona ama hiç de önemli değil, o çok daha değerli benim için. O gelemeyeceğini söylediğinde ben kendime bilet almak için davrandım ama meğerse biletler bitiyormuş; en ucuz biletin 235 lira olduğunu görünce refleks olarak geri fırladım. Önce çarşamba günü kısıtlı son kategori bileti çıktı ama yetişemedim tabi, hemen tükenmiş yine. Perşembe günü ise elime geçen her fırsatı değerlendirip bir bilet kapma peşindeydim. Sonra öğrendim ki merdiven biletleri satışa çıkmış. Kurtuluşum oldu resmen! Biraz stresliydi ama çok güzeldi.
Bu fahiş bilet fiyatlarının sebebini bir türlü anlamıyorum. İksv bireysel bağışçılarla ve sponsorlarla organizasyonlarını düzenliyor. Bu festivallerin daimi katılımcıları da bu bireysel bağışçılar genellikle. Yurt dışındaki caz festivallerinde 2-3 konsere gidilebilen fiyata İstanbul Caz Festivali'nde bir konser anca izlenebiliyor. Bu fahiş fiyatlar festivali belli bir zümrenin tek eli olmasına sebep oluyor bazen. "Caz mı? Ben caz sever miyim? Severim, severim. Bu akşam ki konserde bilet alayım, her kimse artık!" kafasında olan yüzlerce insan var ve festivali onlar için yapılıyor sanıyorlar. Bu konserde iyice ayyuka çıktı bu durum, çok rahatsız edici. Çoğu konserin keyfini kaçıran anlar olabiliyor. Bir türlü bitmeyen yer bulma hengamesi 40 dakika sürdü mesela. "Evladım ayaktasın biz bi'şey göremiyoruz, bari kollarını kaldırma" diye azar yedim. Bunu diyen, sahnedeki dekolteli gömleği giyen adamı sadece oturduğu yerden alkışlamaya gelmiş!
Saat 21:00 olmadan içeri girdim, merdivende olacağım sonuçta iyi bir yerde olmam gerek. Morrissey'in caz festivalinde olması pek sorun değil ama oturarak Morrissey izlemek, işte bu benim canımı sıkıyordu. "Ayağa fırlarım ben, nasıl oturabilirim ki?" diye düşünüyordum konser başlamadan. Tam 21:00'de Kristeen Young sahneye çıktı. Müziği hoşuma gitti ama performansı yavandı. Yarım saat çaldıktan sonra, aslında Morrissey için bir davetiye olan, büyük bir alkış koptu. Sahne Morrissey için hazırlanırken perdede dönen videolar eşliğinde müzik dinlemeye başladık. Bu vesileyle Sparks da görmüş olduk. 
Morrissey sahneye çıktı, orada olan herkesin heyecanı sesinden belli oluyordu. 

My ass is back to İstanbul!

Açılışı The Smiths ile yaptı. "How Soon is Now?" sonra, "Everyday is Like Sunday" sonra, "You're the One for Me, Fatty" sonra, "You Have Kill Me" çaldı, ben de o sırada çoktan sahne önüne yaklaşmıştım. Moz sahnede o kadar görkemliydi ki performans dersi verir gibi. En öndekilerle sürekli kucaklaştı, sahneye tırmananlara sarıldı, yerde yuvarlandı, hatta sahneye çıkarılan küçük bir kızı kucağına alıp beraber şarkı bile söyledi. Bunu içten ve samimiyetle yaptığı çok belliydi. Sahnedeydi ama yanımızda gibiydi. Ama en güzel an, mikrofonu seyirciye vermesi oldu. Setlist'i çok güzelidi. "Black Cloud", "When Last I Spoke to Carol", "Speedway" ve tabi ki herkesi olduğu yere mıhlayan "Meet is Murder". Bu şarkıyı "Meet Your Meal" videosuyla beraber söyledi. Özellikle bu yaptığı çok cüretkardı.

Başından sonuna unutulmaz bir akşamdı. Etkisinden uzunca bir süre çıkmayı istemediğim türden. 

"Meet is Shit!"

17 Temmuz 2012

Bira değil, müzik festivali

Neredeyse ayağımın tozuyla kendimi santralistanbul'a attım. Pazar gününün sıcağını falan umursamadan müzik ziyafeti çekmek şahane oldu. Olumsuzlukları bir kenara bırakırsak pamuk gibi festivalsin Efes Pilsen One Love!

Cumartesiyi pazara bağlayan gece yarısı İstanbul'a ulaştık, son dakika. Hal böyleyken neden Pulp görmeyeyim ki, neden Kimbra dinlemeyeyim ki, değil mi ama? Bende pazar sabahı hazırlandım ve AKM önünden servisle doğru santral'e yollandım. İlk defa Efes Pilsen One Love'a gelmişim, ne var ne yok diye etrafa bakınmak için erken gittim. Sahneleri dolaştım, tuvaletlerin yerini öğrendim. Sonra çimlere yayılmak kaldı.
Bu güzel festival için bir çok saçmalık oldu. Fakat bu festivalin kıymetini artırdı bana kalırsa, çünkü bir müzik festivali olduğunu kanıtladı. Adı zorla "One Love" oldu, ilk gün abluka altına alındı... Ne için? Pazar günü orada binler sadece müzik dinlemeye, güzel anlar yaşamaya ve eğlenmeye geldi. Sonraki yıllarda böyle olacak!

Hiç uzatmadan Mira sahneye çıktı. Bence çok iyi bir proje. Günü çok huzurlu başlattılar. Miray Kurtuluş sahneye çok yakışıyor. Günün ilk saatleri olduğundan alan zaten kalabalık değildi. Sahne önüne dizilen 20-30 kişinin alkışlarına şahane bir tevazuyla karşılık verdiler. Ardından Elif Çağlar geldi, pir geldi. Çok keyifliydi. İlk albümden söyledi şarkılarını. Sıcaktan, yasaktan ve saçmalıklardan yakındı, hepimiz gibi. Sahnesi çok enerjikti, ben özellikle dansına bayıldım. Enerjisi her yeri kapladı. Beş kişilik orkestrası ile müzik ziyafeti yaşattılar. Bir şarkıda Kerem Türkaydın'da eşlik etti bu orkestraya. Yani sözün kısası Elif Çağlar başarılı müziğinin yanında çok iyi bir performansçı da.

Festivalde ana sahnede gruplara uzun süreler verilmiş, buna çok sevindim. Çünkü grup kalabalığı yerine az olsun, öz olsun ama kaliteli olsun. Bir gruba yarım saat vererek, dört ya da beş şarkı söylemesine izin vermek hem gruba, hem de seyirciye haksızlık. Çünkü oldu bittiye geliyor. Tam gruba ısınmışken sahne süresi bitiyor ve bir soundcheck daha geliyor. Bunun yerine sahneye beş grup çıksın ama dolu dolu performans sergilesinler.

Fyah Fyah!

Elif Çağlar'dan sonra Selah Sue'ya sıra geldi. Performans öncesi Selah Sur hakkında hiç bir bilgim yoktu. Meğer ne çok şey kaybetmişim! Dünya üzerinde ki en muazzam seslerden bir tanesi. Performansı daha iyi olamazdı, sahnede çıldırıyor. O ne enerji! Ağzım açık izledim bütün saat boyunca. Alternatif müziğin çok önemli isimlerinden. Yeni bir fan kazandın Selah!

Selah Sue indikten sonra sırada Kimbra vardı. Kimbra'yı da çok fazla dinlemiş bir adam değilim. Üstünkörü bilgim var, cahil sayılırım yani. Bir single dinledim sadece ama onu da sevmiştim. Meğer o da deliymiş. Dudaktan oluşan Kimbra ve onun fantastik grubu! Grup sahiden fantastik. Gitaristin gömleğine, basçının şortuna ve bateristin saçlarına büyük saygı duydum. Sahiden eşi bulunmaz tipler. Kimbra'nın Selah Sue'nun performansını geçebileceğini düşünmüyordum. Ama ilk şarkıdan itibaren uçurdu bizi. Acaip dansıyla koşturdu sahnede. Şahaneydi. Ne kadar yanlış tanımışım seni Kimbra. Benim göremediğim neler saklıyormuşsun sen meğer. Hakkında ki bütün düşüncelerimi haksız çıkardın. İyi ki geldin Yeni Zelanda'dan. Ama o kadar çağırdık seni, bir daha sahneye gelmedin! Seneye bir daha gel, boğazı da gezdiririm ben sana.



Sıra bir diğer manyak olan Jarvis'e geldi. Kadın vokaller gününü, sırık gibi bir İngiliz erkeği ile kapattık. Uzun sahne hazırlıklarının ardından lazer şovuyla "Merhaba" dediler bize. Sahiden ama "Merhaba, nasilsiniz?" diye başladı, ardından muhabbete girişti. “Bir içki içmek ister misiniz? Tamam, barda buluşalım. Şaka mı bu? Bu nasıl şaka anlayışı? Bu yasal mı?” Bunları yazmak için kesin Google Translate kullandılar. Öyle olmalı, yoksa kim bunlara "Ses çıkarın" yazdırmış olabilir ki? 
Setlist zaten çok büyük oranda belliydi, ama onlar yine ilk şarkıyı önceden söylediler. "Do You Remember the First Time" çaldıktan sonra, "kimler ilk Pulp konserini hatırlıyor? kimler oradaydı?" şakasını yaptı. Hiç tahmin etmiyordum yani(!). Bir Glastonbury değildi tabi, ne biz oradaki seyirciydik, ne de onlar o sahnede ki Pulp. Jarvis, sahneden her an seyirciye ulaşmaya çalıştı. Ben şahsen onları sahnede görme zevkine vardım iyice. Hem gizemli hem de coşkululardı. Kıvırtık Cooker sahnede bir an bile durmadı. Her şarkı için farklı bir şaklabanlığı vardı. Çikolata dağıttı, "I Spy"dan önce en ön sıradan insanlarla tanıştı. "Common People" ile iyice çıldırdıktan sonra encore için "Mis-shapes" çalmaya geldiler. 

Silent Disco'ya kalamadım, en çok merak ettiğim aktivite oydu aslında. Onlarca delinin sessizce dans ettiğini görmek ve onlardan biri olmak çok güzel olacaktı. Olamadı ama ben eve keyfin doruklarında döndüm.

6 Temmuz 2012

Marcus ile Bir Gece

Perşembe akşamı. Açık Hava Sahnesindeyiz, Harbiye'de. Yıldızların altına oturmuş Marcus Miller ve arkadaşlarını bekliyoruz. Gerçi pek yıldız da yok gökyüzünde, köşelerine çekilmişler...

Saat 20.50 ve girişte upuzun bir kuyruk var ama en azından hızlı ilerliyor. Koltukların çoğu boş. Oturma hengamesi baya devam ediyor. Hava kararana kadar bitti neyse ki. Marcus Miller ve arkadaşlarının bize yaşatacağı özel tecrübeyi sabırsızlıkla bekliyoruz. Çünkü bu "İstanbul Project" ve bir dünya prömiyeri. Saat dokuzu on beş dakika geçmişken alkışlar başladı ve müzisyenler yavaş yavaş sahnede görünmeye başladılar. En son Marcus Miller çıktı sahneye, gitarını eline aldı ve geciktiği on beş dakikayı telafi etmek ister gibi telleri vurmaya başladı. Bütün orkestra inanılmaz bir uyum içindeydi. Miller, girizgah kısmından sonra mikrofona konuşmaya başladı. Bu işi geçen yıl planlamışlar ve duyunca gerçekten heyecanlanmış. Heyecanının sebebi de, "İstanbul" konsepti olması ve Türk & Amerikalı müzisyenlerin beraber çalışacak olmasıymış. Müziğin geleceğini kültürlerin bir araya gelmesinde gördüğünü söyledi. Bu kadar konuşma ona da bize de yetti, sırada müziğin ve enstrümanların dilinde...

Daha konser başlamadan arkamızda oturan bir teyze konserin asıl eğlencesi olacağını ispatladı adeta. Metrelerce uzağa konuşuyormuş gibi bağırıyordu. "Caz festivali bu caz" diye haykırması hepimiz aydınlattı. Marcus Miller'ın solosu sırasında şaşkınlıktan ağzı açık kaldı, çünkü soloyu gitarla çalıdğını farketti. Acaba gitarın sadece dört teli olduğunu öğrense ne tepki verirdi, öğrenmek dahi istemiyorum.

Açık Hava şahane bir konser mekanı bence. Özellikle iyi kullanılırsa daha da mükemmel oluyor. Çünkü konser sırasında tellerden çıkan notalara binip boğazı dolaşabildiğiniz, başınızı gökyüzüne kaldırıp yıldızlardan kalan boşluğu hayallerinizle doldurabildiğiniz ve yükselen parlak dolunayı selamlayabildiğiniz eşsiz bir yer orası... Biraz şiirsel oldu farkındayım. Bu yazdıklarım uzun saksofon solosu sırasında aklıma gelmişti, belki de ondan. Ama sahiden böyle hissettiriyor. Konser boyunca şahane anlar yaşadık. Müzisyenlerin birbirleriyle uyumu muazzamdı. Gecenin yıldızları tabi ki Türk müzisyenlerdi. Okay Temiz fosforlu yeşilimtrak sarı tulumuyla sahnede şahane görünüyordu. İmer Demirer'in soloları harikaydı. Almanları Till Brönnen'i varsa bizimde İmer Demirer'imiz var. Kimsede daha az yetenekli olduğunu söyleyemez! Bütün bunlar bir yana Bilal Karaman bir yana! Beni en çok o etkiledi. Gitarıyla enfes çaldı, çok özgündü. Ayrıca Miller'ın kendi grubundaki saksofoncu Alex Han'da çok yetenekli bir müzisyen.

Marcus Miller konsepti öyle harika oluşturmuş ki, kimse hayal kırıklığına uğratmadı. Asıl özel kılan ise, İstanbul'un sadece alaturkalığını değil varlığındaki bütünlüğü ortaya çıkarmış. Araya tanıdık parçalar sıkıştırmayı da ihmal etmemiş. Konserin en şaşırtıcı anlarında bir tanesi Marcus Miller'in "şinanay" notlarına girişmesiydi, ardında Hüsnü Şenlendirici sırıtarak sahneye geldi. Ardından bir tanede "ah istanbul" çaldılar. Bundan sonra Miller teşekkür etti ve sahneden indiler. Şimdiye kadar ne kadar güzeldi değil mi, diye düşünürken bisste başımızı neler geleceğini bilmiyordum. Tekrar sahneye geldiler ve "Come Together" çalmaya başladılar, o anda yıktılar ortalığı ve bir daha hiç yavaşlamadılar. Unutulmaz bir final oldu.

Türk müzisyenlerin harika gecesi, şiir gibi bir akşam yaşattı.

29 Şubat 2012

Ortada kocaman bir delik var

Hayat, evde oturup günleri teker teker ve hunharca harcanamayacak kadar değerli, ama bir o kadar da sıkıcı aslında. O zaman hem biraz eğlence, hem de "ooh be! iyi ki de yapmışım." demek için küçük gezilerden daha güzeli yoktur herhalde.

Bu haftasonu aynı bu sebeplerden ötürü kısaca Edirne'ye gittim, geldim. Orada okuyan güzel bir dostumu ziyarete gittim aslında. Her şey çok ani oldu ama. Hafta başında normal normal konuşuyorduk. Cuma akşamı Hayko'nun konseri varmış, ona gideceklermiş. "Ben de geleyim" dedim, ama derken ciddi değildim. "Gel" dedi. İyi, peki derken ertesi gün haber verdi. "Geliyorsan, yatağın hazır." dedi. "Yerde yatmayacaksam neden gelmeyeyim o zaman." dedim. Perşembe günü gidiş-dönüş biletimi aldım. Konser için gitmedim tabi ki, o işin bahanesi sadece ama güzel bahane.

Otobüs yolculuklarında hiç şansım tutmuyor benim. Mutlaka en insan dışı yaratık, en iğrenç huylu tipler önüme ya da yanıma oturuyor. Yazısız bir kanun da olabilir aslında bu, muhtemel. Giderken çok yakınımda değildi bu tip ama yanımda olsaydı o yolculuk bitmezdi zaten. Son günlerde yeni bir kitaba başladım ama başlamanın ötesine geçip uzun uzun, huzurla okuyamadım bir türlü. Hazır iki, iki buçuk saat yoldayım rahat rahat, yaya yaya okurum çok da güzel olur diyordum. Ama iki koltuk uzağımda, mağaradan yeni çıkmış bir cromagnon kadar toplumdan uzak kalmış insan müsvettesi izlediği filmi bütün otobüse dinletti. Normal insanların kulaklık olarak kullandığı aleti o hoperlör olarak kullandı. Benim sayısız uyarımdan sonra muavin gelip arkadan yükselen şikayetleri söyleyince biraz olsun kıstı. Böyle anlatınca büyütülecek bir mesele gibi durmuyor tabi ama sahiden çok sinir bozucuydu.

Edirne'ye gidince ilk durak, bence yapılması farz olan, Meriç kıyısı idi ve orada çay içmek. Tunca'yı ve Meriç'i sırasıyla geçip tavşan kanı çaylarımızı yudumladık. Edirne'ye ilk defa gittim. Bazı rivayetlere göre, sanırım yürümeye yeni başladığım zamanlarda, ailecek gitmişiz. Onu saymıyorum tabi. Bu ilk seferimdi ve ilk izlenimlerime göre yaşanılası ve oldukça güzel bir şehir. Şahsen hiç böyle beklemiyordum. Çaylarımızı içtiten sonra karnımızı doyurmak için tabii ki Edirne'nin güzeller güzeli ciğerinden yemeğe gittik. Kendisine taparım! Dünyalar güzeli! Biz yemekleri yerken lokantanın komisi benim yerli olmadığımı şıp diye anladı. Başladık muhabbete. Ciğeri anlatmaya başladı. Bunun sırrı teerbiyesinde, dedi, eer usta yapamaz dabi. Dediği kadar vardı ama. Hesabı ödedik. Yanıma aldığım iki parça eşyayı bırakmak için odaya döndük.

Konser mekanına kapı açılıştan yarım saat sonra gittik. Tekno kılapta izlenilen Ayko konseri farklı bir deneyim sayılabilir bence. Çünkü konser öncesi ısınma turunu lazer efektleriyle ve sonuna doğru çalan damar parçalarla yaptık. Sanıyorum Dj, şakayla karışık söylenen "Hayko aslında arabesk söylüyo oolum" lafını ciddiye almış olacak ki böyle bir tavır takındı. Gece yarısına bir saat kala konserimiz başladı.

Gecenin en acaip kısmı da konserle beraber geldi. Hayko henüz giriş yapmış, gaz şarkılarını çalmaya yeni başlamıştı ki birkaç adam kalabalığı yarmaya başladı. Seyirci platformunun ortası tamamen boşalınca oranın aşağı doğru eğildiğini hatta çöktüğünü gördük. Tam ortasında bir insanın rahatça düşebileceği bir delik vardı. Meğer platformun altı boşmuş ve çökmüş! Mekan çalışanlarından biri dışında sakatlanan görmedim ama eğer varsa da hiç şaşırmam. Bunun dışında konser gayet güzeldi. Klasik lazer şovu ve berbat ses sistemine karşın eski yeni parçaları söyledi. Haziran'a kadar Türkiye turnesinde olacakmış, sonrasında değişim...

Odaya dönünce ne kadar yorgun olduğumu çok daha iyi anladım. Geceyi de çok uzatmadık. Herkes yatağına... Sabah olunca kahvaltının ardından kuzenime de uğradım. Son durağımdı orası. Akşama İstanbul dönmek zorunda olduğumdan 15:00'da otogar bekleyen otobüsümde yerimi aldım. Dönüş yolunda huzur bulmam mümkün mü! Tam önümde sesinin tonunu ayarlayamayan bir teyze ve arkamda da midesi bozulmuş küçük bir kız oturuyordu. Teyzeyi ilk uyarışımda tepki vermemesi beşinci, altıncı uyarımı yaparsam ne ol(may)acağını anlattı bana. Tatlı bir haftasonu oldu. En kısa zamanda tekrarlamayı bütün kalbimle arzuluyorum.

11 Temmuz 2011

Heavy Metal Tanrıları

Daha yeni kendime gelebildim. Dün, harika bir gün yaşadım. Malesef bazı aksilikler oldu ve bunlar bizim açımızdan hiç adil değildi. Ama sonunda harika bir final yaptık.

Kapılar açıldıktan yarım saat kadar sonra Küçükçiftlik Park'a adım attım. Havanın ne kadar sıcak ve güneşin ne kadar acımasız olduğu malum. Gece eve gelince aynada kendime baktığımda bu acımasızlığı çok net gördüm. Minik bir festival havası vardı Park'ta. Kimisi en arkada çimenlere uzanmış, kimi masalarda, kimisi de yere oturmuş bir şekilde müzik bekleyen insanlarla doluydu.
Çok geç olmadan Malt sahneye çıktı. Cenk Bey ve arkadaşları sıcaktan bunaldığımızın farkındalardı. Sahneyi gerçekten iyi doldurdular. Takdir ettim. Ardından Türk Metal müziğinin ağbileri Pentagram sahnedeydi. Fakat çok kalamadılar. Bahsettiğim adaletsizlik burada cereyan etti ve önce Pentagram'ın sesi kısıldı ardından sahneden indirildiler. Öğrendik ki sebebi KPSS imiş. Sormak lazım; sınavın ve konserin yeri, zamanı haftalar öncesinden belliyken ve konser için gerekli bütün izinler alınmışken  neden bu hatanın cefasını biz çektik? Bu hiç adil değildi. Ama Pentagram bizlere Whitesnake indikten sonra mesajını yolladı. Büyük adamlar gerçekten. En azından ailenin yeni üyesi Wasteland ile birlikte Unspoken ve Give me Somethink to Kill dinleyebildik.

Kırk beş dakika kadar boş boş oturup bekledikten sonra Reb Beach kenarda gözüktü. Ardından diğer elemanlarda birer sahneye geldiler. En sonunda David Coverdale seyirciyi selamladı. Whitesnake için fazla beklentim yoktu ama harika iş çıkardılar. Sahnede çok iyilerdi, eminim en büyük Whitesnake karşıtları bile tatmin olmuştur. Park'ta ki herkes, ben dahil, "Is This Love" başladığında hep bir ağızdan eşlik etti. "Give me All Your Love" dan itibaren seyirci moda girmişti bile. Ardından klasikler ve yeni albümün sağlam parçalar peşi sıra geldi. Herkes beklediğini almış gibiydi. Onlar oldukça memnun ayrıldılar sahneden. Performanslarının en zevkli anlarından bir tanesi de Doug Aldrich ve Reb Beach'in atışmaya dönen solo performanslarıydı. Onlarda çok eğlendi biz de.

Perde indi ve büyük an için hazırlıklar başladı. Kocaman "Epitaph" yazıyordu. Sonra bir şarkı başladı, hemen ayağa fırladım. İşareti vermişlerdi. "War Pigs" çalıyordu. Bir anda perde indi ve iki dev kazan ile dev zincirlerle dolu bir sahneyle karşılaştık. Heavy metal tanrıları önümüzdeydi. Bu benim ilk ve son tecrübem olduğu için heyecanım ve isteğim doruktaydı. "Rocka Rolla"dan "Nostradamus"a kadar her albümden çaldılar. Ama setlist turnedeki diğer konserlere göre farklıydı. Radip Fire ile başlayıp Metal Gods ile devam ettiler.Biz "Heavy Metal Manyakları",Rob bütün gece bize böyle seslendi, patlamaya hazır bomba gibiydik. Joan Baez'i anarak Diamonds and Rust çalmaya başladılar. Night Crawler ile tam olarak aklımızı başımızdan almaya başladılar. Turbo Lover ise benim kişisel favorilerimden birisidir, Rob ile birlikte söyleme zevkine vardık. Ardından baladların önemine dair bir konuşma yaptı ve Beyond the Realms of Death tınıları yükselmeye başladı. Kazanlardan çıkan Nostradamus'un asaları ve sisler içinden cübbesi ve asasıyla çıkan Rob Prophecy ile gerçek bir tramva başlattı ve bu The Sentinel ve Blood Red Skies ile devam etti. Breaking the Law'da ise Rob'un hiç sesi çıkmadı bütün şarkıyı haykırarak söyledik. Painkiller için davul solosu ise herkesi birbirine katmaya yetti.

Konserin ilk kısmının son parçasıydı bu. Haykırmaya devam ettik. The Hellion ile birlikte Electic Eye söyledik Rob ile beraber. Bundan sonra hep böyleydi bir defa o bir defa biz söyledik. En bilindik parçalarını sona saklamışlardı. Hell Bent for Leather'a giriş yapıldığında motorun sesini göğsümde hissetim. You've Got Anoter Thing Comin' den önce Türk bayrağını aldı ve öperek motorunun üstüne serdi. Bu ucuz numaranın ardından selam verdiler fakat son şarkı olan Living After Midnight ile final yaptılar. Küçükçiftlik onlarla yandı, yıkıldı. Tatmin olma konusunda doruğa ulaştık. Yaşanması gereken bir tecrübeydi. Bundan sonra her fırsatta o havayı soluduğumu söyleyeceğim.

Ses sistemi en başından beri güzeldi. Tabi sponsorlardan biri Sennheiser olunca böyle oluyor, normal karşılamak gerekir. Pentagram'a yapılan ayıp dışında sıkıntılı bir an dahi yaşanmadı. Özellikle küçük kızıyla birlikte gelen bir baba vardı, çok hoş bir görüntüydü. Priest'in hazırlıkları sürerken Manisalı doktor bir aile ile sohbet ettim. Çok keyifliydi. Manisa'dan buraya Priest izlemek için gelmişler. Gerçekten tatlı insanlardı.