müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mart 2017

alt-J: Yeni ve Rahatlatıcı



İlk olarak, bir ısınma turu ile başladık iki gün önce. Bu ısınma turu "alt-J'i neden sevmeliyiz" sorusunun cevaplarından birini veriyordu bana kalırsa. Yeni albümün ilk şarkısı olan 3WW'in giriş bölümünüyle attığımız ısınma turunun adı oldukça özeldi: 00110011 01110111 01110111

Binary kodlarını bu kadar sevecen karşılayacağımı hiç düşünmezdim. Oldukça şık ve ince bir şekilde yeni singlelarının adını sunuyorlardı bize bu şekilde: 3WW

Bugün de, yeni albümün ilk şarkısını bizlere sundu alt-J. Son albümleri This Is All Yours'un ardından iki yıldan uzun süredir sessizliklerini koruyan ekip, sonunda yeni albümlerinin ilk sinyallerini verdi. Relaxer, Haziran ayının ilk haftasında yayınlanacak ve alt-J ilk albümlerine göre daha kısa bir albümle karşımıza çıkacak. Albümdeki şarkı sayısı bir yana, duyduğumuz ilk şarkı olan 3WW, Relaxer'ın ne denli ismiyle müsemma bir albüm olacağını önceden belli ediyor. Sevdiğimiz alt-J soundunu yeniden, yeni ve taze şekilden çok güzel gerçekten. Bu yılın beklenen albümlerinden olan Relaxer'ın yazın ilk günlerinde bize ulaşacağını bilmek de kulağa ayrıca hoş geliyor. Müstakbel yeni yaz hitleri hazırlamışlardır eminim.

5 Mart 2017

Seafret: Aramızdaki Okyanuslar


İstanbul'un müzik sahnesi olarak son zamanlarda ne kadar güçsüzleştiği ve hareketliliğini kaybettiği fazlca yazılır bir konu haline geldi. Uluslararası çapta büyük isimlere uzun zamandır hasretiz ama İstanbul'un kış sahnesini oluşturan marka mekanları da orta ölçekli isimleri ülkeye getirmekte güçlük çekiyor. Bu gidişatın bir süre daha böyle gideceğini ön görmekse hiç zor değil. Salon İKSV, böyle bir ortamda yine programındaki çeşitliliği korumayı başarabilen ender mekanlardan bir tanesi ve oldukça değerli.

Seafret, ilk albümleriyle büyük bir çıkış yakalamış İngiliz bir ikili. Geçtiğimiz yıl yayınladıkları, bir EP üstüne yeni şarkılarıla yayınladıkları LP'leriyle hatırı sayılır bir kitle yarattılar. İlk singlelarının Messie Williams'lı klibiyle de kitlelerini genişlettiler. Gerçekten sağlam bir kemik kitleye sahip olduklarını Salon konserlerinde gördüm. Şarkıları ezbere bilinen ve heyecanı hiç düşürmeyen bir ikili olarak sahnedelerdi. Seyircilerin heyecanının karşılıksız kalmaması da bir o kadar doyururcu oluyor her zaman. İkilinin sesi olan Jack Sedman, oldukça güçlü ve temiz bir sese sahip. Bunu albümde olduğu gibi, hatta daha yüksek perdeden duymak sahnelerini güçlendiren bir kısım. Diğer kısımda ise, Harry Draper bulunuyor. Draper, ikilinin adeta sahnedeki dinamosu. Elindeki gitarı bırakıp klavyenin başına geçmesi, sonrasında yine eline gitarını alıp kickle tek kişilik bir orkestra gibi sahneyi doldurması gerçekten konserin enerjisini yükselten en önemli unsur oldu. Jack de bunun için sanırım sahnenin biraz solunda konumlanmıştı ki, Harry'e daha fazla alan kalsın.

Seyirciyle iletişimi kurmakta zorlanmadılar, zaten her harekete ve cümleye çok güzel tepki veren bir kitle vardı; işlerini kolaylaştırdılar. Seafret gibi yeni bir grubun böylesi enerjik ve heyecanlı bir kitleye sahip olduğunu bilmiyordum ve bunu görmek şaşkınlık yaratmadı değil. Özellikle grubun yaptığı müziği göz önüne alınca, daha sakin bir kitle beklemek mantıklı geliyor. Ama oldukça heyecanlı ve keyifli bir performans ortaya çıktı; özellikle sahne önüne konuşlanmış müzikseverlerin bu ortamı yaratmaktaki payı oldukça fazla. Seafret'in bir sonraki turnesinde yeniden İstanbul'a geleceğini rahatlıkla ön görebiliriz bana kalırsa.

Konser boyunca aklımda tek bir soru vardı: Acaba cover olarak ne çalacaklar? Kendi şarkılarının hepsini çalacakları konusunda emindim zaten ama bu çok kısa sürecekti. Jack ve Harry şakalaşırken bir coutry müziği muhabbeti döndü, ben de esin kaynaklarını duyabileceğimizi düşünerek içten içe sevindim. Ama ne yazık ki öyle olmadı ve konseri yalnızca kendi şarkılarını söyleyerek tamamladılar. Bu konuda tek şikayetim tadının fazlasıyla damağımda kalması oldu. Biraz daha dinlemeyi gerçekten isterdim ama onlar turnelerinin sonunadoğru yalnızca bir kere encore yapmayı yeterli gördüler. Yeterli miydi? Büyük ölçüde evet, çok iyi bir performans sergilediler ve fazlasına hayır demezdik. Fakat, sonrasında vestiyerin ordaki masaya geçerek herkesle fotoğraf çekildiler ve imza dağıttılar. Acele etmediler, isteyenlerle şakalaşıp sohbet ettiler. Enerjileri sahnedeki gibi çok sıcaktı. Eminim ki, memnuniyetsiz ayrılan olmamıştır.

Salon'un sezonluk takvimi çok güzel alternatifler barındırıyor her sezon olduğu gibi. Bu zor dönem içerisinde programındaki çeşitliliği koruyabilmesiyle her zamankinden daha da ön plana çıkıyor diyebiliriz. Mart ayı gibi, Nisa ayı da pek çok güzel ve keşfe açık ekiple dolu.

6 Ağustos 2016

Joss Stone: Müzik Kocaman Bir Okyanus

İstanbul'un kendini pek özeltmeyen konukları var neyse ki. Joss Stone da, İKSV'nin davetlerini kolay kolay geri çevirmiyor. Onun bu ilgisine, seyirci de kayıtsız kalmıyor ve her defasında müzikten beslenen, karşılıklı çok değerli bir enerji ortaya çıkıyor.  Geçtiğimiz yıl yayınladığı stüdyo albümü Water for Your Soul'un turnesi kapsamında yine İstanbul'da sahne alan İngiliz mezzo-soprano, bu defa sıkıntılı bir döneme denk geldi. Caz festivali kapsamındaki konserler müzisyenlerin talepleriyle bir bir iptal edilirken, Küçükçiftlik'te sahne alacağı söylenen Joss Stone ve ön grubu Vintage Trouble'ın Zorlu PSM'ye taşındığı haberini aldık. Ardından da Vintage Trouble'ın konsere katılmayacağını öğrendik. Yalnızca warm-up için fuayede Grup Ses Beats' performans sergileyecekti. İlk defa dj performansına şahit olduğum GSB'in yenilikçi tarzı çok hoşuma gitti. Ama açık havada ve ayakta izlenmesi gereken bir performansın, kapalı ve koltuklu bir mekana taşınması elbette hayalkırıklığı yaratmıştı. Ama Zorlu'nun ana tiyatrosunda (üst katları saymazken) pek boşluk kalmadı. Stone'un sahneye gelişiyle konserin bütün gidişatı değişti ama.

Bahsettiğim hayalkırıklığı, neredeyse bütün izleyicilere burukluk olarak yansımıştı ve çok sıkkın bir ortam vardı. Neredeyse herkes beklediğini bulamayacağından emindi. Reggee albümü yayınlayıp, sahnede salına salına dans eden Stone için de pek içaçıcı değildi durum haliyle. Ama bunu tahmin ederek sahneye geldiği çok belliydi. İlk şarkının ardından, oturduğunuz yerde dans etmek zor olacaktır o yüzen hadi kalkın da sahne önüne gelin, dedi. Küçük şaşkınlık anlarından sonra sahne önü doldu ve konser tabir-i caizse reload oldu. 

Joss Stone'un bu kadar sevilmesinin en önemli sebeplerinden bir tanesi müziğe aşık olup, yaptığı müziğe de fazlasıyla saygı duyması. Seyircisinin keyif almadığı bir konser onun için de yıkıcı olurdu diye tahmin ediyorum. Seyirci coşup, kendini müziğe ve eğlenceye kaptırdıkça, hemen herkesin sahne önünde olmasının da etkisiyle, iletişim en üst seviyeye taşındı. Stone istek parça almaya başladı ve setlistini bir kenara fırlattı. Çıplak ayaklarıyla yürüdüğü sahnesinde çayını içip, seyircilerle sohbet etti. Şarkı seçimlerinde herkesin gönlünü yapmaya çalıştı. Fıkralar anlattı. Orkestrasına saygı duruşunda bulundu. Ve sonunda herkese çiçek dağıttı. Müziğin biraraya getiriciğinin şahit olduğum en öenmli kanıtlarından birini yarattık hep beraber. Ülkede durumlar kötü ve çok gergindi. Böyle bir müzikal mola hem çok ihtiyaç duyulan ama hem de hiç kolay bulunamayacak türden bir tecrübeydi.

Şahsen reggee sevmeyen, daha doğrusu şimdiye kadar tercih etmemiş, biri olarak Stone'un reggee albümüne kapılamamak ve konser boyunca salına salına şarkılara eşlik etmemek pek mümkün olmadı. Onun soul ve R&B tonlarına getirdiği bu çeşitlilik, kendini keşfetmesinden ziyade paletini büyütmesini sağlamış ve eminim bundan sonraki çalışmalarında daha yeni fikirlerin peşinden gitmesine de yardımcı olacaktır. 

9 Temmuz 2016

Africa Express Sunar: The Orchestra of Syrian Musicians & Damon Albarn



Caz Festivali, İstanbul'da yazı yaşamanın en özel yollarından bir tanesi hep söylüyorum. Bu yıl da özel konserler ve değerli müzisyenlerle doldurdular programı. Listede ilk dikkat çeken isimlerin başında bir Damon Albarn projesi geliyordu. Suriyeli müzisyenler orkestrasıyla ve özel konuklarla Avrupa'da birkaç özel konser veren Albarn, bu özel turnenin sonuna doğru İstanbul'a geldi ve bir daha şahit olunması zor bir tecrübe yaşattı.

Oryantalizm, batıdan bakınca İstanbul'un değerli ögelerinden bir tanesi şüphesiz ki. Daha oryantalist esintiler duymaksa bazen ürkütücü, bazense büyük bir heyecan yaratıyor bu şehrin insanında. Damon Albarn'ın adıyla sunulan bu proje ise baştan aşağı oryantalizmle süslü ve muhteşem bir tat bırakıyor damakta. Sahneye yerleşen yaklaşık yirmi kişilik Suriyeli Müzisyenler Orkestrası etrafında ilerleyen konser akışı, bahsi geçen sürpriz konukların teker teker sahneye çıkmasıyla ilerliyor. Albarn da bu konuklardan bir tanesi aslında. Onun adının bu denli kullanılmasının arkasında PR telaşı yattığını düşünüyorum. Çünkü konserin adını duyunca, Damon'ın Suriyeli Müzisyenler Orkestrası'yla konser vereceğini ve konuk sanatçıların da arada bir iki şarkı söylemek için sahneye çıkacağını düşünmek çok olası. Ama gelin görün ki, Damon Albarn da diğer sanatçılar gibi yalnızca iki şarkı söyledi, sürekli arka planda kalmaya özen gösterdi ve hatta selamlamaya bile çıkmadı. Her ne kadar İngiltere'nin  o akşam Avrupa Şampiyonası'nda İzlanda'ya yenilmesi yüzünden selama çıkmamış olsa da, bütün konserin Suriyeli ve Afrikalı müzisyenlere ait olmasını ister gibiydi ve öyle olmasını da sağladı.

Konukların her biri sahneye ilk çıktıkları anca büyük bir tevazuyla kendilerini tanıttı. Seyirciyle iletişimi bu noktalara göz temasına kadar kişiselleştirdiler. Bunun yansıması da seyirciden fazlasıyla olumlu geldi. Her müzisyenin ortaya koyduğu muhteşem performanslar, başlangıçta kurulan güçlü bağ ile birleşince ağıt dolu, dans dolu bir kültür buluşması çıktı ortaya. Her ne kadar kültürümüzdeki Arap ve Ortadoğu etkilerini inkar etmeyi sevsek de, en zengin olduğumuz yanımız burası. Böyle özel gösterilerle bunun hala ne kadar taze ve ne denli yeniliğe açık olduğunu görmek insanı gerçekten etkiliyor.

Her ne kadar Ortadoğulu müzisyenlerin konseri olsa da ve oryantalist esintilerin her yanı kaplayacağı düşünülse de, konserin en çarpıcı kısımları hip-hop rüzgarı estiği anlarda yaşandı. Özellikle Malikah ve Eslam Jawaad'ın birlikte ortaya koydukları performans görülmeye değerdi. Hip-hop ve rap sanatçılarının kalabalığına sürpriz bir isim de konser sırasında eklendi. Sahneye oldukça sessiz ve sakin çıkan, mikrofonu ağzına götürmeden çoğu kişi tarafından farkedilmeyen Ceza, konserin en hareketleri anlarını yarattı diyebiliriz. Ondan bayrağı alan Rachid Taha'nın yaptığı kapanış ise konsere en çok yakışabilecek finaldi belki de. Damon Albar'ın göz ucuyla görüldüğü ve Ortadoğu rüzgarı estiren Suriyeli Müzisyenler Orkestrası ve Ortadoğulu müzisyenlerin hem kültürel, hem de müzikal anlamda uyumu, unutulmayacak çok özel bir tecrübe yaşamamızı sağladı.

4 Aralık 2015

Who Knows, 'Maybeshewill'


Yılın benim için gergin anlarından birindeyim yine. Rutin gerginlikler, her yıl yaşananından. Ama bu defa yalnızım, başka bir yerdeyim, öyle ya da böyle kendi ayaklarımın üstünde duruyorum, kendimi keşfediyorum gün be gün. Ruh halimde bununla paralel olarak değişkenlik gösteriyor. Bundan dört-beş ay önce de böyle miydim mesela? Tam bilmiyorum. Umarım değilimdir. Döndüğümde ailem ve arkadaşlarım bunu söyleyecektir. Belki serzenişle, belki sevinçle. Bunu gelecek gösterecek.

Durumlarla baş etme yöntemlerim de değişiyor gittikçe. Bunu hissedebiliyorum. Temel olarak aynı elbette. Kendi güvenli bölgelerimden şimdiye kadar hiç vazgeçmedim, onlar da beni hiç yarı yolda bırakmadılar. Kendime güvendiğim ender zamanlar oldu; zorluk yaşadığım ve sıkıldığım zamanlar. Sinema ve müzik en önemli kurtarıcım oldu her zaman. 



Bu güne kadar bu kurtarıcının bir ismi yoktu bende, ama son zamanlarda var. God Is An Astronaut'un yeni albümüyle başladı her şey. Onunla ilgili birkaç kelimeyi yeni yılla birlikte yazacağım ama onun vesilesiyle şahane bir ekip keşfettim. Maybeshewill, enstrümanlarını şiir gibi kullanan beş kişiden oluşuyor. Yer yer Toolvari riffleri ve ritmleriyle aklımı aldılar. Ama özellikle He Films The Clouds Pt. 2'yi çok ayrı sevdim. Son birkaç gündür kaç defa dinlediğimi hatırlayamıyorum. Zihnimi alıp götürüyor, gerçekten bulutları seyre dalıyorum beyaz tavanın sıvasına bakarken bile. Birden öfkelendikleri oluyor. Sonra, vicdanları dinleyip tekrar içselleşiyorlar, yumuşuyorlar. Muhteşem bir dengeleri var. Bu yıl çıkardıkları albümleri de aynı övgüleri hakediyor. Özellikle açılış şarkısı In Amber çok derin ve şiirsel bir yapıya sahip. İntrosuyla birlikte aşağıdan dinleyebilirsiniz. Kesinlikle dinlemelisiniz.

Müziğin hep kurtarıcı olması ve mutlu etmesi dileğiyle...

3 Kasım 2015

This Is England '90


Kült filmleri televizyon dizilerine uyarlama furyasının iyice ayyuka çıktığı bu günlerde, belki de bunun en başarılı örneklerinden biri olan This is England da üçüncü sezonu This is England ’90 ile tekrar ekranlara döndü. 2006 yılında Shane Meadows’un Irvine Welsh’den daha yumuşak, Nick Horby’den ise daha serseri bir dille yazdığı ve yönetmen koltuğunda oturduğu filmi This is England’ın, politikayı arka planına alarak çizdiği İngiliz banliyösü tablosu birçok açıdan oldukça başarılı bir portreydi. 1983 yılında geçen hikaye, İngiltere ve Arjantin arasında patlak veren Falkland Savaşı’nı ve savaş halindeki İngiltere’de yeniden yükselen ırkçılığı merkezine alıyordu. Filmin devamı niteliğinde olan aynı adlı mini televizyon dizisinin ilk sezonu ise filmden üç yıl sonrasına odaklanıyordu. This is England ’86, filmden tanıdığımız bütün karakterleri barındırırken, yan karakterlere odaklanarak çehresini genişletti. Dört bölümlük bu ilk sezonda 80’lerin politik atmosferi, arka planda kalmaktan ziyade daha baskın bir şekilde karakterlerin hayatlarını nasıl etkilediğiyle ön plana çıkıyordu. İkinci sezon olan This is England ’88 ile bu atmosfer iyice hane içine girmeye başladı ve böylelikle güçlü İngiliz draması örneklerinden birine tanıklık ettik. Dahası aile içi şiddetin de araya girmesiyle dozunu iyice arttırdı. Hikayenin en başından itibaren beş yıl geçmiş ve en küçük karakter olan Shaun bile üniversiteye başlayan bir yetişkin olmuşken, iş ve geçim stresinin hissedilmemesi ise çok ütopik kaçacaktı. Shane Meadows, dizinin başından bu yana başarıyla yaptığı şekilde bütün karakterlerini ustaca geliştirerek detaylarla bezeli bir hikaye oluşturdu bize. Tıpkı film ve diğer sezonlar gibi şahane soundtracklere de sahip olan This is England ’90 ise parti ve eğlence ağırlıklı olarak bizleri karşılamayı bekliyor.

Ama söz konusu This is England olduğunda politika asla arka planda kalamıyor. Dizinin yeni sezonu başladığında değişen bir altkültürle karşılaşacağımızı biliyorduk. Sonuçta 80’ler bitmiş ve 90’lar başlamıştı. Diskolar ve festivallerle birlikte eğlence odaklı bir sezon olabileceği herkesin aklındaydı. Yayınlanan ilk teaser da bunu doğruluyordu. Fakat, Meadows ilk anda küçük bir sürpriz yaparak çehreyi bir güzel değiştirdi. Sezonun ilk bölümünün introsu, 1988 ve 1990 arasında dünyada İngiltere’nin vesilesiyle gerçekleşen olayların bir kolajıydı. Bu intronun sonunda ise Margaret Thatcher’in görevini bıraktığını duyurduğu konuşması bulunuyordu. Ve bu konuşmanın ardından Meadows’un 90’lar partisi başlamış oldu. Thatcher, belki de bu dizinin en önemli kaynaklarından biriydi. Falkland Savaşı ile başlayan hikaye; ayrışan bir topluluk, umutsuz gençlik ve karanlık bir atmosfer ile resmediliyordu. Kısacası, Thatcher’ın görevi bıraktığını açıkladığı konuşmasından sonra yeniden güneşin açtığı günlere merhaba diyor İngiltere.
Filmin hikayesinin asıl kahramanı olan Shaun’un gençlik ateşiyle yanıp tutuşmasından dolayı dizinin ağır atmosferi diğer karakterler üzerinden, özellikle Lol, Woody ve Milky üzerinden kuruldu. Bu oldukça mantıklı bir karardı aslında ve üçüncü sezonun sonunda da bunu rahatlıkla gördük. Combo’nun filmdeki baskınlığı ve hatta dominant hali dizilerde hiç yer etmemişti. Bunun yerine Lol’un kazandığı karakter derinliği, diziyi çok daha ileri bir boyuta taşıdı. Dizinin ilk iki sezonunun Lol’un hikayesi niteliğinde olması ve Woody ile Milky’nin denkleme biraz tanıdık ama sıkıntısız bir şekilde dahil edilmesi, dramatik altyapıyı güçlendiren ve dizinin devamını da iyi hazırlayan unsurlar oldu.
Bu uzunca özetten sonra gelelim son sezona. Lol ve Kelly’nin babasının ölümünden sonra Combo’nun hapse girmesiyle birlikte bu sezonun Kelly için önemli olacağı açıkça belliydi; bir o kadar da Milky için. Hatta, sezonun ilk teaser’ında Kelly’yi eğlenirken görmek bile oldukça tuhaftı. Nitekim ikinci bölümden itibaren Kelly’nin çöküşü başladı. Oldukça başarılı olan ikinci bölümde, gidecekleri festivalin yerini arayan Harvey, Gadget, Kelly, Shaun ve Trev’in büyüleyici bir kamp bulmasıyla birlikte yaşadıkları muhteşem geceyi izledik. Belki de dizinin en güzel hazırlanmış bölümlerinden biriydi. Bu gecenin Kelly için önemi ise daha içseldi; zira kendi hayatıyla ilgili pişmanlıklarının aklına gelmesi çöküşünü başlattı. Babasının ölümü ile ilgili gerçekleri öğrenmesi ve bunun ardından iyice dibe vurmasıyla güneşli günler de son buldu haliyle.Milky içinse Woody ile aralarını düzeltip bir “aile” olduktan sonra yaşanabilecek en zor günler başlıyordu. Combo’nun adının geçmesi onu elbette çıldırttı ve pişman olacağı, belki de olmayacağı çok kötü bir şey yapmasına yol açtı. Combo’nun hapse girmesinin asıl sebebi olan Lol’un da konuya dahil olmasıyla Combo, Milky ve Lol üçgeni arasında taraf tutulamaz bir durum oluştu. This Is England ’90 ile geçmiş sezonlardan geriye kalan sorular cevaplandı ve yarım kalan olaylar sonuca bağlandı genellikle. Dizinin ve filmin en eski meselesi olan Combo ve Milky kavgası da sezon sonunda bir şekilde sonuçlandı evet, ama halen gerçekten sona erip ermediğini bilmiyoruz. Bu da This Is England ’92’yi beklemek için yeterli bir sebep.
This Is England, üç sezon boyunca birkaç kilit sahneyle ritmini hep yükseltmişti ve genelde beklenmedik anlarda gelen bu yüksek tansiyonlu sahneler diziye çok fazla değer kattı. İlk sezonda Lol ve babasının yüzleşmesi, ikinci sezonda Woody ve Milky’nin yüzleşmesi ile Lol’un sezon sonundaki hastane sahneleri dizinin sertleştiği anları oluşturuyordu. Son sezonda yer alan benzer bir sahne ise kalabalık bir masada gerçekleşen yüzleşmelerden oluşuyordu. Fakat bu sahne çok karışık ve yaratması gereken etkiden uzak olunca, Kelly’nin ruh hali ve iç dünyası da bizlere biraz uzak, Milky’nin tepkisiyse neredeyse yumuşak kaldı. Şimdiye kadar çok iyi kotarılan sahnelere bakınca üzülmemek elde değil açıkçası. Neredeyse tek plan çekilen bu sahnenin gittikçe uzaması da maalesef etkisini daha da azalttı. Dört bölümlük bir sezon olunca, her sahnenin değeri ve etkisi daha da artıyor haliyle. Dolayısıyla bu kilit durumdaki masa sahnesinin üzerinde durmakta fayda var.
Bu sezonun en dikkat çekici ögelerinden birisi de müzikti. İngiliz müziğinin yükselişe geçtiği dönemlere denk gelmesi sebebiyle bütün sezon içinde bir Stone Roses fırtınası esti. Bu konudaki atışmalar, sezona tatlı ve bir o kadar da zevkli bir şekilde yer etmiş. Sadece Roses değil; Fleetwood Mac, Blondie ve Billy Idol gibi isimlerin de dizide kendilerine sık sık yer bulması, dönemin ruhunu oldukça güzel yansıtıyor.

Öte yandan, bu son sezon bu zamana kadar olan biten birçok olayın da sonuca bağlanmasına vesile oldu. Bu noktada en önemli soru, yeni bir sezonun gelip gelmeyeceği. Açıklığa ya da çözüme kavuşan olaylara göz attığımızda, gelecek sezonda cevaplanmayı bekleyen soruların artık kalmadığını söyleyebiliriz. Combo ve Milky arasındaki mesele kapandı mı, henüz bilmiyoruz; ancak Combo’yu gördüğümüz son sahneye baktığımızda, olayın da kapandığını söyleyebiliriz tabii. Yeni sezon için elimizde kalan tek malzeme bu. Yeni sezon gelir mi gelmez mi daha bilmiyoruz ama seriyi 2000’lere kadar uzatmaya niyetli bir Jack Thorne’a sahibiz. This Is England ’90’ın senaryosunu da yazan Thorne’un bu ısrarı, belki ayrı bir seriden ziyade dizinin devamını da sağlayabilir. Yaklaşık iki yıldır üçüncü sezonu bekleyenler olarak yeni sezonun haberini bir an önce almak şahane bir haber olur doğrusu.

17 Ekim 2015

Bir Zamanlar: Haftanın Menüsü

Bundan iki yıl önce, ara sıra hazırladığım içeriklerin yayınlandığı ama, hali hazırda pek bir katkımın olmadığı, sahibini ise çok sevdiğim Paslanmaz Kalem'e içimden geldiği gibi ve güzel olduğuna inandığım bir dosya hazırlamıştım. Daha iyisi gelmedi mi bilinmez(!), her hafta yayınlanan bu düzenliği içeriğin sonuncusunu ben yayınlamış oldum. Adına "Haftanın Menüsü" diyorduk. Konusunu ve tarzını hazırlayanın seçtiği bir kitap, bir albüm ve bir film önerisini, kısa ve net cümlelerle birlikte tavsiye ediyorduk kısaca. Tuhaftır ki, aklıma düştükten sonra dosyaya tekrar baktım ve fikrimin -bir nebze bile olsa- hiç değişmediğini farkettim. Bugün yine bu şekilde bir dosya hazırlamam istense, ya aynı konuda ya da çok benzerini hazırlamaya gayret gösterirdim sanıyorum. İki koca yıl içerisinde bu kadar az, hatta hiç değişmemiş olmak ise aklıma soru işaretleri getirmiyor değil. Kendimden bazen endişe ediyorum. Kendimden dışarıya çok kapalı olduğumu farkettiğimde, ürküyorum. Yabancılaşmak, yavaş yavaş içine sürüklendiğim bir bataklığa bir dönüşüyor, diye düşünmeden edemiyorum. Yalnızlığı seviyorum cümleleri kurarken durumun buraya geleceğini hiç tahmin etmemiştim. Ama gelebiliyormuş.

Yabancılaşmak ama çoğunlukla "öteki olmak" üzerine hazırladığım Haftanın Menüsü'nü de tekrar paylaşayım ki, zaten zamanında anlatmak istediğim iç dünyam tekrar sembolik olarak gün yüzüne çıksın.

Öteki Olmak...


Dünya adil bir yer değil. Zaten biliyoruz. İğrenç, rezil bir yer hatta, zor bir yer. Kimisi için daha zor, çok daha zor.  Farklı olana, değişik olana, hatta özel olana çok daha çok.
Farklılıklarımız güzelliğimizdir, ama ölüm fermanımız da olabilir. Toplumdan aykırı olduğumuzda toplum bizi cezalandırabilir. Kimse artık bu toplum! Ahlakımızı, seçimlerimizi, kararlarımızı, varlığımızı sorgular ve isterse kudretli yargısıyla onaylar! Lütfedip onaylamazsa eğer; iter, kakar, “ötekileştirir”… Öcü der, hasta der, ‘yaşamaya hakkı yok’ der, ‘VUR’ der, mübahtır der… İşin bir de “ezilen” tarafı var ama. O da “ne olur bırak ecelimle öleyim” der…
Ben romantik bir insanım ve bu güzel yaz günü böyle bir temayla içinizi karartığım için özür dilerim ama ne yapayım, farklı olmak zor zanaat… Elimden geldiğince anlamaya çalıştım. Aşağıdaki seçki sizi daha iyi bir insan yapmayacak belki, ama belki sizin de anlamanıza, anlıyorsanız pekiştirmenize yardımcı olur umarım.

BUNU OKU:

Jerzy Kosinski – “Boyalı Kuş” (1965)
boyali-kus
Ana fikir? Bir terkedilmişlik, yalnızlık ve yabancılık öyküsüdür. Savaş zamanı, sarışın Avrupa’da kaçak olarak hayatta kalmaya çalışan kara saçlı, kara gözlü bir Yahudi çocuğunun hayatta kalma hikayesidir.
Nedir? Kosinski’nin en bilinen kitaplarından biridir. Acımadan, hunharca saldırır okuyucuya.
Kimdir? Kosinski, Yale ve Princeton Üniversitelerinde Psikoloji üzerine ders verdi. İlk yazılarını mahlas kullanarak 60′larda yazdı. 1979′da senaryosunu yazdığı film BAFTA tarafından “En İyi Senaryo” ödülüne layık görüldü.
Neden Okuyayım? Dünya savaşını bir çocuk gözünden görebilmek için… O çocuğun büyümesine şahit olmak için…
Kimler Sever? Sarsıcı hikayelere dert ortağı olmaktan hoşlananlar ve hikayenin sert darbelerini absorbe edebilecek olanlar.
Yan Etkileri? Vicdani red, anti-militarizm…
Biraz Okusak Hele? “…İnsanlar anlaşamadıklarına göre dilsizliğin bir önemi yoktu. Birbirleriyle takışır, birbirlerinden hoşlanır, öpüşür ya da tepişirdi. Ama herkes yine kendisini düşünürdü…” 

BUNU DİNLE

Napalm Death – Utopia Banished (1992)
napalm-death-utopia-banished
Ana Fikir? Napalm Death rulez!!
Nedir? 92 tarihli enfes Napalm Death albümü. Bence underrated kalmıştır. Grubun kendini tekrar bulduğu, özüne çok sağlam dönüş yaptığı, ‘Napalm Death ne iş yapar’ denildiğinde dinletilebilecek muhteşem kapaklı albüm.
Kimdir? 31 yaşını devirmiş grindcore / death metal tanrıları…
Neden Dinleyeyim? Çünkü bu Napalm Death! Ama yetmez dersen, incelikli sözlerle yazılmış çok iyi bir death metal albümü dinlemek için dinlenmeli derim. Death metal sevmem dersen, bu albüme kulak kabartmamışsın derim.
Kimler Sever? Death metal sevicileri, sözünü sakınmayanlar, anarşi yanlıları…
Yan Etkileri? Grubun diskografisinde bir labirentteymişcesine kaybeder insanı, bir bulaşan bir daha bırakamaz. Kendinizi Fear Emptiness Despair ve daha nicelerini replay’e almış bulursunuz.
Biraz Dinlesek Hele? Buyrun, albümün tamamı:

BUNU İZLE

İki Bacaklı At - Asbe du-pa
samiramakhmalbaf-32
Ana fikir? Tek bir cümleyle, bir çocuğun çocukluğunu kaybedişini resmeder.
Nedir? 2008 yılında San Sebastian Uluslararası Film Festivali’nde “Jüri Özel Ödülü”nü kazanmış naif ve kendi halinde bir film.
Kimdir? Sinemacı bir aileden gelen İranlı yönetmen Samira Makhmalbaf, Cannes Film Festivali’ne katılan en genç yönetmendir. Bir kadın olarak İran’da yaşamanın zorluklarına rağmen, sinema aşkıyla, çalışmalarına ara vermeden devam etmektedir.
Neden İzleyeyim? Yeni bir bakış açısı, yeni bir tavır ve değişik bir deneyim için.
Kimler Sever? Bu filmi sevip her yerde anlatmak mümkün mü, emin değilim. Seri ve hafif yumruklar değil de, kalıcı hasar bırakan kroşeler vurur izleyene.
Yan Etkileri? Çok acaip ve sürreal rüyalara sebebiyet verebilir. Aşırı doz alımında karabasan gözlenmiştir.
Biraz İzlesek Hele?

17 Mayıs 2015

Sahnede Muhteşem Olan Kadınlar

Kötü işlere şahit olmak için çok kısa yaşıyoruz. Bu kısa yaşam içinde ancak güzel anılara ve şahane tecrübelere yer ayırmalıyız bana kalırsa. Geçen hafta en kötü konser deneyimlerimden birini yaşadım.  Kötü ve sıkıcı tecrübeydi. Oldukça pişmanım. Özellikle seçtiğim bir konser için bu cümleleri kullanacağımı hiç düşünmezdim ama maalesef durum bu. O zaman ben de dedim ki, uzun zaman önce tamamlamayı istediğim bu kısa listeyi artık tamamlamanın vakti geldi.

Bugüne kadar hatırı sayılır sayıda performans izlediğimi düşünüyorum. Bunların arasında aklımı alanlar olduğu kadar, tıpkı geçen haftaki gibi hayalkırıklığı yaratanlar da oldu. Ama bunların arasından bazen beklentimi fazlasıyla karşılayan, bazense bana küçük sürprizler yapan isimler oldu. Bunların bazıları da kadındı. Kadın müzisyenlerin sahnede hep çok özel işler ortaya koyduğunu düşündüm. Bunları gözlerimle gördükçe daha da inandım. Biraz kısa olarak da kanlı canlı görüp, gözlerimi alamadığım birkaç kadından bahsetmek istedim. Bir şekilde onlarla yollarınızın kesişme imkanı varsa, kaçırmayın derim.

7.  Elif Çağlar


Öncelikle Elif Çağlar ile başlamak istiyorum. FOURinthePOCKET adı grubu ile bütün kış şehri ısıtan o küçük kadından. Samimi müzik diye bir şey varsa, bunun temsilcisi kesinlikle Elif Çağlar olmalı. Gerçek anlamda samimi bir müzisyen olmak kolay bir iş değil. Mesleğini müzisyen olarak tanımlayanlardan ziyade, kendini müziği ile tanımlayan birisi o. Sahnede enerjisini ve mutluluğunu nefis hissettiriyor. Gülümsemesini görünce mutlu oluyorsunuz. Öylesine hayranım ki kendisine, sabaha kadar övebilirim sanırım. Çok güzel müzik yapan şahane bir müzisyen kendisi.


6.  Selah Sue


Bu minicik kadın da, boyunun iki katını yerin altında saklıyor. Sahneye çıktığında da neyi varsa ortaya koyuyor. Selah Sue'nun sesini şahane kullanması bir yana, eline aldığı gitarıyla da kocaman sahnelerde bile harikalar yaratıyor. Sesiyle birlikte büyüyor ve kocaman oluyor. Sahnede oradan oraya koşturmasa da, bütün alanı doldurmak da hiç sıkıntı çekmiyor. Onu ilk izlediğimde hiçbir beklentim yoktu. Ama ne zaman sahneye çıktı; o tevazuya ve hükmedici ses tav oldum. Sahnede kendine has, eşsiz bir büyüye sahip oluyor.


5.  Tori Amos



Yalnızca mimiklerle yüzlerce insan nasıl hipnotize edilebilir? 
Şimdi bambaşka bir seviyeye geçiyorum. Aşık olduğum kadınlardan. Tori Amos seviyesi akıl almaz bir düzeyde. Bösendorfer'ini soluna, klavyesini de sağına aldıktan sonra bir tabureyi tahta çevirebiliyor. Nasıl olduğunu bir türlü anlamış değilim. Her ne kadar şarkılarını çalarken hatalar yapsa da, fazlasıyla bağımsız takılsa da, hatta bazı şarkılarının hazır altyapısını konserlerinde çalsa da, bu büyü bir bozulmuyor. Gözler kitlenmiş, ağız açık öylece bakakalınıyor. Muhteşem bir kadın ve sahne de neredeyse hiç hareket etmeden dünyaları sallıyor.


4.  Beth Gibbons (Portishead)


Portishead'in lideri, billur sesi ve hükmedici gücü. Ekibin etkileyici hali her kadan müzikal tabanlı olsa da, Gibbon'un sesinin ve performansının da bu müzikal tabana etkisi hiç de az değil. Hatta ekibin müziğini oluşturan temel parçalardan biri o. Sahnede her ne kadar sakin dursa da, aslında içten içe çok yaramaz bir kadın kendisi. Tahrik edici tavırları ve güçlü sözleri ile seyircinin bütün algısıyla hamur gibi oynuyor. Ekipçe sahne performanslarının daha çok müzikal tabana dayanması onları hatasız çalmaya itiyor. Beth Gibbon'un pasif agresif tavrı ise izleyene unutulmaz anlar yaşatıyor.



3.  La Roux


Elektronik pop yapan bu Fransız kadın, bir gece sislerin arasından keskin ve ritmik hareketlerle girdi hayatıma. Fazlasıyla yakındım kendisine ve bakışlarında çok acaip duygular vardı. Bunları yazarken romantik olmaya çalışmıyorum. Oldukça ciddiyim, o da çok ciddiydi, fazlasıyla. Dansı bir yana, ne yaptığını bilen, plana sadık kalan güçlü bir kadındı sahnedeki. O gece ne kadar etkilendiğimi hatırlıyorum da, eşsiz bir deneyimdi.



2. Skin (Skunk Anansie)


Yukardaki fotoğrafı çekmeden hemen önce ve hemen sonra şaşkınlıkla bu kadının neler yaptığını ve neler yapacağını izliyordum. O zaman henüz fazla konser izlemiş biri değildim ama Skin inanılmaz şeyler yapıyordu. İşin sırrı sahnenin bir tarafından diğerine koşması ve tırmanması değildi. Taşıdığı heyecan ve tutkuydu. Şarkıları söylerken hevesi hissediliyordu. Skunk Anansie o zamanlar uzun bir aradan sonra tekrar bir araya gelmişti. Belki de bu onun için itici bir güçtü, bilemiyorum. Ama Skin benim için seyircisine unutulmaz anlar yaşatan ve bunun için her şeyini ortaya koyan muhteşem bir show'woman' olacak her zaman.



1. Jehnny Beth (Savages)


Bu listeyi hazırlamamın asıl sebebine geldik şimdi de. Jehnny Beth denen bu kadın için kelimelerim kifayetsiz ve anlamsız kalıyor. Çünkü bu kadın, ilk andan itibaren agresifçe izleyicisinin dikkatini çekiyor ardından da yerden yere vuruyor. Neredeyse maço diyebileceğim tavrıyla sahneye oldukça farklı bir enerji yüklüyor. Şarkıların temposunu arttırdıkça sesini daha da uzaklara, iliklere kadar duyuruyor. Onu izlerken asıl aklımın uçtuğu kısım ise, konserin ortasında ayağındaki kırmızı topukluları görmemdi. O an fantezi dünyasına transit geçiş yaptım. Dakikalardır yarattıkları atmosferi uçuran bir detaydı benim için. Kesinlikle çok özel bir kadın ve bulduğum her fırsatta sahnesini kovalayacağım.




Bonus: Simone Simons


Kuşkusuz her zaman listemin tepesinde olacak olan muhteşem kadın! Vokal yeteneği bir yana dursun, gruba da birçok şekilde enerji katan çok yetenekli bir kadın kendileri. Epica'yı ilk dinleyenleri genelde o karşılar sıcacık sesiyle. Ardından riffleri duyarsınız ve pek alışık olunmayan bir harmoniyle yürür gider şarkılar. Simone ise, yıllar geçtikçe gruptaki ağırlığını arttırdı. Hem ses perdesinin genişleterek, hem de sahnede bir maestro haline gelerek yaptı bunu. Epica'nın reklam yüzü gibi kullandığı Simone, performans açısından da büyüleyici olmaya başladı. Bütün bu sebepler yüzünden çoraplarıma kadar ıslansam da konserlerinin devam etmesini isteyerek bitene kadar alanda bekledim. Hiç pişman değilim, yine olsa yine yaparım. Çünkü hayat ancak şahane müzisyenler sayesinde çekilebilir oluyor. 


26 Mart 2015

We The Wild


İngiltere'den çıkan gruplara bir yenisini daha ekleyerek We The Wild hakkında bir iki kelime yazmak istiyorum. Ant West ve Casey Roarty adlı ikilinin bir araya gelerek oluşturdukları ekip, Londra çıkışlı. Hipster dilinde alt-pop denilen alternatif-pop tarzında müzik yapıyorlar. Sanırım 2010'ların en fazla ürün çıkarılan tarzı indie rock ve alt-pop oldu. Peki We The Wild'ı bunlardan ayıran özellik nedir?

We The Wild'ın benzer gruplardan çok ayrılan bir yanı aslında yok. Özel bir grup değil. Ama müziklerinde her an patlamaya hazır, dengeli bir ritm ve hemen her moda uygun diyebileceğim bir tını var. West ve Roarty'nin de ikili olarak güzel bir elektrik yakaladığı düşünülünce, kulaklıklar için lezzetli bir alternatif doğmuş oluyor. Fikrimce en güçlü şarkıları 2013'te yayınladıkları iki EP'nin ilki olan Vol. 1'de yer alan Body Electric (Blue).  Grubumuz şimdiye kadar iki EP ve bir single yayınlayarak müziklerini tadımlık kıvamında tuttu. Bu yıl bir LP yayınlamalılar, çoktan geciktiler bile ama neyse artık hala kredileri var.

Çok üretken olmadılarını ama yaptıkları ürünlerin kaliteli olduğunu düşünürsek, bu konuda da iyi bir denge yakaladıklarını söylemek yanlış olmaz. Fakat müziğin en çok tüketildiği bu zamanlarda, bu tüketimin bir ürünü olarak ortaya çıkınca çok daha fazla çaba harcamak gerekiyor. Aksi takdirde Avrupa genelinde düzenlenen irili ufaklı alternatif festivallerin küçük sahnelerinde bir iki sene sahne aldıktan sonra, hemen hemen kimse onların adını bile hatırlamayacak. Burada bahsettiğim büyük bir patlama yapmak değil. Kemik kitle oluşturabilecek kadar yeterli ve karakterli iş yapmak. Gerisi gelecekse bir şekilde gelir. Yaşadığımız dünya böyle malesef.


23 Mart 2015

They Are Pulp!







Uzun bir bekleyiş ve lazer şovunun ardından Jarvis sahneye çıktığında "We are Pulp!" demişti. Konuşmayı ve şov yapmayı çok sevdiği için ilk şarkıya geçmesi biraz uzun sürmüştü tabii. İstanbul'daki ikinci konserlerinin açılışını yaparken bir soru sormuştu herkese ve sadece kendisi yanıtlamıştı: "Do you remember the first time?"
Pulp: A Film About Life, Death and Supermarkets - Pulp: Hayat, Ölüm ve Süpermarketler Üzerine Bir Film'i görmek için salona girdiğimde ışıklar kapandığında kendi kendime "Ben ilk seferimi hatırlıyorum!" diye içimden haykırdım.

Mesele Pulp veya Blur olduğunda benim için gerisi teferruat oluyor. Döneminin iki büyük ama bambaşka kimliklere sahip grubunun yaptığı her işe bayılıyorum. Pulp daha alt tabaka ve dışarka kalmışlığı temsil ederken, Blur tam bir Londra delikanlısı gibidir. Aralarındaki bu fark öyle çok keskin olmasa da baya belli.

Pulp'un bu kurgu-belgeselini özel kılan unsur Sheffield. Grubun evi olan Sheffield, her fırsatta vurguladıkları üzere kendileri için oldukça değerli. Aradan geçen yıllar sonrasında Sheffield'da verdikleri konserin de bir o kadar özel olması sürpriz değil. Sheffield dışına çıktıklarında ürkek ve korkak olduklarını biliyoruz, ama biz onları her yerde koruyoruz. Veda konserlerinin hüznünü bütün konser günü yaşayan Sheffield halkını kayıt altına alıp, belgesele konu etmek isteyen Florian Habicht'in güzel noktalara parmak basarak başta şahane bir fan filmi ortaya çıkarmış. Filmle ilgili fikirlerimi zaten şurda yazmıştım. Bu sefer ise biraz Pulp övmek istedim. 

Pulp deneyimi yaşamış her insan gibi filmin özellikle konser görüntüleri sırasında gülümsemekten ağzım yırtıldı. Grup elemanlarını kendi anılarıyla tanımak, yaptıkları müzik hakkında hissettiklerini dinlemek çok hoş bir deneyim. Özellikle Candida Doyle'un onca yıldan ve şöhretten sonraki ürkek tavırları bile değerli. Pulp genellikle Jarvis'ten ibaret gibi göründüğü için, filmde grubun diğer elemanlarına daha ve hayranlara daha fazla yer ayrılmış. Tabii elbette filmi Jarvis açıyor ve yine Jarvis kapatıyor. Ama filmin en akılda kalan kısımları Sheffield sokaklarında dolaşırken, grubu ilk zamanlarından beridir takip eden azılı fanların röportajları oluşturuyor. Pulp ve müziği hakkındaki yorumları muhteşem. Çok duygusal ama bir o kadar da dominant tavırlarıyla aslında her biri tıpkı Jarvis gibi.


Pulp'ın müziği çok fazla şeyden bahseden, envai çeşit farklılığa sahip olmadı hiçbir zaman. Jarvis'in belli takıntıları etrafında şekillendi genellikle. Müzikal çeşitlilik ise pek kimsenin ulaşamayacağı boyuttadır nazarımda. Zekasını sözleriyle harcarken, müziğiyle en yükseklere çıkardıklarını düşünürüm genelde. Filmde yalnızca Different Class ve This Is Hardcore'a takılıp kalınması her şeyi biraz kısıtlasa da, genel kitleye hitap etmek için böyle bir tercih yapıldığını düşünüyorum. Konserin ilk dakikalarında Common People isteyen insanlarla dolu her taraf.

Bu kısıtlılık başta rahatsız etse de, giderek kendimi filme ve o tatlı hikayelere kaptırmayı yeğledim. Hiç pişman değilim. Şimdiye kadar kendimi kaptırabildiğim ve her türlü anımda dinleyerek eşlik ettiğim birkaç gruptan bir tanesi. Müzik yapmayı şimdilik bıraktılar. 12 yıl önce de bırakmışlardı. O heyecanı hala istedikleri ve özledikleri birçoğunun yüzünde belli. Pulp'ı onlar da çok seviyor. Ve bu ilerisi için bana yeni umutlar veriyor.

2 Ocak 2015

2014'ün En İyi Albümleri

Yılı arkada bırakırken bu yıl dinlediğim ve en sevdiğim albümleri de sıralamayı istedim. Bu listeyi daha büyük bir listenin parçası olsun diye yaptım aslında ama bu yirmi albümlük sıralamanın da burada olması hoş olur diye düşündüm. Güzel işler vardı bu sene, en az sinema kadar zengin. Uzun zamandır beklediğim albümlerden bazılarına kavuştum, bazıları da sürpriz oldu. Bazı işler beklentimden fazla iyiydi, bazılarıysa fazla kötü, bazıları ise sürpriz şekilde baştan çıkarıcı. İşte bu beklentiler ve sürprizler ışığında böyle bir liste yaptım.


     1. Paolo Nutini - Caustic Love

Paolo Nutini’nin üçüncü stüdyo albümü olan Caustic Love yaklaşık 5 yıl aradan sonra geldi ve önceki albümlerine göre müzikal anlamda çok daha ilerlemiş olarak karşımıza çıktı. Önceki iki albümünde de daha çok vokalleriyle öne çıkan Nutini, bu defa geliştirdiği vokalinin yanında şarkılarını oturttuğu müzikal tabanla da öne çıktı. Öne çıktı da çıktı. Sahiden ilk dinlediğim andan itibaren kopamadım, hala bayıla bayıla dinliyorum. Şiddetle tavsiye edilir. Hiç boş şarkısı yok. 




     2. Black Keys - Turn Blue 

Son yılların en yetenekli isimlerinden olan Black Keys, El Camino güzelliğinden sonra Turn Blue ile döndü. İyi ki de dönmüşler. Feverın albümden önce yayınlanan ilk single olarak radyolarda çalmasının ardından diğer şarkıları da çok geçmeden dinleyebildik. Meğer ilk dinlediğim ve sevdiğim parça, albümün en kötü parçasıymış. Uzun ve yüksek beklentiden sonra böyle güzel işler duymak muazzam oluyor. Açılış şarkısı olan Weight of Love daha iyi olamazmış sanırım. 




    3. Rise Against - The Black Market

Buram buram aktivizm kokan Rise Against albümü The Black Market, hem şarkı sözlerinin anlamıyla, hem de müzikalitesiyle şüphesiz yılın en iyilerinden. Bu sorumluluk sahibi şarkıları da birbiriyle uyumlu gitar riffleriyle ve nefis vokallerle besleyince ortaya harika bir iş çıkıyor. Aynı zaman diliminde yaşadığımız için çok şanslı olduğumuz bir ekip kendileri. Müzikal anlamda da her seferinde kendilerini geliştiriyorlar, sadece şarkı sözlerine sığınmıyorlar.




     4. The War On Drugs - Lost In The Dream


Bu yılın sürprizlerinden biri belki de The War on Drugs. Grubun müziğinin melodik gücü son albümleri Lost In The Dream’de tavan yapmış. Daha önce de biraz ortaya atılabilmişken bu defa şahane bir iş çıkarmışlar. Hemen her şarkısı kendi içinde şahane bir ahenge sahipken, albümün genelinde de benzer bir bütünlük var. Ama bu bütünlük sağlanırken öyle tekrara da düşülmemiş, ki bu tarz müzik yaparken en kolay hataya düşülen kısım burası. Dinlerken alıp götürüyor derler ya, aynen öyle işte. İnsanı direkt yakalayan türden bir albüm.




    5. St. Vincent - St. Vincent



St. Vincent da bu yılın özel işlerinden bir tanesi benim için. Tıpkı The War On Drugs gibi yıl içinde çok farklı bir yer yakaladı. 2009’daki ilk albümünden kendini belli etmişti zaten. Pop melodileriyle, indie ritmlerini çok güzel harmanlayarak kendi soundunu oluşturdu. Kendi adını verdiği beşinci stüdyo albümüyle de bunu çok net gösteriyor artık. 



     6. Mastodon - Once More 'Round The Sun



Mastodon'un ilk albümlerinden bugüne kadar müziklerinde büyük gelişme gösterdiklerini düşünüyorum. Bundan 12 yıl önce çok yetenekli bir ekipken, artık kendini çokça geliştirmiş ve son yılların yıldız gruplarından biri olmuş durumdalar. Once More Round The Sun da bunu tescilleyen albüm oldu. 



     7. At The Gates - At War With Reality

İsveçin death metal ekollerinden biri olan At The Gates, bu yılın en şahane albümlerinden birine imza attı. Zaten müziklerinde kullandıkları melodik tınılar onları yeterince özel kılıyorken, At War With Reality’de eteklerindeki taşları dökmüşler demek bence çok doğru olacak. Uzun yıllardır beraber müzik yapan toplulukların hala şaşırtıcı işler yapabilmesi beni çok etkiliyor. Denemekten ve yaratmaktan gocunmayan bu tür ekipleri çok daha fazla seviyorum. At War With Realiy de dinleyeni baştan sona kadar alıp götürüyor...



     8. Foo Fighters - Sonic Highways


Sonic Highways, Foo Fightersın üç yıllık hasreti bitiren yeni albümü olarak bu yıl arz-ı endam etti nihayetinde. Şahsen Wasting Light’dan bir adım geride kaldığını düşünüyorum ama çok güzel şarkılar barındırdığı da bir gerçek. Arada geçiş niteliğinde kullanılabilecek şarkılar olsa da anladık ki, Foo Fighters’ın rutin hali bile yetebiliyormuş.



     9. Pink Floyd - The Endless River


Pink Floyd'dan yeni bir albüm yayınlaması bile muazzam bir olay. Albümün temelini 1993de kaydettikleri Division Bell sırasında kaydedip de yayınlamadıkları şarkılar oluşturuyor. Tabii o zamandan bu zamana müziğin kimliği bir hayli değişti ve her ne kadar Pink Floyd markasını taşısa da, bu albüme grubun klasikleriyle aynı muamelede bulunamayız. Bütün bunlar albümüm yetersiz ya da kötü olduğu anlamına gelmiyor elbette. Zamanının efsanesinden, günümüzde yayınladığı iyi bir albüm demek en doğrusu sanırım.



     10. Damon Albarn - Everyday Robots

Blur'un ve Gorillaz'ın yaratıcısı, zamanımızın rol modellerinden biri olan Damon Albarnın klişe tabirle “içe dönük” diyebileceğimiz, elektronik eksene oturttuğu yaratıcı projesi Everyday Robots, yılın ilk aylarında yayınlandı. Bahar aylarında böyle bir albümü dinlemek gerçekten tuhaf hissettiriyor. Albarn’ın zihninden çıkan bu deneysel melodilerin etkisi ise uzun bir süre geçmiyor. 




     11. Rival Sons - Great Western Valkyrie

Rival Sons, kendine özgü sounduyla son zamanların dikkat çeken isimlerinden. Bu yılın en orijinal ekiplerinden biri demeyi istiyorum hatta. Great Western Valkyrie ile bunun sebebini kesin olarak görmüş bulunduk. Farklılık kattıkları gitar riffleri albümü çok güzel bir yere taşıyor. Her ne kadar Led Zeppelin'e benzetilseler de, ben öyle düşünmüyorum. Benzetmeyi çok seven yazarlar olduğu için olur olmadık isimlere benzetiliyor çoğu ekip. Evet, Royal Sons yer yer benzer tınılarda çalıyor olabilir ama genel olarak müzikleri benzemiyor. Hafif bir retro havası estirse de, yeni bir sound olduğunu kısa sürede farkedip albüme kitlenmek pek olası.




     12. Bruce Springsteen - High Hopes

Patronun son albümü tam bir Springsteen albümü. Eski enerjisinden hiçbir şey kaybetmeyen bu şahane adam her albüm yayınladığında günlerce dinliyorum. Müzikalitesini ve enerjisini çok sevdiğim bir iş ortaya çıkarmış yine. 





     13. Beck - Morning Phase

Beckin müziğinin dinginliği her albümünde farklı bir şekilde karşımıza çıkıyor sanırım. Benzer havadaymış gibi gelse de her albümü kendi içinde harmanlıyor ve müziğinin derinliği de her seferinde artıyor. Bana göre Morning Phase, bu zamana kadar kendisini anlatmaya en çok yaklaştığı albümü. Uzun zamandır kendisinin çalışmalarını dinlerken, bizzat kendisiyle muhtap oluyormuş, onun gelişimini takip ediyormuş izlenimi ediniyorum. Bence bu çok özel bir şey. Beck'in müziğinde çok samimi bir şeyler bulurum hep, hemen her şarkısında, her düetinde beni yakalayan bir yanı olur. Bu yüzden yeri ayrıdır bende.




     14. Sharon van Etten - Are We There


Sharonın Are We There albümü yılın en özgün işlerinden bir tanesi bana kalırsa. Onun özgün ve karakterli şarkılarında özel bir nokta var. Kendini ortaya koyuyor her seferinde. Are We There'de de kendini ve müziğini bilen bir müzisyenin, temelleri sağlam atılmış şarkıları çok olgun bir biçimde nasıl söyleyebileceğini ya da söylemesi gerektiğini görüyoruz.



     15. Leonard Cohen - Popular Problems


Günümüzün en büyük ozanlarından biri olan Leonard Cohenin yeni albümü biraz sürpriz oldu aslında. Belki de kariyerinin son dönemlerinde kimse ondan böyle bir yaratıcılık sergilemesini beklemiyordu. Ama o bizi hala şaşırtmayı başarıyor ve buna yeni melodilerle devam ediyor. Popular Problems da onun ortaya çıkardığı, şimdilik, son harikası. Asla son olmasın...



     16. Sam Smith - In The Lonely Hour

Bu yılın en iyi çıkış yapan isimlerinden biri Sam Smith. Sesini çok iyi kullanmasıyla öne çıkan bu genç adam, şarkılarını da soul ve R&B gibi zor bir çerçevede söylüyor. Çoğu kendi bestesinden oluşan bu ilk albümü de bir o kadar takdiri hakediyor. Geçen yıllarda yer aldığı birkaç düetle adını duyurmuşsa da, kendi besteleriyle öne çıkması bence oldukça değerli. Bu ilk albümü ve kabul etmek gerekir ki, şarkılar arasında bağ bulmakla, aynı şarkıları dinlemek farklı şeyler. Ama Sam Smith ikinci albümüyle bunu kıracak gibi duruyor.






     17. Pharrell Williams - Girl

Geçtiğimiz yıl Daft Punkın kasıp kavurduğu ortama büyük katkı sağlayan Pharrell Williams bu yıl bizzat sahne aldı ve yılın büyük kısmını domine etti. HEm kendisinin, hem de bu albümün kendi türü içerisinde özel bir yere ayrıldığı şüphe götürmüyor. Son yılların dans adamından yılın en öne çıkan albümlerinden birini duymak pek şaşırtıcı değil. Zaten kendisi birçok ismin kariyerini yeniden yapılandırarak çevresine de katkı sağlıyor. Şahane üretkenliğini hemen kaybetmemesi dileğiyle...







     18. La Roux - Trouble In Paradise

La Roux’nun 2009’da yayınladığı ve kendi adını verdiği La Roux albümünden sonra en iyi albümü bu yıl yayınladığı Trouble in Paradise dersem yanlış olmaz. Kendi soundunu oluşturmakta oldukça sağlam bir farklılık yaratan bu kadın sahnesinde ne kadar güçlüyse, bu albümde de aynı öyle.



     19. James - La Petite Mort

Jamesin bu albümü yılın saklı hazinelerinden bir tanesi. Tıpkı Beck ve St. Vincent gibi albümünü kendi içerisinde çok güzel harmanlamış ve bir bütüne oturtmuş. Albümün çok lezzetli şarkılar bulundurduğunu da eklemek gerek. La Petite Mort, tesadüfen rastladığım bir albüm aslında. Bir nevi Sportify'ın hediyesi. Bu yılın kazançların biri olarak görüyorum. Başta albüm kapağı, sonra da şarkılarının ritmi ve düzeni albümü yeterince güzelleştiriyor. James, talihsiz bir isme sahip olsa da sonraki işlerini takip edeceğim.







     20. U2 - Songs of Innocence

    U2'nun bu listede yer alması benim için zor bir karar oldu. İtiraf etmesi daha da güç ama dinledikçe albüm hoşuma gitti. Dünyanın en büyük grubu(!) Songs of Innocence adını verdiği bu albümle birçoğumuzun telefonuna gizlice sızdı. Belki de bu sebepten, mecrubiyetten, dinledikçe kendimi kaptırdım. Ama kendini dinlettiren bir albüm olduğunu inkar edemem. Klasik U2 dokunuşları olsa da, parıltılı bir farklılığı da var sanki. Bu cümleleri kurduğuma hala inanamıyorum. Neyse öyle işte...