Etiketler

günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Aralık 2015

Who Knows, 'Maybeshewill'


Yılın benim için gergin anlarından birindeyim yine. Rutin gerginlikler, her yıl yaşananından. Ama bu defa yalnızım, başka bir yerdeyim, öyle ya da böyle kendi ayaklarımın üstünde duruyorum, kendimi keşfediyorum gün be gün. Ruh halimde bununla paralel olarak değişkenlik gösteriyor. Bundan dört-beş ay önce de böyle miydim mesela? Tam bilmiyorum. Umarım değilimdir. Döndüğümde ailem ve arkadaşlarım bunu söyleyecektir. Belki serzenişle, belki sevinçle. Bunu gelecek gösterecek.

Durumlarla baş etme yöntemlerim de değişiyor gittikçe. Bunu hissedebiliyorum. Temel olarak aynı elbette. Kendi güvenli bölgelerimden şimdiye kadar hiç vazgeçmedim, onlar da beni hiç yarı yolda bırakmadılar. Kendime güvendiğim ender zamanlar oldu; zorluk yaşadığım ve sıkıldığım zamanlar. Sinema ve müzik en önemli kurtarıcım oldu her zaman. 



Bu güne kadar bu kurtarıcının bir ismi yoktu bende, ama son zamanlarda var. God Is An Astronaut'un yeni albümüyle başladı her şey. Onunla ilgili birkaç kelimeyi yeni yılla birlikte yazacağım ama onun vesilesiyle şahane bir ekip keşfettim. Maybeshewill, enstrümanlarını şiir gibi kullanan beş kişiden oluşuyor. Yer yer Toolvari riffleri ve ritmleriyle aklımı aldılar. Ama özellikle He Films The Clouds Pt. 2'yi çok ayrı sevdim. Son birkaç gündür kaç defa dinlediğimi hatırlayamıyorum. Zihnimi alıp götürüyor, gerçekten bulutları seyre dalıyorum beyaz tavanın sıvasına bakarken bile. Birden öfkelendikleri oluyor. Sonra, vicdanları dinleyip tekrar içselleşiyorlar, yumuşuyorlar. Muhteşem bir dengeleri var. Bu yıl çıkardıkları albümleri de aynı övgüleri hakediyor. Özellikle açılış şarkısı In Amber çok derin ve şiirsel bir yapıya sahip. İntrosuyla birlikte aşağıdan dinleyebilirsiniz. Kesinlikle dinlemelisiniz.

Müziğin hep kurtarıcı olması ve mutlu etmesi dileğiyle...

17 Ekim 2015

Bir Zamanlar: Haftanın Menüsü

Bundan iki yıl önce, ara sıra hazırladığım içeriklerin yayınlandığı ama, hali hazırda pek bir katkımın olmadığı, sahibini ise çok sevdiğim Paslanmaz Kalem'e içimden geldiği gibi ve güzel olduğuna inandığım bir dosya hazırlamıştım. Daha iyisi gelmedi mi bilinmez(!), her hafta yayınlanan bu düzenliği içeriğin sonuncusunu ben yayınlamış oldum. Adına "Haftanın Menüsü" diyorduk. Konusunu ve tarzını hazırlayanın seçtiği bir kitap, bir albüm ve bir film önerisini, kısa ve net cümlelerle birlikte tavsiye ediyorduk kısaca. Tuhaftır ki, aklıma düştükten sonra dosyaya tekrar baktım ve fikrimin -bir nebze bile olsa- hiç değişmediğini farkettim. Bugün yine bu şekilde bir dosya hazırlamam istense, ya aynı konuda ya da çok benzerini hazırlamaya gayret gösterirdim sanıyorum. İki koca yıl içerisinde bu kadar az, hatta hiç değişmemiş olmak ise aklıma soru işaretleri getirmiyor değil. Kendimden bazen endişe ediyorum. Kendimden dışarıya çok kapalı olduğumu farkettiğimde, ürküyorum. Yabancılaşmak, yavaş yavaş içine sürüklendiğim bir bataklığa bir dönüşüyor, diye düşünmeden edemiyorum. Yalnızlığı seviyorum cümleleri kurarken durumun buraya geleceğini hiç tahmin etmemiştim. Ama gelebiliyormuş.

Yabancılaşmak ama çoğunlukla "öteki olmak" üzerine hazırladığım Haftanın Menüsü'nü de tekrar paylaşayım ki, zaten zamanında anlatmak istediğim iç dünyam tekrar sembolik olarak gün yüzüne çıksın.

Öteki Olmak...


Dünya adil bir yer değil. Zaten biliyoruz. İğrenç, rezil bir yer hatta, zor bir yer. Kimisi için daha zor, çok daha zor.  Farklı olana, değişik olana, hatta özel olana çok daha çok.
Farklılıklarımız güzelliğimizdir, ama ölüm fermanımız da olabilir. Toplumdan aykırı olduğumuzda toplum bizi cezalandırabilir. Kimse artık bu toplum! Ahlakımızı, seçimlerimizi, kararlarımızı, varlığımızı sorgular ve isterse kudretli yargısıyla onaylar! Lütfedip onaylamazsa eğer; iter, kakar, “ötekileştirir”… Öcü der, hasta der, ‘yaşamaya hakkı yok’ der, ‘VUR’ der, mübahtır der… İşin bir de “ezilen” tarafı var ama. O da “ne olur bırak ecelimle öleyim” der…
Ben romantik bir insanım ve bu güzel yaz günü böyle bir temayla içinizi karartığım için özür dilerim ama ne yapayım, farklı olmak zor zanaat… Elimden geldiğince anlamaya çalıştım. Aşağıdaki seçki sizi daha iyi bir insan yapmayacak belki, ama belki sizin de anlamanıza, anlıyorsanız pekiştirmenize yardımcı olur umarım.

BUNU OKU:

Jerzy Kosinski – “Boyalı Kuş” (1965)
boyali-kus
Ana fikir? Bir terkedilmişlik, yalnızlık ve yabancılık öyküsüdür. Savaş zamanı, sarışın Avrupa’da kaçak olarak hayatta kalmaya çalışan kara saçlı, kara gözlü bir Yahudi çocuğunun hayatta kalma hikayesidir.
Nedir? Kosinski’nin en bilinen kitaplarından biridir. Acımadan, hunharca saldırır okuyucuya.
Kimdir? Kosinski, Yale ve Princeton Üniversitelerinde Psikoloji üzerine ders verdi. İlk yazılarını mahlas kullanarak 60′larda yazdı. 1979′da senaryosunu yazdığı film BAFTA tarafından “En İyi Senaryo” ödülüne layık görüldü.
Neden Okuyayım? Dünya savaşını bir çocuk gözünden görebilmek için… O çocuğun büyümesine şahit olmak için…
Kimler Sever? Sarsıcı hikayelere dert ortağı olmaktan hoşlananlar ve hikayenin sert darbelerini absorbe edebilecek olanlar.
Yan Etkileri? Vicdani red, anti-militarizm…
Biraz Okusak Hele? “…İnsanlar anlaşamadıklarına göre dilsizliğin bir önemi yoktu. Birbirleriyle takışır, birbirlerinden hoşlanır, öpüşür ya da tepişirdi. Ama herkes yine kendisini düşünürdü…” 

BUNU DİNLE

Napalm Death – Utopia Banished (1992)
napalm-death-utopia-banished
Ana Fikir? Napalm Death rulez!!
Nedir? 92 tarihli enfes Napalm Death albümü. Bence underrated kalmıştır. Grubun kendini tekrar bulduğu, özüne çok sağlam dönüş yaptığı, ‘Napalm Death ne iş yapar’ denildiğinde dinletilebilecek muhteşem kapaklı albüm.
Kimdir? 31 yaşını devirmiş grindcore / death metal tanrıları…
Neden Dinleyeyim? Çünkü bu Napalm Death! Ama yetmez dersen, incelikli sözlerle yazılmış çok iyi bir death metal albümü dinlemek için dinlenmeli derim. Death metal sevmem dersen, bu albüme kulak kabartmamışsın derim.
Kimler Sever? Death metal sevicileri, sözünü sakınmayanlar, anarşi yanlıları…
Yan Etkileri? Grubun diskografisinde bir labirentteymişcesine kaybeder insanı, bir bulaşan bir daha bırakamaz. Kendinizi Fear Emptiness Despair ve daha nicelerini replay’e almış bulursunuz.
Biraz Dinlesek Hele? Buyrun, albümün tamamı:

BUNU İZLE

İki Bacaklı At - Asbe du-pa
samiramakhmalbaf-32
Ana fikir? Tek bir cümleyle, bir çocuğun çocukluğunu kaybedişini resmeder.
Nedir? 2008 yılında San Sebastian Uluslararası Film Festivali’nde “Jüri Özel Ödülü”nü kazanmış naif ve kendi halinde bir film.
Kimdir? Sinemacı bir aileden gelen İranlı yönetmen Samira Makhmalbaf, Cannes Film Festivali’ne katılan en genç yönetmendir. Bir kadın olarak İran’da yaşamanın zorluklarına rağmen, sinema aşkıyla, çalışmalarına ara vermeden devam etmektedir.
Neden İzleyeyim? Yeni bir bakış açısı, yeni bir tavır ve değişik bir deneyim için.
Kimler Sever? Bu filmi sevip her yerde anlatmak mümkün mü, emin değilim. Seri ve hafif yumruklar değil de, kalıcı hasar bırakan kroşeler vurur izleyene.
Yan Etkileri? Çok acaip ve sürreal rüyalara sebebiyet verebilir. Aşırı doz alımında karabasan gözlenmiştir.
Biraz İzlesek Hele?

4 Ekim 2015

4 Aylık Boşluk

Planlarıma göre yaz aylarını daha verimli geçirerek, bu sayfayı olabildiğince dinamik tutacaktım. Yazmak ve anlatmak istediğim çok şey vardı. Ama görünen o ki, şimdiye kadar verdiğim en uzun aralardan birini vermişim. Bazı işlere daha çok odaklanmaktan, aynı anda birkaç şeyle birlikte ilgilenmekten olsa gerek bir türlü istediğim özeni gösteremedim. Temmuz ve ağustosta beni mutlu eden ve heyecanlandıran bir çok şey oldu. Ardından şahane bir eylül geçirdim. Aslında, anlaşıldığı üzere, bu dört ay hiç de boş geçmedi.

Bu yıl, başından beri hiç boş geçmedi. Hayallerimi gerçekleştirdiğim bir yıl oldu diyebilirim şimdiye kadar. Ocak ayından bugüne kadar, gelecekte çok özleyeceğim günler geçirdim. Elbette, kendimden hala çok memnun değilim. Yaptıklarım bana yetmiyor, kendi vasatımı aşmayı hep istiyorum ama bunu yapamıyorum bir türlü. Belki de, maksimumum budur onu bilemem. Hal böyle olunca, zaman zaman enerjimi kaybettiğim ve pişmanlıkla karışık hüzün yaşadığım oluyor. İki gün önce böyle bir an yaşadım mesela. Kendimle ilgili en sevmediğim noktalardan bir tanesi, bazı zamanlarda enerjimi ve hevesimi çabuk kaybetmem. Bazı zamanlarda da kendime aşırı güvenmem. Ortasını bulamadım bir türlü, kilit anlarda çok can sıkıcı bir hal alıyor böyle olunca.

Özetle demem o ki, geçen dört ayı kapsayarak anlatacağım pek çok şey var. Bunları geç de olsa yazacağım. Belli hassasiyetler ve düzen olmadan yazmaya da ihtiyacım oluyor. Kendimi çok fazla törpülemek istemiyorum. O zaman ben, ben olmaktan çıkıp; şekil verilmiş bir araca dönüyorum. Olmamak için çabaladığım yegane durum. Bu hafta ya da önümüzdeki hafta aklımda yer eden eksikleri kapatacağım. O zaman bu sayfa yine arada sırada açılıp, okunabilecek bir blog olmaya devam eder.

23 Mart 2015

Giger'ın Sığınağı


Bu dünyada hem edebiyat, hem resim, hem sinema, hem de diğer birçok sanat dalı için önemli olan tek bir insan bulmak oldukça zor. Bu insanlardan birini geçtiğimiz yıl kaybettik. Başta çizimleri ve inanılmaz fikirlerle dolusu zekasıyla tanıdık onu. Sonrasında Alien tasarımları geldi. Ve sonunda bir dünya yıldızı oldu Hans Rudolf "Ruedi" Giger. Zürih'in bağrından kopan bu farklı adamın evi ve hayatı ise bir o kadar acaip.

Bu yıl !f belgesellerinden bir tanesi erotizimle, gotizmi baştan yaratan, modern distopya kavramının kurucu eşsiz insan Giger'ı anlatıyordu. Onun artık titreyen sesini ölümünün üzerinden yaklaşık 9 ay geçtikten sonra duymak tuhaf hissettirdi. Çizimlerinde her daim sert ve dominant olan bir karakteri o şekilde görmek bunun asıl sebebi sanırım.

Giger'ın yaydığı ilhamın ve değiştirdiği fantastik dünyaların haddi hesabı yok. Bu konuda eşsiz. H.R. Giger'ın nasıl varolduğunu, neler yaşadığını ise yer yer kendi ağızından dinlemek de ayrı bir ilham kaynağı. Aslında hepimizin, kısa ya da uzun da olsa, hayatımızın bir döneminde hissettiği dışlanmışlık hissini uzun bir süre yaşayan ama bunun üstüne giderek alanının en değerli yeteneklerinden biri olmayı başaran Giger'ın hayatı başlı başına bir ilham. Tabii İsviçre standartlarını da göz önünde bulundurmak lazım.

Hayatında ne yaşamış olursa olsun, kimlerle yaşamış olursa olsun, çevresindeki insanların ona her daim değer verdikleri bir gerçek. Eski, yeni karısı, dostları, eski menejerleri, herkes. O da bunun karşılığını aynı şekilde veriyor elbette. Üretmekten bir an bile sıkılmayan bu adam geriye çok önemli şeyler bıraktı. Gittiğine üzülmemek elde değil.


They Are Pulp!







Uzun bir bekleyiş ve lazer şovunun ardından Jarvis sahneye çıktığında "We are Pulp!" demişti. Konuşmayı ve şov yapmayı çok sevdiği için ilk şarkıya geçmesi biraz uzun sürmüştü tabii. İstanbul'daki ikinci konserlerinin açılışını yaparken bir soru sormuştu herkese ve sadece kendisi yanıtlamıştı: "Do you remember the first time?"
Pulp: A Film About Life, Death and Supermarkets - Pulp: Hayat, Ölüm ve Süpermarketler Üzerine Bir Film'i görmek için salona girdiğimde ışıklar kapandığında kendi kendime "Ben ilk seferimi hatırlıyorum!" diye içimden haykırdım.

Mesele Pulp veya Blur olduğunda benim için gerisi teferruat oluyor. Döneminin iki büyük ama bambaşka kimliklere sahip grubunun yaptığı her işe bayılıyorum. Pulp daha alt tabaka ve dışarka kalmışlığı temsil ederken, Blur tam bir Londra delikanlısı gibidir. Aralarındaki bu fark öyle çok keskin olmasa da baya belli.

Pulp'un bu kurgu-belgeselini özel kılan unsur Sheffield. Grubun evi olan Sheffield, her fırsatta vurguladıkları üzere kendileri için oldukça değerli. Aradan geçen yıllar sonrasında Sheffield'da verdikleri konserin de bir o kadar özel olması sürpriz değil. Sheffield dışına çıktıklarında ürkek ve korkak olduklarını biliyoruz, ama biz onları her yerde koruyoruz. Veda konserlerinin hüznünü bütün konser günü yaşayan Sheffield halkını kayıt altına alıp, belgesele konu etmek isteyen Florian Habicht'in güzel noktalara parmak basarak başta şahane bir fan filmi ortaya çıkarmış. Filmle ilgili fikirlerimi zaten şurda yazmıştım. Bu sefer ise biraz Pulp övmek istedim. 

Pulp deneyimi yaşamış her insan gibi filmin özellikle konser görüntüleri sırasında gülümsemekten ağzım yırtıldı. Grup elemanlarını kendi anılarıyla tanımak, yaptıkları müzik hakkında hissettiklerini dinlemek çok hoş bir deneyim. Özellikle Candida Doyle'un onca yıldan ve şöhretten sonraki ürkek tavırları bile değerli. Pulp genellikle Jarvis'ten ibaret gibi göründüğü için, filmde grubun diğer elemanlarına daha ve hayranlara daha fazla yer ayrılmış. Tabii elbette filmi Jarvis açıyor ve yine Jarvis kapatıyor. Ama filmin en akılda kalan kısımları Sheffield sokaklarında dolaşırken, grubu ilk zamanlarından beridir takip eden azılı fanların röportajları oluşturuyor. Pulp ve müziği hakkındaki yorumları muhteşem. Çok duygusal ama bir o kadar da dominant tavırlarıyla aslında her biri tıpkı Jarvis gibi.


Pulp'ın müziği çok fazla şeyden bahseden, envai çeşit farklılığa sahip olmadı hiçbir zaman. Jarvis'in belli takıntıları etrafında şekillendi genellikle. Müzikal çeşitlilik ise pek kimsenin ulaşamayacağı boyuttadır nazarımda. Zekasını sözleriyle harcarken, müziğiyle en yükseklere çıkardıklarını düşünürüm genelde. Filmde yalnızca Different Class ve This Is Hardcore'a takılıp kalınması her şeyi biraz kısıtlasa da, genel kitleye hitap etmek için böyle bir tercih yapıldığını düşünüyorum. Konserin ilk dakikalarında Common People isteyen insanlarla dolu her taraf.

Bu kısıtlılık başta rahatsız etse de, giderek kendimi filme ve o tatlı hikayelere kaptırmayı yeğledim. Hiç pişman değilim. Şimdiye kadar kendimi kaptırabildiğim ve her türlü anımda dinleyerek eşlik ettiğim birkaç gruptan bir tanesi. Müzik yapmayı şimdilik bıraktılar. 12 yıl önce de bırakmışlardı. O heyecanı hala istedikleri ve özledikleri birçoğunun yüzünde belli. Pulp'ı onlar da çok seviyor. Ve bu ilerisi için bana yeni umutlar veriyor.

19 Ocak 2015

[Kısa Film] Değişime Ayak Uydur!

İnsanları değiştirmeyi çok severiz. Daha güzel görüneceği için, daha iyi bir insan olacağı için, hep dahalarla kandırmaya çalışırız. Gittikçe kontrolü ele geçirmeyi ve tam olarak istediğimiz gibi birine sahip olmayı isteriz. İnsanoğlunun en derin motivasyon kaynaklarından biri olduğuna inandığım bu kontrol arzusu ve tutkusu modern hayatın da vazgeçilmez sorunsallarından biri olmasının yanı sıra, ayrıca gittikçe normalleşen gündelik bir ihtiyaç olma yolunda ilerliyor. Manipüle ederek iletişim kuran insanların riyakarlıkları bir yana, doğrudan hitap eden ve benliğin özgür iradesine el koymaya kalkan ikinci kişilerin varlığı toplumun büyük bir kısmını oluşturuyor demek pek de yanlış olmaz.

Kontrol etmek çok zor bir işken, değişen bir insanın değişkenliğini kontrol etmek kat ve kat daha zor. İnsanlar değişimleriyle büyük bir döngüyü kırarak çevrelerindeki her durumu ve unsuru bu değişimin içine katarlar. Dünyanın dinamiği bu şekilde işliyor. Doğrudan değişimi tetikleyen ikinci kişi, üçüncü şahıslar, yaşam alanı... Böylesi bir değişimin ardından hiçbir şey eskisi gibi olamaz elbette. Değişime ayak uydurulmalı. Geri kalanları kimse beklemez, onu bırakır kendilerini kurtarırlar. Temel ve basit bir kural var aslında, birden çok varvasyonuyla birlikte: Ayak uyduramayacağın değişimi istemeyeceksin!

-

Londra Film Okulu'ndan bir grup öğrencinin projesi olan bu harikulade fikir, şahane bir prodüksiyonla karşımızda duruyor. İlk bakışta yalnızca iki insanın rol aldığı ve diyalogların pek de ön planda olmadığı bu filmde aslında birçok ufak dokunuş var ki, filmi fazlasıyla yükseltiyor ve başka bir boyuta taşıyor. Filmin planlaması ve tekniği takdire şayan. Hakettiği güzel yorumları fazlasıyla alan He Took His Skin Off For Me, fazlasıyla başarılı bir iş.


3 Ağustos 2014

Hangi Umut, Hangi Yarın?

Mahsur kalınan bir akşam, serin serin esintili. Hapsolmuşluk hissinin iyice zıvanadan çıktığı o sıradan akşamlardan işte. Elinde 'şu an' kalmamışken son bir umut yarını düşünmeye çabalıyorsun. Sonra haberleri duyuyorsun. Senin için hayat yokmuş meğerse. Daha fazla kendine yöneldiğin, daha da kapandığın zamanlar başlayacak yakında. Hayatı kendinde arıyorsun. Nereye gideceksin, ya da kimle gideceksin sahi? Bir kere yok dediler mi, yok olur. Sonuç olarak dünya da bir merkez etrafında dönüyor. Onun dışına savrulmadan ne kadar dayanabileceksin acaba? Tek çaren sıkıca tutunmak. Yeterince sağlam mısın? Seni kim tutacak? Hadi ama doğruyu söyle, seni niye tutsunlar ki? Parmakların kayıp gidene kadar, terli avuç içlerinin seni yarı yolda bırakacağını bile bile, onlara güvenmek zorundasın. 

Senin için hayat yokmuş meğerse... Belki sadece şarkılar...



7 Haziran 2013

Her Yer Taksim, Her Yer Kızılay, Her Yer Gazi, Her Yer Dersim, Her Yer Direniş!

Bu blogu açarken kendime tek bir şekilde söz vermiştim bir nebze. Burada politik bir tek cümle olmayacak diye, burası apolitik olacak diye. Bu halen değişmedi, zira şu günler oldukça siyaset üstü. Siyasetin ve siyasetçinin aklının eremeyeceği coşkunlukta ve birliktelikte. Bu ülkede yaşayan kim varsa, hangi zıt fikirler varsa omuz omuza verdi; sadece daha dürüst ve özgür bir yaşam için.

İlk günden itibaren direnişimiz güçlüydü, bugün de öyle. Şahsen kendimi bu konuda yazmak için pek haklı bulmuyorum. Ama sorumlu hissediyorum. Bunun hakkı en önde zulme ve baskıya karşı göğüs göğüse çarpışan yiğitlerin esasında, ama ben de kendi çapımda birkaç bir şey söylemek istiyorum. Yarın bir gün bu yazı okunursa diye, herhangi bir konuşmada uzun uzun söyleyemediklerim içimde kalmasın diye yazıyorum yalnızca.

İlk önce şunları diyeyim, en başından beri direnişin yanında olanların dahi yaptığı bir hata. Mesele parkın avm yapılmak istenmesi diye anlatılıyor. En başta bu doğru sayılabilirdi, şimdi hiç de öyle değil. Ağaçlar elbette ki çok önemli, ama mesele ağaçların kesilmesi değil; bana sormadan nasıl buna cüret edersin! meselesi. Öyleydi yani. Ta ki polisin ikinci şafak baskınına kadar. Orada işler hepten değişti. Çatışmalar olmadı ama, saldırılara müdafaa oldu. Avm olmadı, Gezi Parkı oldu ve olacak da. Nöbetteyiz, parkımız, meydanımız, şehrimiz ve taleplerimiz için.

Taleplere geldik. Ne şimdi bu talepler? Çok basit şeyler aslında. İlk olarak Gezi Parkı'nın muhafazasının garantisini istiyoruz. Akm'ye yapılması planlanan müdahalelerin iptalini istiyoruz. Sonra halkın şehirlerin meydanlarında özgürce yürüyüş ve gösteri yapabilmesini engelleyen yasağın kalkmasını istiyoruz. Polisin haddini bilmesini ve güç kullanımını ayarlamasını, hatta bana kalırsa pasif olarak müdahalesini, istiyoruz. Gözaltıların sona ermesini ve gözaltındaki direnişçilerin bırakılmasını istiyoruz. Aslına bakarsak, yaşamı istiyoruz!


Her şey polisin müdahelesiyle başladı ve bu duruma geldi. Onlarca şehre yayıldı. Yüzbinlerce insan şuan sokakta hükümetten yaşam hakkı ve özgürlüklerini talep ediyor. Polisin olduğu yerde acı, vandalizm, yaralı, kan ve ölüm var. Polisin olmadığı yerde ise huzur ve birlik var. Gözümüzle görüyoruz bunu. Direnişin doğduğu Taksim'e polis adım atamazken orada festival havası oluşuyor ama Ankara'da, Dersim'de ve Gazi Mahallesi'nde polisin varlığı oradan sürekli dehşet haberlerinin gelmesine sebep oluyor. An itibariyle Gazi Mahallesi'nden ölüm haberi geldiği söyleniyor. Daha iki gün önce Antakya'da Abdullah Can Cömert hayatını kaybetti. Dün bir polis köprüden düşerek hayatını kaybetti. Can kaybediyoruz. Daha rahat yaşamak istediğimiz için hayatlarımızı ortaya koyuyoruz ve bazımız kaybediyor. Hani "bu noktaya nasıl geldi ki?" dersek cevabı bu aslında. Sokaktaki yüzbinler asla dikkate aınmadığı ve yok sayıldığı için bugün bu duruma geldik.

Direniş'te kimler var? LGBT dernekleri, Kürtler, Kemalistler, Devrimci Müslümanlar, Anti-Kapitalist Müslümanlar, TGB, Sendikalar ve kendini bu gruplara ait hissetmeyen binlerce insan... Dilmiş, dinmiş, ırkmış tanımayan görmeyen ve zaten "yeter ki beraber düzgünce yaşayalım" diyen on binlerce insan... Hergün başka bir iddia ve provokasyonla bölünmek isteyen nispeten öfkeli ve birbirini sımsıkı kavramış  on binlerce insan...
Direnişe sahip çıkmaya çalışanlara da, bunu bozmaya çalışanlara da asla izin vermedi bu onbinler...

Bu on binlerce insan 10 gündür süren direnişte kime inanması gererktiğini çok net olarak gördü ayrıca. Yığınla haber kanalımız varken hepsi bihaber oldu durumdan. Meydana inmeyen birisi haber alabilmek için yabancı dil bilmeliydi. Kepazelik! Bu medya baronlarının ikiyüzlü ve alçakça tavrının yanında nispeten küçük haber kanalları ders verdi. Başta halk tv, ulusal kanal, artı 1 ve cem tv en başından beri direnişten haber verdiler. Başka illerde muhabirleri çok az olduğundan ya da olmadığından yayınları İstanbul ve Ankara ile sınırlı kaldı belki ama gösterdikleri duruş muazzamdı. Basının ciğerinin beş para etmediğini, hepsinin dilsiz şeytan olduğunu zaten biliyorduk, onlar üstüne şerbetini döktü. Ama haklarını yemeyelim yayın yapanları da oldu. Başta cnn türk, ardından habertürk direniş yayınları yaptılar. Biraz izlendiğinde koşa koşa polislere yardıma koşmanıza sebep olabileek yayınlardı bunlar. "zavallı polisler çok zulüm görüyor..." haberlerini günde ortalama 5-6 saat yayınladılar. Bir yandan yiğit bulut ve saz arkadaşları ile uğraşırken diğer yandan ortalıkta yalan yanlış bilgi dolaşmasın diye çabaladık, ne kadarını başardık orası tartışılır ama basın denen bok çukurundaki mahluk ayağını biraz olsun denk alır bundan sonra.

Şunu da söylemeden edemeyeceğim. Taksim meydanı ve civarındaki 3g kesintisi işe yaradı şimdiye kadar. Direnişin merkezine giden onbinlerce insan oraya vardığında dünya ile ilişkisi kesiliyor. Akşamı orada geçirenler diğer illerde ve ilçelerde neler olduğunu öğrenemiyorlar.Bu da duyarsızlık gibi görünüyor. Herkesin biraz rahatladığı da bir gerçek ama. Meydanın polisten arındırılması local bir kazanım olduğundan bunun keyfi hakim alanda. Bugüne kadar bu rehavent devam ediyordu, bugünse Gezi sesini Ankara'ya duyuruyor.

Son 3-4 gündür taksim oldukça sakin, adeta karnaval havası var meydanda ve parkta. Fakat 2-3 gün öncesine kadar beşiktaş'ta taş taş üstünde kalmamış, adana, izmir ve ankara'da olaylar hareketlenmişti. Şimdi beşiktaş'ta sakin. Taksim'de bugün bir konser yapılacağı haberi yayıldı ama neyse ki yalanlandı, iptal oldu. Ankara, Dersim, Gazi Mahallesi, Adana hala direnişte. Dün Rize'de korkunç bir olayın eşiğinden dönüldü. Bu direniş hala sağlam ve devam ediyor.

ülkeye yayılmış isyanın haritası

#direngezi #occupygezi # occupystreets #direnankara #direndersim #direngazi #heryertaksimheryerdirenis #heryerkızılayheryerdireniş





















UPDATE: 10 gün daha geçti. Gezi Parkı Direnişi kabuk değiştirdi, gelişti. Halen bir çok ilde aktif olarak devam ediyor. Dünya hala direnişi izliyor. Hem Brezilya'da hem de burada. Mesele orada sadece 20 cent değil, burada da sadece ağaç olmaktan çıkalı çok oldu. Özgürlük, müzakere, talep etme, dikkate alınma ve var olduğumuzu belli etme hareketine dönüştü. Şunu anlatabildik; biza rağmen hiçbir şey yapılamaz!

Özetle neler oldu:
-Gezi Parkı için planlanan inşaat durduruldu ve askıda bekliyor. Tabi birçok defa değişikliğe uğradı. Müze oldu, birkaç mağaza oldu, buz pisti oldu ve son olarak İstanbul'un parkı olarak kaldı.
-Ankara'da Ethem Sarısülük ve İrfan Tuna, İstanbul'da Mehmet Ayvalıtaş, Hatay'da Abdullah Cömert polis şiddeti sebebiyle hayata gözlerini yumdular. İstedikleri sadece seslerini duyurabilmek ve varolduklarını göstermekti. Ama Ethem polisin sıktığı kurşunla, Abdullah polisin bitmeyen öfkesi, dengesizliği ve caniliği sonucu dövülerek, İrfan ve Mehmet de polisin sıktığı gaz ve akıttıkları zehirden etkilenerek öldüler. Yoklar artık. Ethem'in cenazesine dahi müdahele edildi. Naaşı hareket ettirilmedi, ailesinin yüzüne baka baka onlarca gözaltı gerçekleştirildi.
-Polis üç kere şafak baskını yaptı. İlk ikisi olayların başlama sebebini ve insanların sokağa dökülmesini tetikledi. Sonuncusu ise çok sudan bir sebeple gerçekleşti. Sözcüklerden ve fikirlerden korktukları için pankartları indirmek istemişler. Bunun için konuşlandılar, tomalarla ve kocaman biber gazı stoğuyla meydana girdiler ve bir anda, 10 gündür hiçbir şekilde olmayan bir şey oldu. Molotoflu adamlar çıktı piyasaya. Epi topu 10 kişi. Koskoca bir polis ordusu onları yarım saatte etkisiz hale getiremedi. Ellerinde flamaları, telsizleri, bellerinde silahlarıyla; ve istediğinde bir insanı metrelerce sürükleyen TOMA'lar isabet dahi ettiremediler. Günün devamında parka polis girdi yıktı, yağmaladı. Çadırlara bıraktı gaz bombalarını. Revirleri talan etti. İnsanları yaraladı, yaralanların sığındığı otelleri bastı. Kapalı alanları gazla doldurdu. Hepsinden yarım saat önce çocuk atölyeleri kurulmuş bir yer savaş alanı olmuştu. Onlarca gözaltı oldu, yerlerini söylemediler, tutanak tutulmadı, avukatlarla görüşmelere izin vermediler. Resmi olarak hiç gözaltına alınmamışlardı aslında, belgeler doldurulmadı. Ertesi gün meydanı kapattılar.
-Duran Adam geldi. 17 haziran günü Taksim meydanında yüzünü AKM'ye dönmüş duruyordu. Saat 2000'den gece 0200 ye kadar. Yanında bir çantası vardı yalnızca. İçinde su ve bisküvi dolu. Polisler aradı, o kıpırdamadı bile. Onlar umurunda değildi çünkü. Bir saat içinde çevresi doldu, kalabalık arttı. Onlarca insan, yüzlere katlandı. Polis "toplantı" bahanesiyle gözaltına aldı birçoğunu. Ama o gece Ankara'da Ethem'in vurulduğu yerde, Adana'da, İzmir'de, Şişli'de ve Taksim'de herkes durmaya başladı. Hala da duruyorlar. Park nöbeti, hakların ve demokrasinin nöbeti oldu. Şimdi de Ethem'in, İrfan'ın, Abdullah'ın ve Mehmet'in nöbeti... Onlar hep bizimle olacak, artık sonsuzlar. Çünkü fikirlerimizi gözaltına alamazlar...


29 Aralık 2012

[başlık bulamadım...]

Bi'şey yapmalı... Yapmalı yapmalı da, nasıl ve ne şekilde yapmalı? Hedefler, istekler, arzular lar lar lar... Varlar, her birimizin aklının bir köşesinde varlar. Şu gün gelsin yapacağım, şu zaman olsun kaçırmayacağım. Hep kaçar ama...

Şimdi böyle "ah hayat, vah hayat yaktın beni, neyledin beni" moduna girmeyi sevmiyorum ama, arada geliyor, giriyorum. Yalnız kalmaya fazlasıyla vakit bulduğum zamanlarda, bilirsiniz, bir o yana bir bu yana koşuşturuyorum zihnimin içinde. Ne görsem, ne duysam... Sevmiyor değilim aslında böyle içime kapanıp, orada biraz kaybolmayı. Bu yüzden aşırıya kaçtığım ve kendimi soyutladığım da çok oluyor. Varsın olsun... Kendim için yaşamıyor muyum zaten? Kendim için, kendi zihnimden daha uygun nereyi bulabilirim ki? Murphy gibi sallanan bir sandalyem yok belki ama kendi zihnimde kullanışlı bir köprüye sahibim.

Kendine vakit ayırmak böyle olmalı bana kalırsa. Bana kalırsa zaten, daha neler neler olmalı ama şimdi yeri değil. Kendime vakit ayırırken genelde sokaklarda volta atarım. Kahvesini sevdiğim cafelerde yapayalnız kitap okurum. Sahaf turlamak en güzeli oluyor veya güzel bir salonda beni içine çeken bir filmi izlemek. Tabi imkan ve şeraitler ölçüsünde. Yer ve zaman kavramı büyük mesele. Bazen koparılmış hissediyorum. Beni şekillendiren, düşündüren ve yoğuran unsurlardan koparılmış gibi. Kim kopardı? diye sorunca da cevabım çok can sıkıcı oluyor. Ben. Her ne kadar dış etkenler olsa da kişi bulunduğu konumun, durumun sorumluluğunu üstlenmeli ve buna katlanmalıdır. Erdem ve ahlak bunu gerektirmez mi? Kendi sorularıma verdiğim cevaplar sonucundan biraz kendime ihanet etmişim gibi düşünüyorum. Sonra bir soru daha geliyor aklıma. Kendim için kendime ihanet ederek neyin/kimin çıkarına hizmet etmiş ya da ne/kim için ihanet etmiş oluyorum? Kendime ve kendim için. Bir hata olduğu kesin. Fakat tek değişkenli, çok işlemli bir denklemde değişkenden başka bir eleman için işlem yapılamaz. Yani ihanete uğrayanda, ihanet edende ben oluyorum bu durumda.

Fırsatlar, amaçlar, tutkular dedim nerelere geldim. Aslında bakınca aynı yerdeyim diyebilirim. Fırsatı da, imkanı da, durumu da, yani basitçe yaşamımı da şekillendiren ben olmalıyım. Çabalayınca olmamam için bir sebep de yok, aksine olmam gerekiyor. Teoride. Mevzu pratiğe dayanınca çirkinleşiyor hep.

Zaman nedir ki? Zaman bulunmaz, yaratılır. Günde 4 saat uyuyarak her türlü iş için rahatça vakit ayrılabilir. Burada da öncelikler devreye giriyor. İşleri sıraya koymak gerekiyor. Daha sonra da bu işleri en ideal şekilde gerçekleştirmek gerekiyor. Dünya ideal değilse ben neden olayım? Yaşamak da gerekiyor. Gerekiyor da gerekiyor. Hep bir gereklilik, hep bir zorunluluk. Bi'şey yapmalı...

4 Eylül 2012

Rüştü ispatlandı


The V ikinci albümüyle geldi dün. İlk albümleriyle dünyamı sarstılar, kulaklarımı zincirlediler, beni kendilerine tutsak ettiler. Baya baya taktım kafayı yani. O yüzden ilk albümden sonra onlardan çok fazla şey bekliyordum, soru üzerine*...

27 Ağustos 2012

Aylardan bir Eylül...

Ne kaldı ki şunun şurasında sonbaharın ürpertici rüzgarının esmesine, güneşin içindeki serinliği hissetmemize, salaş salaş giyinmemize, sararıp dökülmüş yaprakların romantizmini yaşamamıza... Çok kalmadı neyse ki...

Yazın bitmesine hiç mi hiç üzülmüyorum. Bir tane sonbahar beş tane yazdan güzeldir bence. Bu seneki tatilim de yazla kısıtlanmadığı için iyice bezdim yazdan. Hep söylüyorum, benim için yazlar fani, sonbahar kış bakidir.

Eski tempoma kavuşacak olmak da sevindiriyor bir yandan. Uzun mu uzun tatilimin bittiğini de seviniyorum ucundan. Hemen her şeye vakit ayırabildim, her şeye. Huzurluyum. Hala yapmak istediklerim var tabi. Mesela, Cervantes Enstitüsüne neden yazılmadım ki, diye kendime hala soruyorum. Araya sıkıştırırım artık bir zaman.

Eylül'de de çok güzel insanlar geliyor çirkin İstanbul'umuza. Kendileri için hazırım.Sakin geçirdiğim koca bir aydan sonra çok iyi gelecek. İki hafta sonra Stevie Wonder ağbimizi izleyeceğim. Santralistanbul'un talan edilmesiyle küçükçiftlik'e kaldık kala kala. Koca şehirde açıkhava konseri için başka mekan bırakmadılar zaten. Sonra ki haftada 2009'da ki iki konserini birden kaçırdığım için kendime madalya takılmasını önerdiğim, bence dünyada yaşayan en büyük ozan Leonard Cohen var. Bilet fiyatları her ne kadar pahalı olsa da yerim hazır. Ülker Arena'yı tanıdığım için rahat edeceğimi düşünüyorum. Etmezsem de önlere doğru slalom yapmak suretiyle kayabilirim. Zaten bu yaz Cohen ile içli dışlı olduk. Quebec'e gittik, Ottawa'yı gezdik, Kateri'yi tanıdım ve aşklarına şahit oldum, Edith'i hayal ettim, F. ile empati kurmayı denedim... Cohen gibi düşünmeye çabaladım... Eşsiz nefesini hissedince, buruşuk tenini görünce, o bütün salonu tek bedende birleştirdiğinde arş'a yükseleceğim ama sert düşmeyeceğimi biliyorum. Daha ben onu sindiremeden Beirut gelecek bir de, ama yine küçükçifltik'e. Bir türlü sevemedim orayı ben. Her defasında yine söylüyorum, bence kötü bir konser mekanı orası. Ama şu sıralar konserlere özel değişik düzenler kuruyorlar. Belki bu lafımı yedirirler bana...

Bu yaz can attığım güzel konserleri de kaçırdım hep. Charlotte Gainsbourg ve Feist'i belki çok daha güzel atmosferlerde izleme imkanı bulurum ama Tom Jones avuçlarım arasından kayıp gitti. Biletlere para yetiştirmek imkansız çünkü. Birini elde ederken diğerini kaçırıyorum, ister istemez. Bir de biletix'in rezaletleriyle uğraşıyoruz. Öyle ya da böyle bu yaz da bitti, bitiyor.

Bundan sonra her yaz, bir ayağımı festivallere atmak ve bir daha hiç çekmemek istiyorum. Bu yıldan başlayarak, bütün yıl boyunca bunun için çalışacağım neredeyse...

18 Haziran 2012

Romantik

Romantizm hakkında gereksiz yere birkaç kelime etmek istiyorum bu aralar. Aslında uzun zamandır kafamın bir köşesinde var bu düşünce, hatta ilk aklıma geldiğinde sanki daha geniş düşünmüşüm gibi geliyor şimdi.

Yazacağım dedim ama çok fazla şey bilmem romantizm hakkında. Öyle güllerden, şiirlerden, plajdaki gitarlardan ibaret değildir gibi geliyor. Gerçi şiir bile şiirden ibaret değildir, ama o başka mevzu. Romantizmin tam olarak ne olduğu konusunda gerçekten bir şey bilmiyorum. İnternetin her yerini işgal eden, karanlık temalı fotoğraflarda ki sarmış dolaş çiftlerde romantik değildir herhalde. Onlar olsa olsa aşık olur. Ama romantizm de başka bir şey var.

Bir kere başlı başına bir akımdan söz ediyorum. Hatta bir uzmanlık alanına sığmayan bir akımdan. Nasıl bu kadar basit olur ki? İçinde derin, mistik bir şeyler saklıyor gibi geliyor bana her seferinde. Ne saklıyor, neyi saklıyor, orasını bilmem. Ha, ben neyi bilirim; efkar. Efkarı iyi bilirim bence. Yani bu alandaki bir durumdan bahsedeceksem "biliyorum" diyebileceğim sadece efkar vardır herhalde. Tuhaf şey... Sanki bir sis bulutu gibi...

"Çok düşünen adamın içi sıkılır" gibi bir zırvadan bahsetmeyeceğim. Efkar biraz hissizlik durumu bence, romantizmin aksine. Hayyam'ın şarabı, Nazım'ın vatanı varmış; ona ilham veren, amaç veren ve uğruna yazacak bir şeyler veren. Efkar, bunların hiçbiri demek, varsa da yoklar demek. Öyle tuhaf bir şey işte. Hayatı engelleyen ve hayatın doğasına aykırı bir durum aslında. Dünyadayken arafta hissetmek doğanın kanunlarına aykırı olmalı.

Farkettim ki hala konuya giremedim, lafı dolandırıp duruyorum sadece. Yüzeyde geziniyorum. Romantizm diyordum, aslında sadece çabalıyordum. Ama şunu söyleyebilirim mesela; romantizmin temeli denilebilecek olan "kuralsızlık" kuralını hiçbir yerde görmüyorum ben. Benim kuralsızlık sınırım da çok acaip düzeylerde olmadığına göre ortada yaşanan bir yalan var sanki. Ama bilemiyorum tabi. Dedim ya bu benim alanım dışında. Ben daha çok sis perdesi içinde, pek bir şey hissedemeden yaşıyorum. Her zaman değil tabi, benimde duygularım var. Sadece "uğruna" diyebileceğim bir şeyim yok. Evet, şey. Yok. O zaman elimde sisten başka bir şey kalmıyor. Şey, kalmıyor.

Kanunsuzluk, romantizm... Bu bağlamda kanaatimce en romantik sahne ya da onlardan bir tanesi budur... Azcık klişede olsa bence böyle.

14 Mart 2012

Hayat devam ediyor

Bu aralar en çok bir yazıya başlarken kasılıyorum. Belki de yazacak sabit bir konum olmadığı için kasılıyorum. Bazen hafif bir titreme alıyor beni, irkiliyorum. Tuhaf hissettiriyor bu durum. Ama yazmayı da özledim. En azından iki satır karalarım.

Başımın üstünde tekrar latin rüzgarı esmeye başladı. İlk dersimizi geçen hafta aldık. Kendimi dansçı gibi hissetmeye başladım artık. Tabi aynalı odada olsaydık ve kendimi izleseydim hiç böyle düşünmeyecektim. Görüntünün hiç de estetik olmadığından eminim. Yine de çok keyifli geçiyor. Eğitmenlerimiz değişti. Geçen kurdan pek fazla kişi yok, yani herkes temelde yeni tanışıyor. O yüzden devam ettikçe daha da eğleneceğiz. Şen şakrak, güle güle dans ediyoruz. Geçen kurdan bu yana iki aydan fazla zaman oldu. Bende, tescilli bir tembel olarak, hiç pratik yapmadım tabi. Pratik yapmayınca ne olur? Adımları unutursun. Bende çoktan unuttuğumu düşünüyordum, ta ki müziği duyana kadar. Tabi biraz komplike figürler olunca unuttuğum belli oluyor. Çünkü tam orta yerinde duruyorum ya da çok ters bir adım atıyorum. Ama buna rağmen hala pratik yapmıyorum. İlerde bir gün yaparım belki. İki saatin sonunda ne kadar yorulduğumu unutmuştum, onu iyi hatırladım.

Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşımdan teklif geldi. Evet, ciddi ciddi teklif geldi. Okullarında bir sinema dergisi hazırlamak istiyorlarmış ama yazar eksikleri varmış. Bana söylediğinde önce şaşırdım ama çok memnun oldum. Sinema hakkında ki fikirlerimi hep kişisel düşünürdüm ben. Haftasonu ekibin kalanıyla tanıştık ve konuları paylaştık. İşin içine dahil olduğum için çok memnun oldum. Yazıyı da bir iki haftaya hazırlamayı istiyorum.

İstanbul'umun güzel film festivalini programı da açıklandı. Filmleri zar zor seçebildim ve elediğime üzüldüm yığınla film var hala. Saat ve mekan sorunları yüzünden.

8 filmlik bir liste yaptım ve onları iki haftaya yayan programımı da hazırladım. Hepsini de sabırsızlıkla bekliyorum. Geçen yılın acısını da çok az da çıkarırım belki. Enstantane gelişen her boşluğumda bir filme daha bilet alacağım.


29 Şubat 2012

Ortada kocaman bir delik var

Hayat, evde oturup günleri teker teker ve hunharca harcanamayacak kadar değerli, ama bir o kadar da sıkıcı aslında. O zaman hem biraz eğlence, hem de "ooh be! iyi ki de yapmışım." demek için küçük gezilerden daha güzeli yoktur herhalde.

Bu haftasonu aynı bu sebeplerden ötürü kısaca Edirne'ye gittim, geldim. Orada okuyan güzel bir dostumu ziyarete gittim aslında. Her şey çok ani oldu ama. Hafta başında normal normal konuşuyorduk. Cuma akşamı Hayko'nun konseri varmış, ona gideceklermiş. "Ben de geleyim" dedim, ama derken ciddi değildim. "Gel" dedi. İyi, peki derken ertesi gün haber verdi. "Geliyorsan, yatağın hazır." dedi. "Yerde yatmayacaksam neden gelmeyeyim o zaman." dedim. Perşembe günü gidiş-dönüş biletimi aldım. Konser için gitmedim tabi ki, o işin bahanesi sadece ama güzel bahane.

Otobüs yolculuklarında hiç şansım tutmuyor benim. Mutlaka en insan dışı yaratık, en iğrenç huylu tipler önüme ya da yanıma oturuyor. Yazısız bir kanun da olabilir aslında bu, muhtemel. Giderken çok yakınımda değildi bu tip ama yanımda olsaydı o yolculuk bitmezdi zaten. Son günlerde yeni bir kitaba başladım ama başlamanın ötesine geçip uzun uzun, huzurla okuyamadım bir türlü. Hazır iki, iki buçuk saat yoldayım rahat rahat, yaya yaya okurum çok da güzel olur diyordum. Ama iki koltuk uzağımda, mağaradan yeni çıkmış bir cromagnon kadar toplumdan uzak kalmış insan müsvettesi izlediği filmi bütün otobüse dinletti. Normal insanların kulaklık olarak kullandığı aleti o hoperlör olarak kullandı. Benim sayısız uyarımdan sonra muavin gelip arkadan yükselen şikayetleri söyleyince biraz olsun kıstı. Böyle anlatınca büyütülecek bir mesele gibi durmuyor tabi ama sahiden çok sinir bozucuydu.

Edirne'ye gidince ilk durak, bence yapılması farz olan, Meriç kıyısı idi ve orada çay içmek. Tunca'yı ve Meriç'i sırasıyla geçip tavşan kanı çaylarımızı yudumladık. Edirne'ye ilk defa gittim. Bazı rivayetlere göre, sanırım yürümeye yeni başladığım zamanlarda, ailecek gitmişiz. Onu saymıyorum tabi. Bu ilk seferimdi ve ilk izlenimlerime göre yaşanılası ve oldukça güzel bir şehir. Şahsen hiç böyle beklemiyordum. Çaylarımızı içtiten sonra karnımızı doyurmak için tabii ki Edirne'nin güzeller güzeli ciğerinden yemeğe gittik. Kendisine taparım! Dünyalar güzeli! Biz yemekleri yerken lokantanın komisi benim yerli olmadığımı şıp diye anladı. Başladık muhabbete. Ciğeri anlatmaya başladı. Bunun sırrı teerbiyesinde, dedi, eer usta yapamaz dabi. Dediği kadar vardı ama. Hesabı ödedik. Yanıma aldığım iki parça eşyayı bırakmak için odaya döndük.

Konser mekanına kapı açılıştan yarım saat sonra gittik. Tekno kılapta izlenilen Ayko konseri farklı bir deneyim sayılabilir bence. Çünkü konser öncesi ısınma turunu lazer efektleriyle ve sonuna doğru çalan damar parçalarla yaptık. Sanıyorum Dj, şakayla karışık söylenen "Hayko aslında arabesk söylüyo oolum" lafını ciddiye almış olacak ki böyle bir tavır takındı. Gece yarısına bir saat kala konserimiz başladı.

Gecenin en acaip kısmı da konserle beraber geldi. Hayko henüz giriş yapmış, gaz şarkılarını çalmaya yeni başlamıştı ki birkaç adam kalabalığı yarmaya başladı. Seyirci platformunun ortası tamamen boşalınca oranın aşağı doğru eğildiğini hatta çöktüğünü gördük. Tam ortasında bir insanın rahatça düşebileceği bir delik vardı. Meğer platformun altı boşmuş ve çökmüş! Mekan çalışanlarından biri dışında sakatlanan görmedim ama eğer varsa da hiç şaşırmam. Bunun dışında konser gayet güzeldi. Klasik lazer şovu ve berbat ses sistemine karşın eski yeni parçaları söyledi. Haziran'a kadar Türkiye turnesinde olacakmış, sonrasında değişim...

Odaya dönünce ne kadar yorgun olduğumu çok daha iyi anladım. Geceyi de çok uzatmadık. Herkes yatağına... Sabah olunca kahvaltının ardından kuzenime de uğradım. Son durağımdı orası. Akşama İstanbul dönmek zorunda olduğumdan 15:00'da otogar bekleyen otobüsümde yerimi aldım. Dönüş yolunda huzur bulmam mümkün mü! Tam önümde sesinin tonunu ayarlayamayan bir teyze ve arkamda da midesi bozulmuş küçük bir kız oturuyordu. Teyzeyi ilk uyarışımda tepki vermemesi beşinci, altıncı uyarımı yaparsam ne ol(may)acağını anlattı bana. Tatlı bir haftasonu oldu. En kısa zamanda tekrarlamayı bütün kalbimle arzuluyorum.

19 Şubat 2012

Ben (blog) yazarım

Son birkaç gündür takip ettiğim bir tartışma var. Mesele salı gecesi başladı. Bana kalırsa güzel de oldu, farkındalık yarattı bir noktada. 

Salı gecesi Okan Bayülgen Muhallebi Kralı'nda kadın bloggerları ağırladı. Yıllardır bloglarıyla uğraşan ve gayet ciddi sayıda insanın okuduğu kadınlardı bunlar. Ama çok izlenen bir televizyon programına çıkmanın etkisi midir bilmem ama çok burnu havada takılıyorlardı. Bu ablalar daha çok moda ve yemek blogu yazıyorlar. Ama programda yanlış yaptılar ve bu yolla kazandıkları paralardan ve sponsorlarından bahsettiler. Olay burada "Error!" vermeye başladı tabi. Oraya yeni albümünü anlatıp giden aptal sarışın popçulardan pek farkları kalmadı. Hepsi hakkında söylemiyorum ama, bir kısmı. Altı kişilerdi o masada ve 3-4 tanesi bu kafadaydı. Çoğunlukla onlar konuştu.

Herkesin blog açmak için sebepleri var. Bu konuda güzel bir yazı var burada. Çok güzel özetlemiş. Kendimizi kandırmaya gerek yok. 

O gece sorun para meselesinde, aslında konudan bu kadar çok bahsedilmesindeydi. Çünkü bloglarıyla para kazanan sürüyle blogger var, sadece bunun için kurulmuş networkler de var. Ama canlı yayında sanki büyük bir iş yapıyormuş gibi konuşarak ne elde edilir ki? Çok büyük bir iş yapmıyorlar. Moda ve yemek blogları okunması en yüksek ihtimalli sayfalar. Çünkü istemesen de yemek yiyeceksin ve dışarı çıkarken giyineceksin. Şayet ben sabahları Tülin Şahin'i dinlemektense blogları gezmeyi yeğlerim. Bu konuda çok usta bloggerlar da var ama o gece o programda yoklardı. Ben o gece o programda kendini internet girişimcisi ve fark yarattığı sanan birkaç kadın gördüm. İşin özünde şanslı birkaç kadından farkları yok.

Devletşah da o akşam oradaydı. Bu konuşmalardan da uzak kaldı. Onunla tanışmıştım ve ayak üstü güzelce sohbet etmiştim. Dünya tatlısı bir insan ki o masada da diğerlerinden ayrıldı zaten. Bu meselelere girmedi.

Bugün Erol Köse'de olaya el attı ve çok açıklayıcı oldu. "Türkiyede blogun varsa yazar, canonun varsa fotoğrafçı, zengin kocan varsa kesin modacısındır..." dedi. Özetle durum bu. "Yazarım ben, blogum var." tavrı takınanlar da var bu memlekette. 

Bu tür tripler her yerde var. Blog yazmak acaip veya cool bir şey değil ki. Herkes açsın ve yazsın. Böyle antipatik olmaya ne lüzum var? Sonuçta bu bir iş değil, bloggerlarda girişimci değil. Bu sadece bir hobi, en azından benim için.

19 Ocak 2012

Bilinçaltı

Gecem, uykum ve sabahım aynen bu sırayla mahvoldu tabiri caiz ise. Çünkü bilinçaltı pis bir şey. Karşıma iğrenç rüyalar olarak çıkıyor her zaman. Bir değil, iki değil... Bir türlü rahat vermedi ki, şöyle güzelce uyuyayım, sabaha huzurla kalkayım.

Yaklaşık 2 haftadır yarın gireceğim sınava çalışıyorum. Bu hafta sadece dün evden çıktım. Yalnızlığıma da alışmışım, yemek yerken karşımda başka bir insan görünce kibar olmam gerektiğini hatırladım aniden ve toparlandım. Yoksa çok hoş olmayan şeyler yaşanabilirdi. 

Ama kafayı sınava nasıl taktıysam artık, ilkokulda ilk matematik sınavıma giriyormuşum gibi, sınav rüyama girdi. 

Aradan bir hafta geçmiş, sonuçlar açıklanmış. Bütün sınıf okuldayız. Sınıftan biri yanıma geldi -adını söylemek istemiyorum- ve aynen şu diyalog yaşanıyor aramızda:

+Tolga, sonuçlar açıklanmış gördün mü?
-Yoo, bakmadım daha, bakarım birazdan.
+Hmm, peki.
-Sen gördün mü? Nasıl peki senin ki?
+Beklediğimden iyi. 67 almışım.
-Aaa, çok güzel. Bende öyle bir şey alsam keşke, güzel olur.
+Yaa...
-Ne?
+Seninkine de baktım. 57 almışsın. Bütün sınıf geçmişiz, sen hariç.
-Hadi ya... Olsun... Napalım... 

Kaldımsa da böyle söylenmez ki, irkilerek uyandım birden. Saat sabah 5:00. Gözlerim acıyor zaten, açamıyorum. Uzun zamandır böyle hissettiğimi hatırlamıyorum. Ama asıl anlamadığım neden bu kadar büyüttüm? Olan uykuma oldu. Bu konuyu da fazla uzatmanın anlamı yok aslında, biraz daha çalışırım olur biter.

Asıl sapıklık, nefret suçudur...

O değilde, Zenne'yi o kadar zamandır bekledim bekledim, geçen cuma vizyona girdi ama hala izleyemedim. Haftasonu da olmayacak büyük ihtimalle, yani pazartesiye kaldı. Yorumları okudukça iştahım kabarıyor. "Sapıklık" diyende, "mutlaka git gör" diyende heyecanımı artırıyor. Zenne, bir kültürdür, çok eskilerden gelen bir kültür. Filmin gerçek bir hikayeden yola çıkıyor olması daha da etkileyici ve merak uyandırıcı kılıyor. İzledikten sonra söyleyeceğim çok fazla şey olacak, bundan eminim.

Bugün 19 Ocak. Bugünün başka bir manası var.
Sahi, 19 Ocak'ta ne olmuştu!

12 Ocak 2012

Plansız Tatil

Tatil başlangıçları güzeldir, kıymetlidir. Haftaların, ayların yorgunluğunu söküp atacağım, diye deli gibi sevinçle dolar insanın içi. Ama tatil ne kadar uzun olursa olsun, planlanan aktivitelere, buluşmalara hiç zaman yetmez. Ben genelde o tatile sığamam. Söz verip ekmek zorunda kaldığım çok insan olmuştur, malesef olacak da. Bunun nedenini çözemedim, sanırım bu sorunu yaşayan çok insan yokmuş. Bu bana tanrıdan bir hediyedir belki.

Benimde planlarım var tabi. Umarım bu sefer sıkıntısız atlatacağım bu tatili. Kendime hiç güvenmiyorum ama çabalayacağım. Bu şansın dönmesi lazım artık.

Bir de çok dengesiz oluyor. Bir tatilde kendime bolca iş yaratıp, sağda solda geziyorsam, diğerinde bol bol hatta her gün evde aylak aylak, malak gibi yatıyorum. Aslında her şeyden biraz lazım. Bir gün uzun uzadıya yatıp, ertesi gün bol bol gezmek lazım. Ama her zaman bu dengeyi sağlamak zor oluyor, dediğim gibi. Ama önümüzde ki günler ne gösterecek bilinmez. Zaten önümüzdeki hafta kafam kitaplardan kalkmayacak gibi gözüküyor. Bir sınav var ki, yakamdan tuttu beni uçuruma götürüyor. Ama derin değil uçurum, çok acıtmaz yani. Bir hafta var önümde içim dışım ingilizce olacak. Bir yere kadar keyifli ama çok geçmeden nefes almak güçleşiyor, boğmaya başlıyor. Yarın Zenne vizyona giriyor, biraz olsun ara veririm bu vesileyle.

Acaip merak ettim zaten. Altın Portakal'dan bu yana yat kalk Zenne'yi bekliyorum. Fragmanları heyecanımı artırmaktan başka bir işe yaramadı. Galada, ön gösterimde ve basın gösteriminden yorumlar okudukça daha da merak ediyorum. Yarın şöyle erken seanslardan birine girsem diyorum. Filmdeki ingilizce diyaloglarda listening olur, ne güzel. Hem cesur, hem de etkileyici... Çabucak geçse şu bir gün.

Dün de G-Mall'a gittim. Nar'ı izlemek için. Fırtınalı İstanbul havasında bu özveriyi gösterdiğim için kendimle gurur duyuyorum. Gittiğime hiç pişman değilim. Sonuna kadar değdi. Saati beklerken oradaki minyatür D&R'da vakit geçireyim dedim. Çağırdı herhalde, önümde birden Trainspotting'i gördüm. Sardım, sarmaladım, göğsüme bastım hemen! Söylemek her seferinde tuhaf geliyor ama, Porno'yu da bulurum umarım. Pek sanmıyorum ama, zaten hiçbir yerde de görmedim. Pandora'ya bakmadım ama henüz. Çok uzun zaman oldu oraya gitmeyeli. Havasını özledim. Kitapçı havası farklı oluyor, değişik kokuyor sahiden. Sayfaların kokuları havaya karışmış, sadece topuk ve yaprak sesleri duyarak belki bir şarkı mırıldanarak saatlerce kitaplarla bakışabildiğin, hatta açıp koklayabildiğin şahane yerler. Boş vaktim olsun, birini bekliyorsam örneğin, hemen bir kitapçıya atarım kendimi. Bana uygun kitap yoksa müzik vardır. Kimse edebiyat ve müziği birbirinden ayıramaz. Cesaret dahi edemez. İnsanlık suçu olur bu! Tabi tüm sanat dalları için geçerli bu, ki her zaman söylüyorum. Perdede ki görüntüleri izlerken fondaki müzik kilitler sizi her zaman, ama iyi seçilmeli yoksa görüntüleri bile silebilir zihninizden.

Dün Nar'ı izledim mesela. Soundtrack'ler o kadar muazzamdı ki ilk sahneden koltuğa kilitledi beni. Salonda sadece beş kişi olunca aramızda konuştuk, anlaştık ve filmi aralıksız izlemeye karar verdik. Bir buçuk saate yakın sürdü ve bittiğine üzüldüm. Sahiden üzüldüm. Çok başarılıydı. Ümit Ünal bütün filmlerini aynı tarzda yapıyormuş. Ben ilk defa izledim. Kendime biraz kızdım aslında bu yüzden. Çünkü özellikle ekşiciler onu Haneke ile kıyaslıyorlar. Haneke'den aşağı kalır yanı yoktu yani. Dört dörtlüktü. Son sahnesini izlerken hayranlıktan yüzümde oluşan o gülümsemeyi engelleyemedim. Çok sevdim. Cast başarının ilk adımı zaten ve şahane bir cast var filmde. Serra Yılmaz ilk görünüşünde bile ortalığı yıktı, İdil Fırat girince iyice koptum ben, tempo tavana çıktı. Bazı filmler vardır her şeye sahiptir, eksikliği yoktur ya da çok azdır. Geriye söyleyecek söz bırakmaz. Nar onlardan bir tanesi. Ama böyle bir filmin sadece iki güzide ilimizde vizyona girmesi ise bir ayıptır! Recep İvedik gibi zamazingolar aynı sinemada, aynı anda, iki salonda birden izlenir ama Nar kendine salon bulamaz! Bu mudur yani? Bari İzmir'e götürseydiniz. Bizim filmlerimizin, aslında neredeyse bütün güzel filmlerin kaderi bu. Mesela, Melankolia vizyona girecek yakında, kaç salonda kaç hafta vizyonda kalacak acaba?
Serzeniş olmadan olmaz ama, değil mi?


22 Aralık 2011

Bunu anlatacak bir kelime olsa...

"Hani tam bir şey ya da bir gerçek açığa çıkar gibi olur ama aynı anda gözden yok olur da tam anlayamazsınız, yine de hiçbir şey eskisi gibi değildir artık... 'Anlayamadığınız şeyi' görmüşsünüzdür, artık eski cehaletinize dönmeniz mümkün değildir, değişmişsinizdir... Buna bir ad konsa?" 
         Porto Rikolu yazar Mayra Santos-Febres'in kişisel yazışmalarından küçük bir alıntı...


Bir keresinde, alıntılarken başka insanların fikirlerinin çalındığını iddia eden birisiyle sohbet etmiştim. Alıntılamanın, sözün, cümlenin gerçek sahibini onurlandırdığını ve çalmanın aksine onun fikrine katıldığının bir göstergesini olduğunu anlatamamıştım. Anlamak istemiyordu. Oysa ki, ben alıntı yapmayı severim. Hani çok az kişiyi ya da kimseyi tanımadığın kalabalık bir ortamda bulunduğunda, açılan konuyu bir o tarafa bir bu tarafa çekiştiren hararetli bir sohbet sırasında, tıpkı senin pencerenden bakan ve sanki aynı beyinle düşünüyormuşsun hissi veren bir insanla tanıştığında, hissettiğin gururla karışık sevinç duygusunu duymak gibi bir şey benim için alıntı yapmak.

Halbuki gariptir, insanın en büyük ilham kaynağının yine insan olması. Yazılan, çizilen milyonlarca, milyarlarca düşünce, cümle, yazı, öykü, hikaye, roman ve şiirin konusunun insan olması. Her seferinde de "ne hayatlar, ne insanlar var!" diye geçiririz içimizden. İnsan her zaman en şaşırtıcı olandır.

"Dünyada ki en vahşi yaratık insandır; çünkü kendi türünü avlar." 

Bir tiyatro metninden alıntı. Daha iyi nasıl anlatılabilir? Belki anlatılabilir, ama bu cümle muazzam değil mi? Başkalarının cümlelerinden ve fikirlerinden korkarak kaçarsak bu dünyaya gelmemizin bir anlamı olmaz. Bizsiz de idare ederler, hiç şüphem yok. Bu mekanik dünyaya gelmişsek bir amacımız olmalı. Kimse "yedek parça" olarak doğmaz sonuç olarak.

Bu ara farklı alemlere dalıyorum. Her gün farklı uyanıyorum, farklı düşünüyorum. Bazen kendi kendimi çürüttüğümü fark ediyorum. Konudan konuya atlıyorum, sabit kalamıyorum. Bu da tuhaf hissettiriyor. Acaba neyin belirtileri bunlar?

İnsan hayatı her zaman planlı olmamalı bana kalırsa. O zaman tadı çıkmıyor. Anlık hazlar hepimize gerek. Kendimizi daha rahat keşfedebiliriz belki o zaman. Yüz yüze sohbetlerde hiç beklenmedik bir cümle ile tokat yediğimizde mesela, kafamızın içindeki tüm düşünceler yüzümüzün kırışıklıklarında ve göz bebeklerimizin tam ortasında belli eder kendini, haykırır. Fotoğrafta enstantaneler bu yüzden çok önemlidir. Hatta daha da ileri giderek, en büyük yalanın ve günahın "yapmacıklık" olduğunu söyleyebilirim. "Damara göre şerbet vermek." Saçma olsalar da kendi fikirlerimiz ve cümlelerimiz çok değerlidir. Hayat anlık yaşandığında da çok güzeldir.

"Börek bitti, çok açım ve denizin kalabalık bir lügatı olduğuna, ona bakarsam, onunla konuşursam çoğalacağıma, balık adlarına benzeyen yepyeni kelimeler edineceğime inanırım. Lüfür mesela, 'hafif küfür' demek için güzel bir kelime değil mi? Çok canlı, büyük kitleleri anlatmak için vardayla desek mesela? Kötü, bayat esprilere, şöyle homurdanır gibi, aşağılar bir tonla, homsi desek fena mı olur? Çok başarısız düşünceler bunlar, öyle değil mi götlek tefaller?"
Murat Uyurkulak - Tol

Son olarak Bunny Munro'nun hatırasına; nur içinde yatsın! RIP

20 Kasım 2011

Yekta Kopan'dan Selam Var (+16)

Tüyap'ta kitaplarla iç içe bir gün geçirdim. İki dostla birlikte bolca dolaştık Aslında dolaşmaya çalıştık. Baya da zorlandık. O kıyamet gibi kalabalıkta keşke birkaç tane de yürümeyi bilen insan olsaydı dedim. Bunu gerçekten çok istedim. Günümüz birazda +16 havasında bitti. Gün bittiğinde kafamda değişik cümleler uçuşuyordu.

Cumartesi günü ve belki de fuarın en kalabalık saatinde oraya küçücük çocukları toplayıp götüren ve belki de birini kaybeden öğretmen müsvettelerinin aklından ne geçtiğini hala çok merak ediyorum. Hem kendileri, hem o çocuklar hemde engelledikleri insanlar zor durumda kaldı. Ama fuar alanı da genişlemiş, güzel olmuş. İmza günleri için düzenlenen  salonlar bir eziyeti önledi. Penguen ve Uykusuz'un yanı sıra Tess Gerritsen, Can Dündar gibi yazarların topladığı kalabalık standların arasında çok saçma oluyordu.

Kitaplarımızı aldık ama fiyatlar fuar için çok uygun değildi. Serzenişim var! Fuar fiyatları konusunda biraz daha makul olmalı yayımevleri. Topu topu iki haftasonu kadar zaman indirimle satacaklar. Çok zor değil yani!

Günün anlam ve önemi Yekta Kopan'dı bizim için. "Kedileri Güzel Uyanır"larımızı imzaladı, bizimle poz verdi. Ama sanki onunla konuşurken seslendirdiği filmlerden birini izliyormuşum gibi hissettim. Neden bilmiyorum. Ama güzel bir anı oldu. Yekta Kopan'dan sonra birbirimizin kitaplarına da yazdık. 19.11.2011 tarihi özel bir tarih oldu artık.

Fuardan çıkıp Bakırköy'de bir sanat atölyesinde kısa ama etkileyici bir oyun izledik. Oyunun adı W+16. Sahiden +16 olması gerekebilir. Etkileyici ve gerçekçiydi. Senaryosunda sağlam aforizmaları vardı ve güzel yerlere parmak basıyordu. İzlemekten keyif aldım. Çünkü farklı olan sahnenin çok küçük olmasıydı. Oyuncular sahneden inip, gözlerimizin içine bakıp, bizimle konuştular. Direk olarak yüzümüze söylediler. Bizi suçladılar. Her yerden emek akıyordu. Çünkü çevirilmiş bir senaryo değildi; özgün ve üzerinde bolca zaman harcanmış bir işti. Özellikle ekipmanlara hayran oldum. Oyundan çıkınca kafamda fikirler, düşünceler ve senaryolar oluşmaya başladı. Hoşuma gideni de not ettim. Bana saklı. Belki bir gün bir yerde ortaya çıkar.

Bugün Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Öyküsü'nü izleyeceğim. Merak içindeyim. Çok güzel ve çok kötü yorumlar okudum. Daha da meraklıyım o yüzden.

11 Kasım 2011

Başlıksız - 11.11.11

Uzun tatilimi bitiriyorum. İki günlük haftasonu kaldı geriye yalnızca. Ardından yine düşeceğiz yollara. Rutinim bol olunca, rutinden kaçmak için hep fırsat kollar oldum. Bu tatil o açıdan iyi oldu.

Malum İstanbul'da yaşıyorum. Büyük şehrin derdi de büyük, yolu da uzun, çoğu zaman havası da kasvetli. Gerçi kasvetli havasıyla pek bir sorunum da yok. İstanbul'un kadınsı yüzü o.

Sorun yolunda, yorgunluğunda, kalabalığında ve insanları birbirinden ayıran o acaip "jungle" havasında. Sahiden tam bir "jungle" ama; çakal, tilki, karınca, arı, ağustos böceği, fil, dana, balina(!), bukalemun, -özellikle bundan bolca-  ne ararsan var bu şehirde. Arada sırada biraz işlerden uğraşlardan sıyrılıp dostlara vakit ayırmak farz. Bence asıl sıkıntı bunun arada sırada olması, her gün olsun, olmadı her hafta olsun. Bak işte hayat o zaman tadından yenmez... 

Bayramı ailecek güzel güzel geçirdik. Bir tarafımızı kesmeden bayram da bitti. Olabiliyormuş demek ki. Tabii malum "gelsin sarmalar, gitsin kavurmalara, e hani nerede tatlılar?" faslı dört güne yayıldı. Yattık, yuvarlandık; misafirler geldi, araya politika ve iş muhabbetleri girdi, şakalaştık, tabii sonra herkes evine. Güzel bir bayram oldu, naçizane.

Perşembe günü ise en güzeliydi. Ah perşembe, neden bittin ki! Öğlen olmadan eski okuluma gittim. Bende çok emeği olan bir Türkçe öğretmenim var, onu gördüm. Bütün öğretmenler kazan dairesini sigara odası olarak kullanıyorlarmış. Eli mahkum indik oraya, ama ayakta duracak yer yok neredeyse. Hadi onu da bulduk, ama bu sefer de muhabbetimize hep başkaları karıştı. "10 dakika var ulan zaten, bir sus da, hasret gidermeye çalışıyoruz, değil mi!" diye haykırasım geldi. Ben haykıramadan teneffüs bitti, veletler bacaklarımın arasından geçe geçe sınıfa koşturmaya başladılar. Bende çıkıp günün anlam ve önemine doğru yol aldım. 

Beşiktaş iskelesinde dostlarla buluşacaktık. Hiç bir kargaşa yaşanmadı. "Kadiköy'deki Beşiktaş iskelesi mi, yoksa Beşiktaş'taki mi?" sorusu gelmedi kimseden, kaybolan da olmadı. Onlarla buluşmadan önce eski bir tanıdığa rastladım. Onu görmek çok sevindirdi beni. Dostlarla buluştuk. Bir kafeye oturduk, tabii 15 kişi olduğumuzu görünce garsonların gözlerinde dolar işareti göreceğimi sandım bir an, öyle bir ifadeyle bakıyorlardı hep. Sohbet etmekten kendimizi alamadık, meğer ne çok şey birikmiş, ne çok özlemişiz! Bizi ayıran, ayırmaya çalışan eğitim sisteminin gözü kör olsun! Günü Ortaköy'de bitirelim istedik. Tabii mide de büyük, doyurmak zor oluyor. En torpillisinden wafflelarımızı köprüye karşı yedik. Aslında sadece Ortaköy'deki satıcıları o tatlı rekabete sokmak için bile kumpir ve waffle yerim orada. Hatta bir tanesi bize trip attı, atarlandı resmen. Bir an küsecek sandım. Oradan sonra kendimi eve attım.

Tarih: 11.11.11 - Saat: 11:11

Günlerdir kıyameti kopardılar. Şarlatan astrologcular, komplo teorisyenleri ortaya bir sürü saçma sapan hikaye attılar ortaya. "İnsanlığın aydınlanması gerçekleşecek." gibi saçmalığın daniskası ayarında bir cümle okudum. Saat 11:11 oldu. Ama değişen hiçbir şey yok. Elektrikler kesildi, yine! Yarım saat boyunca da gelmedi. Aynı tas, aynı hamam yani işler. Ben de aynıydım. Tembellikten evde tıkıldım. Bir de plan yapmıştım, bienali gezecektim bugün yine. Ama evden çıkmak bir türlü içimden gelmedi. CSI ile birlikte geçirdim 11.11.11 gününü.

Dredg dün taze bir video yayınladı. Bekleniyordu. Çok da güzel olmuş.