istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Temmuz 2013

Scream For Me İstanbul!


Stada doğru giderken şimdiye kadar yaşadıklarımın en iyisi olacağını içten içe biliyordum. Tabi bunun benim için bir ilk olması ve yüksek ihtimal son olacağını da bildiğimden daha da bir farklı hissettim. Saat 16:15 gibi kapının ordaydık. Daha açılmamıştı. Saat 17:00 civarı açtılar kapıları. Cuma günü iş çıkışına iki saat kala girişte çılgın bir kalabalık yoktu tabi. Erkence girdik içeri, güzel bir yerde kuluçkaya yattık. Sahne yeni açığı ardına almış, yıkıntıları kamüfle ediyordu.

Bir saat kadar sonra Voodoo Six sahneye geldi. Londra'nın bağrından kopmuş gelmişler. Konserden önceki genel intiba sadece Iron Maiden odaklıydı. Bırak Voodoo Six'i, Anthrax'ı dahi bekleyen yok gibiydi. Tabi konser havasına girebilmek için Voodoo Six sahneye çıktığında ayaklanmalar başladı, kulaklar sahneye kesildi. Frontman'imiz Luke Purdie çok sempatik ve neşeli bir adam. İlk dakikadan bodoslama daldılar sağolsunlar. Statta bir "noluyo! #$+%?" havasından sonra, gaz halinin devam etmesiyle, oldukça iyi bir hava yakaladılar. Ayrıca davulcu baya bi çılgın attı. Aslında tam festival grubu adamlar. Şarkıları birbirine çok benzediği için sanki tek şarkı çalıyorlarmış gibi geliyor ama öyle değil tabi. Bu yüzden yarım saat, kırk dakika yediyor, fazlası sıkar. VD6 bitirdikten sonra yarım saatlik sahne hazırlığı ve soundcheck evresinden sonra Anthrax için de hazırdık. Scott Ian göbek deliğine ulaşmış sakalıyla arz-ı endam ediyordu.
Joey yarım mikrofon ayaklığıyla sahnede deli gibi koşturuyordu yine. Tabi ön grup olunca biraz acele oluyor performanslar. "Indians" ile ortamı iyice hareketlendirdiler. Kalabalık tanıdık bir şeyler duymak istiyordu haliyle. Hep beraber ağladık onlar için. Sonra Scott mikrofonu eline aldı ve "şimdi benim en sevdiğim, ve belki sizin de öyledir, gruptan bir parça çalacağız." dedi ve TNT'yle kopuşu getirdi. Hemen arkamızdaki Anthrax fanları çok iyilerdi, her şarkıya deliler gibi eşlik ettiler. Onlarla çok daha güzel oldu bütün konser. Fakat ne Scott, ne de Joey; konserin Anthrax adına bir kahramanı varsa o da Frank Bello'dur. Yıktı geçti ortalığı...

Anthrax sahneden indiğinde saat 20:00'a yaklaşıyordu sanırım. Sahne asıl amacı için hazırlanıyordu. 25 yıllık geri dönüş... Bu turneye biraz öyle bakıyorum ben. Evet, tarihin en başarılı turnelerinden biri. Ama Maiden şu an istese bu başarısını yeni bir turneyle de pekala yakalayabilir. Dün o stada fahiş bilet fiyatlarına rağmen dolan insanlar yine doldurur ve yine doldurur. Ama hiçbir zaman hit'lerine yaslanan bir grup olmadı Maiden. Belki de en hit dolu turne budur, ki bu setlistte de Hallowed Be Thy Name yoktu mesela. Neyse, demem o ki geçmişe dönerek hafif nostalji dolu, biraz modifiye edilmiş bangır bangır Maiden England '13 İstanbul'a teşrif etti. Setlisti ezbere biliyoruz zaten, konserin saati gelsindi artık. O da geldi. Saat 20:45'te fondan Doctor Doctor duyuldu. Ardından "seven deadly sins, seven ways to win, seven holy paths to hell" duyuldu. Bruce'un sesi yankılanıyordu İnönü'de. Aya karşı Moonchild ile... Ardından Can I Play With Madness... Bruce formunun zirvesindeydi. Sahnede inanılmazdı. Grupta en hayranı olduğum insan Steve Harris sadece kendi özel alanında değil, bir bütün olarak muazzamdı. Janick kenarda çılgın attı adeta. Ve bir an bile ara vermediler. Bruce sadece bir kere şarkı arasında konuştu o da Afraid to Shoot Strangers'dan hemen önce geldi. "birkaç şey duyduk. iptal edilen konserler olmuş. ama Maiden hiçbir şeyden korkmaz!" dedi ama son kısmı "her yer taksimi her yer direniş" nidalarından pek duyulmadı. Direniş konserde de devam etti. Sadece bu anons sonrası değil, ilk anlardan itibaren.

"Afraid to Shoot Strangers" gerçek bir başyapıt bence. Maiden'ın müzikalitesine en çok yakışan ve onu en iyi yansıtan parçalarından. "Seventh son of seventh son" da hakeza. Hani deniyor ya "maiden abartılıyor yeaa" diye. Onu diyen adam sadece Fear of the Dark'ı, Run to the Hills'i dinlemiştir. Cümleden belli yani. Albümlerin geneline biraz kulak kabartınca ne demek istediğim daha iyi anlaşılır. Senfonik bir hava var. Soloların ahenginde, vokalin tarzında... Uzun şarkılarını "daha uzasın, bitmesin" diye dinleten, diğer hiç grupta bulamadığım bir ezgi var. Çok romantik oldu biliyorum ama benim açımdan durum bu. Ha, klasiklerine de canım feda. Ama hiçbir zaman hitlerden ibaret olmadı bu grup, hitlerinin grubu da olmadı. "hitlerden çalın" pankartını konserde yırtan bir frontman var yani karşımızda.

Konserin en mükemmel şarkısı "Afraid to Shoot Strangers"tı diyorum ya, en büyük bomba da o sırada geldi. Şarkı sırasında tam "god let us go now and finish what's to be done" derken God'ın ardına gökyüzüne bakarak şairane bir "which one?" yapıştırdı. Efsaneydi.

Run to the Hills ile sahne şovu iyice ısındı. Küçük Eddie elinde kılıcıyla Dave'i ve Steve'i kovaladı. Şahsi favorilerimden Wasted Years ve ardından en mistik anları yaşatan Seventh Son of a Seventh Son adeta ayin havası estirdi. Hipnotize etti. Bu sırada ortanca Eddie göründü sahnede parlayan gözüyle. Sıra en popüler şarkıya geldiğinde şiir gibiydi ortam. Canlı videolarını her izlediğimde tüylerimi diken diken eden o şarkının, Fear of the Dark'ın ilk notlarını duyunca bütün stad tek yürek oldu sanki. Bruce da harika bir kıyal geçti. İlk ve son defa şarkıyı "İstanbul in the dark, fear of the dark, fear of the PARK" şeklinde söyledi. Devasa Eddie'nin arz-ı endam ettiği parça da tabi ki "Iron Maiden" oldu. İlk bölümü bitiren parçaydı aynı zamanda. Sonra Churchill'in konuşmasıyla Almanya'ya karşı zafer için geldik! Kapanışı ise özgürlük dolu bir geceye en uygun şekilde yaptılar: Running Free. Bruce'un yine güzel bir kıyağı "spend the night in Turkish jail, listen to the sirens wail" şeklinde söylemesi oldu.

Uzun zamandır bu kadar enfes bir gece geçirdiğimi hatırlamıyorum. Her anı muhteşemdi, şairaneydi. Iron Maiden geldi ve bizi yakaladı. Ne kadar uzakta olduğumuza aldırmadan...

23 Eylül 2012

Bir Ekim Otuz Dokuz Film



Filmekimi'nin ayrı bir güzelliği var, farklı. Farklı hissettiriyor. Havasından muhtemelen. Ekim'in rüzgarını arkasına alıp önce İstanbul'a sonra yedi farklı şehire uzanıyor. Ayrıca sinefiller için "sonbahar geldi!" haberi veriyor.

Program açıklandığı gün oturdum ve kendi takvimimi hazırlamaya başladım. Bitirdiğimde ufak bir katkıya, belki de sponsora ihtiyacım olduğunu fark ettim. Haftaiçi zaman uyduramayınca böyle oluyor tabi. Ama haftasonları da o kadar rahat olamadığından içim acıyarak eleme işlemine koyuldum. Sonunda zar zor 10 filme indirdim. Aksi gibi festivalin olduğu haftasonları da habire yeni mevzular patlak verdi ama bir şekilde ayarladım sonunda.

Zamansızlık, insanı çok çaresiz bırakıyor.
*Ne kadar istesemde Michel Gondry'in Biz ve Ben'i için bir türlü uygun seans bulamadım. Aynısı Cenneteki Çöplük ve Pölsler'in Duvar'ı için de geçerli.

*Biletlerinin kıtlıktan çıkmışçasına tükeldiği Aşk'ı da City's de izlemek zorundayım. Buna da şükür tabi...

*Bunların yanında Marley ile Ai Weiwei de kaynadılar. Belgesele karşı pek yüksek olmayan ilgimden kaynaklanıyor aslında bu. Önceliğim değillerdi ama izlemeyi de isterdim doğrusu.

*Ek gösterimi açıklanan No'da şansımı denemek istiyorum. Ama ek gösterime de kesin gidebilirim diyemiyorum şimdilik. Umarım ben diyene kadar bitirmezler...

İzleyeceklerim arasından da daha merakla beklediklerim var. Aşk'ı transit geçersem, Kiarostami'nin Sevmek Gibi'si, Mungiu'dan Tepelerin Ardında ve Kim Ki-duk'un Acı'sı listemin en üst sıralarında.

Sinemanın, yeni bir filmin izleyecek olmanın heyecanıyla donanmış olarak gireceğim salonlara ve bir defa City's de olmak kaydıyla, Atlas ile Beyoğlu arasında mekik dokuyacağım.
Tavsiye ederim, çok güzel oluyor...

21 Eylül 2012

Sana Bir Tepeden Baktım Cohen


Yaşayan en büyük insan belki de ama nezaketiyle, duruşuyla, tevazusuyla, içtenliği ve zerafetiyle çok büyük bir insan olduğu aşikar. Sahnede hem devleşen hem de bizden biri olmayı başaran olağanüstü bir insan. Bizlere sunduğu üç buçuk saatlik resitaliyle büyülü bir gece yaşadık.

Erkenden yola koyuldum ki geç kalmayayım. Konserin başlamasına kadar Cohen'in kaç yaşında olduğunun tartışıldığı sohbetlere kulak verdim. 60 ile 85 arasında değişiyordu tahminler. Bugün onun doğum günü, bir yaş daha yaşlandı koca adam.

Kapılar açıldı, koltuğuma oturdum. "Tepeden" seyredecektim. Gerçek anlamda bir tepe ama sahneyi ve sahnedekiler seçmek hiç zor değildi. Sahnenin arkaplanında Cohen'in kaçık zihninden çıktığını tahmin ettiğim sürreal bir çalışma vardı. "I'm Your Man" tişörtüm ve ben hazır ve nazırdık. Ne var ki konserin başlamasına 10 dakika kaldığı anons edilmesine rağmen salonda çok fazla boşluk vardı. Konser sırasında doldu boşluklar. Cohen sahneye alkış tufanı arasında çıktı. Konser "Dance Me to the End of Love" için gelenler için ilk dakikadan bitti.

Cohen'i ne kadar bilsem de, tanısam da, bir kez daha hayranı oldum. Açık Hava konserini kaçırmıştım, ilk defa karşı karşıyaydık. Benim için muazzam bir tecrübeydi. "Bu gece size sahip olduğumuz her şeyi vereceğiz." diye başlattı harika anları. Cohen, her turnesinde müziğine ince ayarlar çeker. Bu defaişin içine kattığı keman ve mızıka olmuş. Özellikle kemancısının inanılmaz bir yeteneği var. İsmini tam hatırlayamıyorum ama. Javier Mas'ın "Who by Fire" öncesi sergilediği dakikalarca süren muazzam solo performansı uçurdu bizi...

Üstadın bir çok klasiği var ama "The Gypsy's Wife" tam olarak hak ettiğini alamamış bir şahaser gözümde. Hemen ardından "The Partisan" çalınınca daha da muazzam oluyor her şey.

Cohen arkasına aldığı müzisyenleri çok güzel seçiyor. Ama onun sırrı daha derin, müzisyenlerine saygı duyuyor hatta hayranlık besliyor bile diyebilirim. Bu şahane bir meziyet. Önlerinde diz çökmekten hiç çekinmiyor. Beraber çalıyorsun ama sonuçta onlar senin ardında çalmak için orada bulunuyorlar. Bunun dışında ilk seti tamamlarken sahneyi hazırlayanlardan sesçilere, tonmaisterdan arkaplanda kalan herkesi alkışlattı.

Sharon Robinson için şunu demek istiyorum, eğer solo bir proje yapacak olursa yepyeni bir Whitney Houston olur, bence çok net. Webb Sisters'ın performansı da takdire şayandı.

Sevgili seyircilerimizde pek şahaneydi. Hemen yanımda oturan abi sık sık güzellik uykusuna yattı. Önümde ki ablanın da instagram'ına ve twitter hesabına baya hakim oldum konser boyunca. Sürekli dolaşanlar, popcorn yiyenler, telefonla konuşanlar... Say say bitmez. En sonda ki "kalabalığa kalmadan çıkalım" muhabbetini de baya abarttılar bu sefer. Tabi hakklarını da yemeyeyim, üst taraflarda fan oldukları belli olan bir grup vardı, hiçbir şeyi kaçırmadılar. Onlar da olmasaydı...

Sahnede yaşayan en büyük müzisyenlerden biri, onu izlemeye gelmiş 9 bini aşkın müziksever ve rüya gibi üç saat... Her sene gelsin, bu deneyimi her sene yaşamak bir lütuftur. Seni seviyoruz Cohen...

4 Eylül 2012

Rüştü ispatlandı


The V ikinci albümüyle geldi dün. İlk albümleriyle dünyamı sarstılar, kulaklarımı zincirlediler, beni kendilerine tutsak ettiler. Baya baya taktım kafayı yani. O yüzden ilk albümden sonra onlardan çok fazla şey bekliyordum, soru üzerine*...

5 Ekim 2011

Üç günlük

Sonbahar geldi, eylül sıkıcı geçti derken ekimde hayal kırıklığı ile geldi. Önce III. Richard için sonrada Filmekimi için biletleri alamadım. Ama Tomboy ve Artist biletlerimiz ellerimizde. Keyifle koltuklarımıza kurulup aralıksız izleyeceğiz. A Dangerous Method, Margin Call ve Et Maintenant, on va où? izlemeyi çok fazla istiyordum, tabi ki her çok istenen şey gibi bu da elde patladı. Bir Lale Kart şartmış. "Yok"ları oynadım daha ayın ilk haftasında. 

Okul başlayınca hafta oldukça yoğun geçiyor ve yatıp uzanıp, tek derdimin güzel bir film seçmek olduğu yaz aylarını aradım. Aslında yapılan her işi kendi içinde eğlenceli hale getirmek gerekiyor. Okulum uzak, oldukça uzak. Ama özellikle bu ay, vapur şahane keyifli oluyor. Haydarpaşa'da trenden indikten sonra akşam güneşi tatlı tatlı yüzüme vuruyor. İskelede vapuru beklerken Topkapı Sarayı'nı izliyorum. Gerçekten İstanbul'da yaşamak bir ayrıcalık, başka bir şehir yaşasam bu kadar mutlu olmam ve bu kadar kahrı çekmek istemem herhalde. Bir de İstanbul'un dağılan, bozulan silüyetini görmek, lanet olsun dedirtiyor!

Bienal'e uğradım. Antrepo 3'ten başladım ama onu bile bitiremedim. Bütün bir günü ayırmak şart, sindire sindire. Harika çalışmalar var. Çok etkilendiğimi saklamıyorum.

Bugün Assange'ın video konferans verdiği "Yeni Medya Düzeni" konferansı vardı. Ona da bilet kalmadığından twitter takipçisi kaldım. Önümüzde ki sene bunu erkenden halledeceğim; film festivalini ve Filmekimi'ni erkenden halledeceğim gibi. Durumlar şimdilik böyle. Günler çok uzun. Bugün çarşamba ama bu üç gün bana ne kadar uzun geldi anlatamam. Olsun, daha çok okuyorum, düşünüyorum ve farklı zevklere imkan yaratabiliyorum. Şimdilik halimden memnunum. 

21 Ağustos 2011

Video: Helicopria - Paranoid Android (Radiohead cover)



Akustikhane'de rastladığım bu gruba. Daha önceden Disco Kralı tecrübeleri de varmış. Bu Radiohead coverları ve kendi demoları oldukça hoşuma gitti. İstanbul turnesi yapmışlar ve albümlerini de internetten indirme imkanı sunuyorlar. Böyle işlere kucak açmak gerek bence...

6 Haziran 2011

Yaz "Caz"la Güzel

Yaz geldi orasını anladık, ama yazın gerçek yüzünü bu sene jazz ile yaşamayı istiyorum. Bu sebeptendir ki İstanbul Caz Festivali'ni iple çekiyorum. Jazzın özüne ait benzersiz büyüsünü İstanbul'un kendine has mistik havasında tatmanın zevkine varmak istiyorum. Kendimi bu fikre çok fazla alıştırdım. İKSV'den sürekli detaylı haberler geldikçe heyecanımın arttığını da söylersem yalan olmaz.

Hayal ediyorum da, İstiklal Caddesi'nde, Arkeoloji Müzesi'nde, Aya İrini'de ve bir sürü mistik mekanda soul&jazz dinlemek harika bir tecrübe olacak.

Eğer ki İstanbul yaşıyorsak sonuna kadar yaşamalıyız. Keyfine doyulamayan bu şehrin her kaldırımda yürümeden ölmek istemiyorum.
________________________________________________________________________

4 Mayıs 2011

Video: Bernard Allison [2008 Caf`Conc / France]



Bernard Allison; işin blues kısmında gerçek bir üstad. Birkaç sene önce Efes Pilse Blues Festival'le İstanbul'da ve çeşitli şehirlerde konserler vermişti. Leziz gerçekten leziz.

3 Mayıs 2011

İstanbul Caz Fest

İKSV'ye çok şey borçluyuz. Bienal'den, film festivallerine, caz festivaline kadar birçok harika işe imza atıyorlar. Ama film festivali bitti ve sıra caz festivaline geldi. Basın toplantısı biraz önce bitti ve bu senenin kadrosu da belli oldu. Bu yıl 18. festival ve kimler yok ki; 40'ın üzerinde konser, 25 farklı mekan, 300'ü aşkın sanatçı 18. İstanbul Caz Festivali'nde!

Başlıca sayılabilecek şu sanatçılar var bu sene: Marcus Miller, Herbie Hancock, Diane Reeves, Randy Crawford, Joe Sample, Natalie Cole, Javier Limon, Paul Simon, Joss Stone, Jamie Cullum, Michel Camilo, Richard Bona, Raul Midon, Amadou & Mariam, Mısırlı Ahmet, Zakir Hussain, Niladri Kumar, İlhan Erşahin, Medeski, Martin & Wood, Matt Bianco ve Patrick Wolf. Bir de European Jazz Club, Genç Caz ve Tünel şenliği...

Harika olacak ama benden uzak olacak. Marcus Miller, Diane Reeves, Raul Midon ve Joss Stonegeliyor ama olduğum yere tıkılıp kaldım. Acım gerçekten büyük. Film festivali de içimde kaldı görünen o ki caz festivali de hiç farklı olmayacak. İsimleri okudukça daha da heyecanlandım. Orada olabilmek ne kadar büyük keyif olur bir düşünsenize...

Bu yıl böyle olması gerek, önümüzde ki senelerde hiçbirine acımayacağım ama. Para biriktirmeye başlamak lazım Temmuzdan itibaren başlıyor festival; 18 gün. Tabi listede oldukça kalabalık olduğu için zor gözüküyor biraz ama bütün imkanları zorlayacağım.

Ama eğer sizin fırsatınız varsa bu ziyafetten payınızı alın, inanılmaz keyifli olacak.

21 Nisan 2011

One Love 2011

İşin içinde Anadolu Grubu ya da onlara bağlı şirketler varsa bilin ki o iş tam hakkı verilerek yapılır. Müzik kısmında ise şahane işler yapıyorlar. 9. defa düzenleniyor Efes Pilsen One Love Festival. Müzik bilincinin yanında tecrübede çok ağır basıyor artık. Hiçbir yaz bir öncekini aratmıyor aksine katlıyor.

Geçmiş senelerde kim vardı kim yoktu uzun uzun anlatmaya gerek yok. Ülkede ki diğer festivallerle kıyasladığımızda line-up 'ından tutun seyirci profiline kadar oldukça farklı bir olay One Love. Kendine özgü. Şu an için bu ülkede ona rakip olabilecek bir organizasyon yok, ben bilmiyorum en azından.


Duyurulalı iki gün geçti geçmedi. Bu yaz Santralistanbul'da Manic Street Preachers, Cake, Editors, Suede ve Nneka başta olmak üzere yine şahane bir atmosfer olacak. Şahsen benim Editors ve Cake'e içim gitti. Editors daha önce Rock'n Coke için de gelmişti ama o zamanlarda sivilcelerimiz yeni bitiyordu, gidip izleyememiştik, Dream tv imdadımıza yetişmişti. Bu defa da kanunlar engel oluyor! 24 yaş sınırı olan bir "gençlik" festivali bu. Mevzu buraya gelince Efes Pilsen'e ısrarı ve dirayeti için teşekkür etmek gerek. Efes Pilsen Blues'da umarım hiç bir zaman tökezlemez ve aksamadan devam eder.

Bu konu daha çok su götürür. Bu kanun yüzünden seyirciler oldukça yaşlanacak bana göre. Ben yine Dream tv yayınlar umudunu taşıyorum içimde. Umarım yayınlarlar...

28 Mart 2011

Alkışlar Epica'ya

Konserin olacağını duyduğumda içime içime sığmamıştı. O gün, dündü. Küçükçiftlik parkta yağmur altında harika bir performans izledik. Dürüst olacağım; izlediğim en iyi performanslardan birisiydi. Draconian ve Tristania bizi iyi ısıttı. Tristania da oldukça iyiydi sahnede, hem de hak ettikleri tepkiyi alamamalarına rağmen çok samimi davrandılar.

Gecenin en öneli anı Epica'nın sahneye çıkmasıydı kesinlikle. Resign to Surrender ile giriş yaptılar. Ardından bombaları sıraladılar. Cry for the Moon, Tides of Time, Consign To Oblivion, Illusive Consensus, Semblance of Liberty, The Phantom Agony...

Çok keyiflilerdi. Bu keyifleri bize tamamen geçti. Şarkı aralarında şakalar yaptılar, konuştular... Seyirciyi coşturacak her hareketi yaptılar. Alanın çok dolu olduğunu sanmıyorum, konser boyunca hiç arkama dönüp bakmadım. Ama içeri girdiğim sırada çok fazla kişi yoktu.

Unirock bu konser için neredeyse hiç reklam yapmadı. Biletleri kendileri sattılar. Bakıldığında küçük bir organizasyondu. Ama ön gruplarda dahil oldukça uğraşıldığı belliydi. Bu tür etkinlikleri başka bir organizasyon şirketi malesef üstlenmiyor. Unirock bu konuda yalnız; fakat bunu açığa vurmuyorlar. Ellerinden geleni yapıyorlar. Teşekkür etmek gerek.

Küçükçiftlik park çok kötü bir konser alanı! Bunu söylüyorum çünkü oldukça aşikar. O kadar çok rüzgar alıyor ki; bir ara sahne ekipmanları devrilecek sandım. Bütün grupların zorlandığı belliydi. Bizim halimiz zaten yağmurdan dolayı rezaletti. Kısacası yarın geceden elimden geldiğince orada konser izlemeye gitmeyeceğim! Ama yine de büyük konuşmuyorum.

Sonuç olarak; çok iyi iki ön grupla, ortalamanın biraz üstünde bir ses sistemi ile kulaklarımız tırmalanmadan ve bütün sesleri düzgünce duyarak bir konser geçirdik. Güzeldi. Yeni olsa yine giderim.


8 Mart 2011

Video: Tom Waits - Telephone Call From İstanbul



Bugünü Tom Waits'e ayırmak istedim. Üstada en derin saygılarımla...

23 Şubat 2011

İsimsiz (12. İstanbul Bienali), 2011

Bahar ayları geçerken İstanbul'da film festivali çoktan bitmiş, "ahali" müzik ve jazz festivalleri için geri saymaya başlamıştır. Ama herkesin heyecanla beklediği neredeyse 1 ay süren harika bir organizasyondur: Bienal. Geçtiğimiz yıl maalesef gerçekleşmemişti ama bu sene 12. İstanbul Bienali 17 Eylül-13 Kasım 2011 tarihleri arasında çeşitli mekanlarda olacak. Küratörler aylar önce basın toplantısını yaptılar bile. Haziran ayında kimler gelecek, hepsi kesinleşecekmiş. Heyecanla bekliyoruz!

Bir yılı boş geçirdiler, ben şahsen harika bir şeyler bekliyorum İKSV'den. Bekleyip göreceğiz. Beklentileri karşılayacak mı, aşacak mı, yoksa bir hayal kırıklığımı yaratacak, henüz bilemiyoruz...

23 Ocak 2010

Kır saçlı sarışın İstanbul

O kadar güzel ki şu anda tutkuların şehri. Ah Şehr-i İstanbul, her türlü zorluğunla güzelsin sen. Evin penceresinden iki taşının fotoğrafını çektim. Bir farklı güldüler bana. Sokaklarının ardıyla farklısın, denizin kenarıyla özelsin. Bıyık altından gülüyorsun her zaman. Hiçbir zaman açık seçik değilsin. Ardında neler saklıyorsun böyle sen? Çekilen her fotoğrafında ayrı sen, çizilen her resminde ayrı sen, yazılan her şiirinde ayrı sen... Bizler yetemiyoruz sana Şehr-i İstanbul...

23 Aralık 2009

Bir üstad daha sahnede...

Öncelikle düzeltmeler yaparak başlayacağım. Sonipshere Festivali' nde Antrax ve Megadeth'i izleyemeyeceğiz. Onların yerine Rammstein ve Iggy & The Stooges i izleyeceğiz. Bana sorarsanız en güzeli oldu. Rammstein i ocakta şubatta kuru kuru izlemektense Hepsini beraber izlemek en mükemmeli olacak.

Gelelim önemli konuya. Eric Clapton...Bu harika insan da 10 Haziran' da Santralİstanbul'da olacak. O kadar heyecanlıyım ki bu mükemmel konser için. Mükemmel diyorum çünkü, Eric Clapton'un elinden ne çıksa harikadır.

Eric Clapton & Steve Winwood 13.06.2010 @ santralistanbul

17 Aralık 2009

İşte şimdi "Ohannesburger"

İkinci Metallica konserinin bu sene olacağı konuşuluyordu. Söylentilerden sonra kulağımıza "Sonisphere Festivali" çalındı. Sonrasında Metallica'nın yanında bir de Slayer izleyebileceğimizi duyduk. Çoğu sitede Metallica ve Slayer ile beraber Antrax ve Mastodon sesleri yükseliyordu. Ama bugün metallica.com da gödüm okudum -yani kaynak sağlam- Hatta bir alıntıyı hemen buraya monteliyorum. "...Then June rolls around with more Sonisphere Festival dates as part of the "Big Four" - Metallica, Slayer, Megadeth and Anthrax all on one stage together for the first time ever, along with other special guests on select shows including Motorhead and Heaven and Hell.Then June rolls around with more Sonisphere Festival dates as part of the "Big Four" - Metallica, Slayer, Megadeth and Anthrax all on one stage together for the first time ever, along with other special guests on select shows including Motorhead and Heaven and Hell..."

Sonisphere Festivalinin 25-27 Haziran arasında olması planlandığını söyleyebilirim. İnanmayanlar buraya---> www.sonispherefestivals.com

Yanlız son açıklanan resmi bilgilere göre, Metallica ve Slayer ile ayne sahneyi Rammstein ve Iggy Pop paylaşacak.

Bu arada Haziranda Eric Clapton'ın gelme olasılığı da var. Beni en çok heyecanlandıran hadiselerden biriside bu. Daha fazla gelişme olursa buradan yazarım ;)