Etiketler

seyahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
seyahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Haziran 2016

Doğu Ekspresi ile Kars


Yola çıkarken düşüncelere daldığım doğrudur. Yolculuk süresince neler yaşayacağımı ve bunlar için önceden endişe etmek yerine bulunduğum anın heyecanının tadını çıkarmayı tercih ederim her zaman. Ülkenin batısından en doğusuna gitmek için hazırlıklarımı tamamlamış ve evden çıkmışken de mutluluğumu saklamayı hiç düşünmedim. Tren yolculuğu fikri bile zaten küçük bir çocukken gözlerimi kamaştırmaya yeterken, bu yolculuklardan sürekli yenisini planlamak bana apayrı bir zevk veriyor. İstanbul'da yaşamak bu keyfi biraz zorlaştırsa da, gerçekleştiğinde daha da değerli bir keyfe dönüyor sanırım. Çünkü bu şekilde İstanbul'dan Kars'a doğru Doğu Ekspresi yolculuğu aslında üç faza bölünüyor. Pendik-Ankara-Kars durakları arasında farklı yolculuklara çıkıyormuşum hissi uyandırıyor. Şüphesiz en zahmetlisi ilk faz; Pendik'e ulaşmak Ankara'ya ulaşmak kadar zaman alıyor. Tren garları, belli bir rutine sahip olduğu için anlaması ve alışması kolay bir düzene sahiptir genelde. Ama İstanbul'da böyle değil. İki şehir harikası gara sahip çıkmak için yıllardır uğraş verirken, geçici ana gar olarak kullanılan Pendik istasyonu yarısı inşaat halinde olan düzensiz bir bekleme istasyonu gibi. Ama biletli koltuğu bulmak zor değil neyse ki, bu sebepten koltuğunuza oturup ilk durağa doğru yola koyulurken dönemeçli yolların tadını çıkarmak ve asıl yolculuğa hazırlanmak en iyi seçenek.


İstanbul'u terkedip Ankara'ya ulaşınca, tam olmasa da şehir merkezine yakın olan Ankara Gar'ına merhaba diyorsunuz. Trenin İstanbul'dan kalkışını Ankara'da kısa bir öğle yemeği yiyebilecek şekilde ayarlayınca, hızlı adımlarla Ankara caddelerinin kaldırımlarından boş masa ve sandalye aramaya koyulduk. Gayet mantıklı bir plandı ve dönüşte alışveriş yapabilecek zamanı da yaratmış olduk böylece. Bir günlük Doğu Ekspresi tecrübesi boyunca kompartımanı odamız gibi kullanacağımız için ihtiyaç duyabileceğimiz hemen her şeyi aldık. Trene yetişme faslı başlayınca ufaktan adımlar hızlandı ve eksprese yiyecek ikmali yapılırken perona vardık. Vagonumuzu bulduk ve kompartımanımıza yerleştik. Yolculuğun en değerli ve özel kısmına geldi sıra.

Doğu Ekspresi gerçekten çok değerli bir yolculuk vadediyor. Doğuya doğru yapılan yolculuklar genelde hep özel olur. Zaten tarihin de, doğudan batıya doğru ilerlerken bir bildiği vardır. Genelde boş kompartımanlarla seferlerini sürdüren Doğu Ekspresi, seçici yolculara sahip. Yemek vagonu sessiz bir sosyalleşme imkanı sunuyor bu anlamda. Mevsimine göre değişmekle kampçılar, trakingçiler, Kars meraklıları, kaz sevdalıları ve belki de kayakçılar kullanıyor ekspresi. Yemek vagonu hazır yemekler sunuyor. Ama amaç yolda yemek yemek değil, geçilen her vadinin cazibesine ve her dağın kudretine kapılmak. Kırşehir, Kayseri, Sivas, Erzincan, Erzurum ve Kars güzergahı boyunca cazibesine ve kuretine kapılacak çok şey var, inanın.



Kayseri ve Sivas gece ve sabaha karşı geçiliyor. Sivas'ın çıkışına doğru gün doğuyor ve bazen beklenmedik güzellikte dağ eteklerinden vadilere bakarak, virajlı raylarda trenin burnunu görmeye çalışarak Erzincan'a doğru ilerliyorsunuz. Yol boyunca genelde telefon ve radyo çekmiyor. Güzergah boyunca yerrel radyoları yakalayabilmek yolculuğun keyfini fazlasıyla arttırırdı kuşkusuz ama mümkün olmuyor. Doğu Anadolu'ya girince, komşu şehre gitmek için trene binen yolculara rastlamak mümkün oluyor. Ekspresin sık ziyaretçileri bu sırada yemek vagonunu tercih ediyorlar. Bize Erzincan'ı anlatan Kunduracı Erduran, günümüzü renklendiren kişi olmuştu. Zurnanın daha yerel bir türüyle birlikte türküler söyleyerek bizi Erzincan'a buyur etti, gara vardığımızda ise kunduracı tezgahına davet edip, sık sık uğramamızı tembih etti. Erzincan'da trenden indiğimde dağa karşı uyanmanın ne demek olduğunu biraz daha iyi tahmin edebildim. Çok fazla duyduğum ve kıskandığım bir tecrübedir bu, sabah gözünüzü açar açmaz sizi güne hazırlayan etekleri karla kaplı kudretli bir dağa bakarak uyanmak insana oldukça farklı bir motivasyon kazandırır sanıyorum. Serin ve keskin hava, kompartımanın gittikçe havasızlaşması yüzünden hepimize ilaç gibi geldi. Erzurum'a doğru hareket ettikten sonra HES'ler tarafından mahvedilmiş dere yataklarına ve bozkır vadilere kapılarak dışarıyı izledik. Palandöken'in eteklerine vardığımızda ise rayların çevresinde devasa lahana bahçeleri vardı. Erzurum garına vardığımızda ise kompartımanlarından çıkan pek çok insan garın kapısına doğru hareket etti hemen. Başta anlam verememiştim buna ama ellerinde Cağ Kebabı ile geldiklerinden her şey yerine oturdu. Bazıları yola çıkmadan arayıp güzel bir kebapçı bulmuş, bazıları da bilet görevlisine ya da yemekli vagonun sorumlusuna sormuş. Doğu Ekspresi'nin adetlerinden biri olarak bahsedilen Cağ Kebabı Festivali'nden mahrum kalsak da Kars'ta tadına bakacağımız güzelliklerin düşüncesiyle bundan çabucak kurtulduk diyebilirim.

Kars'a yaklaşmak bir yandan rahatlık verse de, diğer yandan da hüzünlü oluyor. Ülke sınırları içinde yapılabilecek en epik yolculuklardan olan Doğu Ekspresi'nin yolu Erzurum'dan sonra Sarıkamış'tan geçiyor. Sarıkamış, bölge halkı tarafından tarihsel öneminden ziyade kış turizmi açısından önemseniyor. Mayıs ayında çorak bir bölge olduğundan izsiz karları izleyerek, hayvancılık yapan köylülere odaklanarak geçiyorsunuz Sarıkamış'ı. Kars'a yaklaşan son kilometreler ise yatakların ve çantaların toplanmasıyla geçiyor. Akşamüstü Kars'ın kuru havasını solumaya başlıyorsunuz. Boz kahverengi hava rengini binaların dokusundan almış gibi günbatımında bütün renkleri değiştiriyor. İlk iş olarak otelimizi bulup, eşyaları yerleştirdikten sonra güzel bir akşam yemeğinin peşinden sokaklara düşüyoruz.



Kars'ta yemek yemek gerçek bir sanat, tabir-i caizse. Kaz, yıllardır merak ettiğim ve merakımı gidrmeyi Kars'a sakladığım bir güzellikti benim için. Belki biraz yüksek beklentimi karşılayamadı ama yine de yediğim en güzel etlerden biriydi. Aylar öncesinden tuzlandığı için, tuzun etkisini fazlasıyla hissetmek mümkün ama yumuşacık siyah etin ağızda dağılması, insanı çok mutlu ediyor. Kars yemekleriyle ilgili birçok bilgiye kolaylıkla ulaşılabilir. Zaten Anadolu'nun kalanında olduğu gibi bildiğimiz çeşitli yemeklerin yerel ihtiyaçlara ve olanaklara göre özelleşmiş halleri burda söz ettiğimiz. Hangel en iyi örnek olur sanırım buna; Kars Mantısı denilebilir. İçi boş mantılar kavrulmuş soğanla ve sosla servis ediliyor. Kars'ın gravyeri belki de dünyanın en kaliteli peynirlerinden bir tanesi ve lezzeti hatırı sayılır bir süre damakta kalıyor. Ama sanırım en özel yemeklerden biri Piti. Kafkasya'ya özgü bu yemek yağlı ve ağır olduğu kadar da leziz. Aslına uygun yapılması için kuzu budu kulplu emaye içinde pişirilir ve tandırla servis ediliyor. Ama yemeye hazırlanma işi genelde yiyene düşüyor. Tabağın tabanını önce tandırla kapladıktan sonra safran ve nohutla pişen kuzunun suyu tabağa dökülüyor, en son da kuzu budu tabağa alınıyor ve afiyet olsun. 

Ertesi gün kahvaltı çeçil, kaşar ve gravyer peynirleri eşliğinde balla geçiyor. Ama gün erken başlamak zorunda çünkü, planda Ani Harabeleri ve Çıldır Gölü var. İki güzergah için de araba olması şart. Şehirde taksiler de bu tarz geziler için kullanılabiliyor ve şoförler rehberlik dahil birçok konuda yardımcı oluyorlar. Bunun dışında yalnızca araç kiralamak da mümkün ve elbette daha uyguna halledilebiliyor. Bu iki güzergah birbirlerine ters noktalarda kaldığından günü iyi planlayıp, zamanı iyi kullanmak çok önemli oluyor. Hangisinden başlanacağı tamamen tercih ama gün ışığını Ani'nin detaylarını görebilmek ve akşam serinliğinde Çıldır kenarında çay içmek çok cazip seçenekler oluyor.




Ani Harabeleri'ne varmak inanılmaz heyecan uyandırırken, müzeye varınca bu heyecan devasa bir hayalkırıklığına dönüşüyor. En üzücü kısmı kapıda bulunan hediyelik eşya standında Ani'ye ait hiçbir şey bulamamak. Türkiye - Ermenistan sınırındaki bu milat kadar eski şehir kalıntıları kimsesiz gibi kanyona bakıyorlar. Şehrin sokaklarını gezerken ilk Türk yerleşkesi, erken zaman kliseleri ve camiileri sağlı sollu diziliyorlar. Ama kapılara yıllar önce asılmış ve artık zorla okunabilen sözde bilgilendirme tabelaları hariç bilgi edinmek pek zor. Hal böyle olunca eldekiyle yetinmek zorunda kalınıyor. Günümüzde UNESCO Dünya Mirası listesine dahil olmuş olsa da, Ani bizim gözümüzde gerçekten harabe sanıyorum.



Ani'den ayrılıp Çıldır'a doğru yollanınca, Kars'a dönüp sonrasında Ardahan'a doğru tırmanmak gerekiyor. Çıldır Gölü aslında Ardahan'ın Çıldır ilçesinin aşağısında kalan, nispeten küçük bir göl. Onun büyüleyici kısmı, meşhu olduğu gibi yılın büyük kısmında tamamen donuyor olması. Kışın üstünde atlı kızak kayılan ve balıkçılık yapılan gölün sarı sazanları meşhur en çok. Mevsim bahara döndükçe de bölgenin endemik bitki örtüsü coşmaya başlıyor ve çayırlar, ovalar yeşillendikçe buzu çözülüyor Çıldır'ın da. Göle gitmek için iki yol var; biri güneyden, diğeri kuzeyden. Kars'tan çıkınca Yolboyu - Akçalar yönünden devam edince gölün aşağı kısmına varıyorsunuz ya da Susuz - Ölçek yolu takip edilince göle tepeden iniliyor. Çevresinde iki tane restorant bulunan gölün civarındaki köylerde hayvancılık yapılmaya devam ediyor. Bu iki restorandan Günay Restoran iyi bir tercih olabilir. Sahibi Abuzer abi'nin balığı da, çayı da, sohbeti de pek leziz. Her müşterisinin birkaç kelam ettiği defterlerini de sohbetinin sonunda masaya getirmeyi ihmal etmiyor, ama yazmazsanız kızıyor. Çıldır'ın üstünde henüz buzlar ortadan yok olmamışken, demli çayla güneşi batırmak elbette çok keyifli. Nisan ayında soğuk rüzgar hafiften titretirken yavaştan şehre dönmenin vakti geliyor.



Kars şehir merkezi, tipik bir Anadolu şehri. Sovyet yapılarını saymazsak, düzen itibarıyla oldukça tipik. İki ana cadde üstüne kurulan şehir merkezi gece de dahil olmak üzere oldukça haraketli. Aradığınız peynirciyi, restoranı ya da fırını bulamıyorsanız büyük ihtimalle diğer caddededir. Faikbey Caddesiyle Atatürk Caddesi'nin kesiştiği yerden kaleyi karşınıza alarak sokakları arşınlarsanız, Kars'ın eski yüzünü görebiliyorsunuz. Çoğu şimdilerde otel ya da restoran olmuş eski Sovyet binaları şehrin nehre yakın olna ilk merkezinde konumlanıyor. Bu sokakları gezerken nehrin kenarına kadar inip Kars'ın ilk konservatuarı olan ve şimdilerde yne otel olarak kullanılan şehrin en gösterişli binalarından olan Cheltikov Konağı'nı görerek, nehir boyunca devam edebilirsiniz. Sokaklarda kaybolduktan sonra yine kaleyi pusula olarak kullanıp Atatürk Caddesi'ni bulduktan sonra tıpkı Ani'de olduğu gibi 12 Havariler Klisesi'nin ve yanındaki Evliya Camii'ni gördükten sonra, meşhur Taş Köprü yolun sonunda kalıyor.



Turistler için düzenlenmiş etkinlikle bulmak Kars için oldukça kolay. Taksicilerden, otel görevlilerine; garsonlara kadar herkes bu konuda size özel birer seçenek sunabilir. Ancak tıpkı Sultanahmet'te olduğu gibi yapay ve fazlasıyla süslü bu etkinlikle birer pazarlama aracından başka bir şey değiller. Doğu 'yöresel kıyafetleri' ve ezberlenmiş 'yöresel dansları' dışında çok daha büyük zenginliklere sahip, ufuk açıcı zenginliklere. Çorak toprakların, gökyüzüne yakın olmanın yarattığı ruh hali ve yakıcı bahar güneşi bile Doğu ile ilgili çok şey anlatabilir. Bölge halkını merak ediyorsanız köylere doğru yol alın, Ardahan'a kadar uzanın. Kahvehanelere oturun, esnafla çay için. Hatta, dönüş yolunda otostop çeken insanları arabanıza alın. Kars halkı çok misafirperver ve turistlere de alışık. Dönüş yolunda geçirdiğiniz özel günleri düşünmekten başka bir uğraşa fırsat bulamayabilirsiniz.

28 Aralık 2015

Brugge

Gent'ten Brugge'a geçmek için birden fazla yol varmış. İlki, her zaman olduğu gibi ana tren garından trene binip ekspres trenle 20-25 dakika içinde Brugge'a varmak. İkincisi ise, Gent Sint-Peters garından kalkıp Brugge ana tren garına giden 58 numaralı belediye otobüsüne binmek. Ben ikincisini tercih ettim. Evet, zaman önemli olabilir ama aynı zaman da benim zamanım. Aradaki her şehri ve kasabayı atlayıp hemen Brugge'a varmaktansa, bütün kasabaları tek tek geçip Brugge'a varmak için sabırsızlanmayı tercih ettim. Bu kararımdan ötürü de çok memnunum.

Brugge, tahmin edilebileceği üzere şahane güzellikte bir şehir. Şehrin girişindeki otelleri geçtikten sonra ihtişamı sizi hemen karşılıyor. Dar sokaklarından geniş meydanlarına çıkarken karşınıza dikilen tarihi ve devasa tapınaklar, ne kadar yer görmüş olursanız olun ilginizi çekiyor. Yine ilk olarak hostelimi bulup eşyalarımı bırakmanın peşine düştüm. Bu defa alt yatağı istiyordum çünkü, günlerdir üstte yatmak çok yorucu oldu. St. Christopher's Inn'de yer ayırtmıştım. Merkeze yaklaşık 1 km. uzakta ama fiyat+kalite+hizmet konusunda rakipsiz. Odalar oldukça ferah ve temiz. Aynı şekilde tuvaletlerde öyle. Kendi barı ve restoranı olması ve kalanlara özel indirimleri olması da ayrı şahane. Daha önce başka bir şehirde fiyatı yüzünden sanıyorum, SCI'de kalmaktan vazgeçmiştim ama bir daha asla böyle bir hata yapmam.



Hostelden merkeze yürümek 20 dakika kadar sürüyor. Birden Brug'da buluyorsunuz kendinizi. Hemen yanında da Marktplein. Belediye binası ve yanındaki Saint-Sang de Bruges Basilikası'nı görüyorsunuz. Marktplein'e geçince de Belfry karşılıyor sizi. Noel zamanı olunca Marktplein çok hareketli bir hal alıyor. Çok büyük değil ama zengin bir market. Brugge'un ayırmadan sokaklarını gezdikten sonra uğranılacak iki özel bar var. Bunlardan biri ünlü De Garre. Breidelstaat'ın hemen başında küçük bir aralıktan girilen bu barın kendilerine özel biraları mevcut. Brugge yakışır otantik bir havası var. Yaşanması gereken bir tecrübe. Bir diğer şahane bar da; The Druid's Cellar. Brugge özelinde bir İrlanda pub'ı nasıl olabilecekse, nasıl hayal edebiliyorsanız burası da öyle bir yer. 

Bu yıl Venedik ile birlikte ben de özel bir yere sahip olan ikinci şehir Brugge oldu. Tek gece kaldım belki ama çok fazla eğlendim. O gecenin playlistini, biraz genel olarak bu kısa Belçika seyahatimin playlistiyle birleştirip sağ bara koydum. Her gece böyle eğlenmem gerektiğini kendime hatırlatmak için.

Gent


Belçika'nın en şahsına münhasır şehirlerinden biri olan Gent, enerjik, olgun ve zarif bir yer. Her birinin kendine has birer özelliği olan barları, şehir merkezi ve civarı, kiliseleri ve sık kanallarıyla görülmeye değer.

Trenden ilk indiğimde şehir merkezine ne taraftan gideceğimi pek çözemedim. Çünkü genelde, tren garları şehrin merkezine oldukça yakın bulunurlar. Gent'te ise yaklaşık 2 km'lik bir mesefa mevcut garla şehir merkezi arasında. Bu elbette soru değil, çünkü merkeze ulaşmak için geçmeniz gereken yollar hem çeşitli hem de genel mimariden uzak değil. Ben yürümeyi tercih ederek yerinde bir karar verdiğimi düşünüyorum. Öncelikli amacım hostelimi bulmak olduğu için, şu burada bu da burada diyerek yoluma devam ettim. Kalacağım yerin adı De Draecke idi. Merkeze yakın olduğu için seçmiştim ama bu kadarını beklemiyordum. Gent'in kalesi Gravensteen'in hemen arkasında kalan hostelim, hem rahat, konforlu, temiz ve de pahalıydı. Böyle bir lokasyon ve oda için pahalı olmasını önemsemedim ama çarşaflarla benim ilgileneceğimi söylediklerinde şaşkınlığımı gizleyemedim. Ayrıca kahvaltıları da oldukça kötü. Ama bu küçük ayrıntılar dışında hiçbir sorunu yok.

Odaya eşyaları bıraktıktan sonra sokakları gezmeye başladım. Groentenmarkt, Kroenmarkt sonrasında Cataloniestaat boyunca etrafı dolaştım. Kroenmarkt'ın ev sahipliği yaptığı Christmas Market'i gezdim. Spare Rips'lerin tadına baktım. Oradan devam ederek Sint Bavon Kathedrali'ne ulaştım. Arkasında kalan Reep kanalı boyunca devam eden sokağa döndüm. Reep'in Sint-Jorissluis ile birleştiği noktaya gelince refleks olarak sola döndüm. Nehir boyunca devam ettim. Yürüdüğüm yol oldukça boştu, hava rüzgarlıydı. Çok güzel hissettirdi bir anda. Tabanlarım acıyordu ama pek önemi de yoktu o an. Parkı görene kadar devam ettim, sonra parkın içine girdim. Yürümeye devam edince kendimi bir anda Sint-Jacobskerk'in orada buldum. Gitmek istediğim yerlerden biri olunca şaşırdım elbette. Kilise değil de, etrafını çevreleyen sokakta bulunan barlar asıl ilgi alanıma giriyordu. Tavsiye üstüne gittiğim De Trollekelder de bu barlardan biriydi ama akşam 4'te açıyorlarmış. İki saatim vardı ben de devam ettim. Sokaklarda kaybola kaybola yeniden Kroenmarkt'a çıktım. Bir barın kapısından dönünce diğerine doğru yollandım. Dreupelkot'un shotlarından denedim. Küçücük bir mekan ama shotları harika. Orada biraz vakit geçirdikten sonra tekrar De Trollekelder'e gittim. 200 çeşit biranın olduğu bu barın çok tatlı da bir atmosferi var. Acıktığımı hissettikçe odaya dönüp biraz dinlenmeye ve sonra çıkmaya karar verdim. Noel arifesi olduğu için açık restoran bulmak biraz zor oldu. Vaudeville adında bir mekana oturdum. Biraz pahalı fiyatlara, çok yavaş bir hizmete ama leziz yemeklere sahipler.

Ertesi sabah da Noel Seramonisini izlemek üzere merkezdeki Sint-Baaf's Katedraline gittim. Sonraki durağım Brugge'a geçmeden önce biraz müzik hiç de fena olmadı.

Brüksel

Adım atar atmaz sizi keman sonatları ve saksafon sololarıyla karşılayan bir şehir nasıl olabilir? Elbette, şahane deneyimlerle dolu. Brüksel, dünya mirası kent meydanı ve onu çevreleyen sokaklarıyla bu deneyimi fazlasıyla sunuyor. Gerçek anlamda bir turist şehri olarak her an her yeri hareketli. Belçika'nın en büyük şehri olsa da, nispeten küçük bir şehir ve bu konumu ona birçok avantaj sağlıyor. Yürüyerek her şeyi rahatlıkla bulabileceğiniz, ana meydanlara ulaşabileceğiniz bir büyük şehir yaşamayı gerçekten keyifli kılıyor. Yalnızca şehrin sokaklarında turlamak bile insana yetebiliyor. Her köşede wafflecılar ve patatesçilerin olduğu şehirde 24 saat açık dükkanlar ve restorantlar bulmak da ayrıca mümkün.


Brüksel'in tarihi mirası olan binalarının arasında ise geniş bir dünya var. Guinness tarafından tescilli dünyanın biraca en zengin barı olan Delirium en meşhur mekanı. Bütün bir sokağa yayılmış, yaklaşık üç katlı bu devasa bar, haftanın her günü çok eğlenceli, pazartesiler dahil!

Demem o ki, ne olursa olsun Brüksel'in keyfine doyulmaz sokaklarında çok güzel vakit geçirmek kesin gibi.

Güncelleme:





Geçtiğimiz hafta tekrar kendimi Brüksel'de buldum. Bu şehir beni hep iyi karşıladı ve güzel zamanlar vadetti. Şehre vardığım akşam hostele eşyalarımı bıraktıktan sonra parti bitmeden şehir merkezine doğru yola koyuldum. Marché de Noël açık olduğu için yolların bir kısmı trafiğe kapalıydı. Brüksel, tam olarak o bölgeyi kapsayan alanda çok şahane barlara sahip. Eski bir arkadaşımla buluştuktan sonra bir yere oturup Belçika biralarının eşsiz tadına yumulduk. Sanırım en çok Belçika birasının kıvamını ve tadını seviyorum. Sonrasında pek sürpriz olmayacağı üzere yolumuz Delirium'a düştü ve yine menülerinden seçim yapamayarak işi barmene bıraktım. Belki de en çok eğlendiğim akşamlardan biri oldu. 

Ertesi gün ise, işe waffle ile kahvaltı yaparak başladım. Geçtiğimiz yıl geldiğimden beridir hiç waffle yememiştim. O zamanki tadı hala damağımda. Ama bu defa o kadar etkilenmedim ve tekrardan waffle'ın fazla abartıldığını düşünmeye başladım. Klasik rutinleri tekrarladım ve önce Manneken Pis'i ziyaret edip, Grand Palace'a uğradım. Sonrasında, Grand Palace'ın arkasında kalan Galeries Royales dükkanlarını göz hakkıdır diyerek turladım. Elbette, Marché au Charbon sokağını da unutmadan turistik gezimi tamamladım. Kalabalıktan biraz uzaklaşmak için akşamüstü Le Botanique'de biraz vakit geçirdim. Şehir merkezinde böyle yerlerin olmasına alışık olmayınca olabildiğince tadını çıkarmaya bakıyorum. Güvenlik tarafından kovulana kadar parkta vakit geçirdikten sonra, karnımı doyurmak için Marché de Noël'e yöneldim. 

Yeniden glühwein ve sosis ikilisiyle marketi gezmeye başladım. Brüksel de, diğer büyük şehirler gibi yayılan bir markete sahip ve bu şehri daha da hareketlendiriyor. Öte yandan marketin yeni yılın ilk haftalarına kadar açık olduğunu öğrendim. Genelde Alman şehirlerinde Noel'den iki-üç gün önce kapatılırken, genel olarak Belçika'da Noel'den sonra da açık olması ilginç geldi açıkçası. Biraz daha Belçika birası içtikten sonra sabah erken yola çıkacağım için yatağımın yolunu tuttum. Hostelim Brussels Midi istasyonunun karşısında kalıyordu. Urban Center Hostel, temiz bir yer. Odalar yeni dekore edilmiş ama oldukça küçük. Öte yandan banyo fazlasıyla geniş ve temizdi. 

29 Kasım 2015

Trier & Lüksemburg


Trier, Unesco Dünya Mirası listesinde kendisine oldukça iyi bir yer bulan küçük bir şehir. Yürüyerek iki saatte şehir merkezinin her sokağını dolaşabilirsiniz. Milattan önce kurulan bu şehir, neredeyse 2000 yıllık eserleri hala barındırıyor. Sayısız kilise, bazilika ve kathedralle birlikte Porta Nigra kapısı şehrin en öne çıkan yapıları. Noel sezonunun açılışında gittiğimde Weihnacthsmarkt halen kuruluyordu. Turistler için uğrak yerlerden bir tanesi. Trier'de yapılacak en iyi şey, bir rehber kitapçığı alıp merakınızı uyandıran her yeri gezmek. Ne olursa olsun Dom'dam başlamak en iyi seçenek olabilir. Sonrasında, kentin küçük meydanlarını ve diğer tarihi şaheserlerini teker teker gezebilirsiniz. Bulunduğu bölge için oldukça değerli olan Trier, turistlerle de birlikte her daim canlı bir kalabalığa sahip.




Trier ile Lüksemburg arası yaklaşık 50 km. Aslında bir güne sıkıştırılabilecek bir mesafede iki şehir de. Kısıtlı süre içerisinde bu şekilde gezmeyi tercih ettik. Lüksemburg, erken açılan weihnachtsmarktlardan birine sahip. Akşamüstü oraya vardığımızda dönme dolabı farketmek pek zor olmadı ve onu takip ederek Place de Paris'e ulaştık. Lüksemburg gibi bir şehir için küçük bir market olsa da, başka birkaç meydanda daha kurulu marketleri görmek mümkün oluyor. Place d'Armes ve Place de la Constitution bunlardan diğerleri. Şaşasıyla pek sürpriz barındırmayan bir şehir olduğu için ana uğrak noktalardan devam etmeyi tercih ettik. Place d'Armes'dan devam ederek biraz dinlendik. Oturduğumuz cafenin iyi peynirlerine karşın, şarapları oldukça kötü olduğu için olabilidiğince çabuk toparlandık. Son olarak Le Chemin de la Corniche'dan şehri izleyip önce glühwien'nımızı ardından yanımızda getirdiğimiz şarabı yudumladıkladıktan sonra dönüş yolunu tuttuk.

7 Kasım 2015

Marburg

Almanya'nın en özel şehirlerinden bir tanesi daha: Marburg.

Bu küçük Alman şehri birçok özelliğe sahip. İkinci Dünya Savaşı sırasında hiç bombalanmamış olması onu özellikle ilgi çekici kılıyor. Yüksek rakımı ve merdivenleriyle birlikte, kanallarla sarmaş dolaş küçük sokaklarını da eklersek görülmeye değer şehirlerin başında geliyor. Eğer trenle seyahat ediyorsanız öncelikle şehrin otoparkını bulmalısınız. Otoparka vardığınızda asansörle 9. kata çıkıp, sonra başka bir asansörle bir üst kata çıkmalısınız ve tarihi şehir merkezine hoşgeldiniz!

Asansörden inince bambaşka bir dünyaya adım atmış hissi veren çok ender yerlerden bir tanesi burası. Şehre asansörle ulaşmak da ayrıca ilginç bir detay elbette. İlk gördüğünüz sokak, şehrin en işlek alışveriş sokaklarından bir tanesi Wettergasse caddesi. Belediye binası ve önündeki küçük meydana çıkan bu cadde, muhteşem manzaralı kafeler ve aradığınız her şeyi satan mağazalarla dolu. Tatlı ve kahve seviyorsanız Cafe Vetter en doğru tercih olur. Vitrinden seçtiğiniz envai çeşit tatlının yanına Marburger Kaffee'yi tavsiye ederim. Özel ve sert bir likörle birlikte içilen bu kahve gerçek bir soğuk hava kahvesi. Şehri gezerken kaleye çıkmayı ve Marburg Üniversitesi'ne uğramayı ama özellikle 1283'den kalan Elisabethkirche'yi görmeden dönmemek gerek.

24 Ekim 2015

Strasbourg

Müziğin yakıştığı şehirler adlı bir liste yapsam Strasbourg'u tereddütsüz ilk sıralara koyarım. Hafif karanlık atmosferi, kanalları, gotik ahenkli binalarıyla büyülü bir yer. Gezmesi de oldukça kolay. Strasbourg Garı'nda inince batıya doğru giden herhangi bir sokakla başlanabilir mesela. Nehri geçtikten sonra sokağın iki tarafına dizilmiş pastanelerin vitrinlerine baka baka, "acaba hangi éclair'den yesem" diye düşünürken kendinizi Place Kléber'de bulmanız pek olası. Eğer şanslıysanız ve Christmas zamanı ordaysanız Avrupa'nın en güzel ve en büyük Marché de Noël ya da Weihnachtsmarktlarından biriyle karşılaşacaksınız. Place Kléber'i boylu boyunca geçtikten sonra, Strasbourg'un dar ara sokaklarının rehberliğinde eşsiz Strasbourg Katedrali sizi selamlayacak. Floransa Doumo'sunda sonra gördüğüm en ihtişamlı katedrallerden bir tanesi Strasbourg Kathedrali. Kathedralin önündeki performans sanatçılarına ya da sokak müzisyenlerine zaman ayırın. Kathedrale girmeyi ise sakın ihmal etmeyin. İçeri girince, mihraba doğru yürüyün. Mihrabın sağında kalan kısım karanlıksa şahane bir sürpriz sizi bekliyor, eğer değilse gözlerinizi ayırmadan o tarafa doğru yürüyün. 18 metre boyundaki dünyanın en eski astronomik saatlerinden bir tanesi olan Three-Kings-Clock'un ihtişamına ve güzelliğine doya doya bakın. 14. yy'da inşa edilen bu saat o kadar büyüleyici ki, gözlerimi alamadım. Ta ki, kararana kadar. 

Rue de l'elpine boyunca birçok güzel restoran ve kafe bulmak mümkün. Buna kebapçılar da dahil. Şehrin turistik merkezine yakın olan bu cadde fiyat bakımında fena değil. Çok yüksek fiyatlarla kolay kolay karşılaşmıyorsunuz. Rekabet sağolsun! Strasbourg'un esnafı pek güzel yüzlü olduğundan ve şehir Almanya ile Fransa arasında tampon bölge olduğundan, insalarla üç farklı dilde anlaşmak mümkün. Konu İngilizce olduğunda biraz zorlansalar da yardımcı olmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Sıklıkla dillendirildiği gibi Fransızların başka dil konuşmadığı olayı, burada geçerli değil. Gerçi benim tecrübelerime göre başka yerlerde de geçerli değil ama neyse.

8 Ekim 2015

Nürnberg

Belki de en hakkı yenen Alman şehirlerinden bir tanesi Nürnberg. Birçok kişiden sıradan ve sıkıcı bir yer olduğunu duyabilirsiniz ama inanın öyle değil. Nürnberg, Bavyera içinde farklı bir dokuya sahip. Taş binaların fazlalığı ve alışıldık Alman mimarisinden biraz uzak yapısıyla özel bir çehreye sahip. Tren istasyonu civarında uygun fiyata çok temiz ve ferah hostellere sahip. İstasyondan tarihi şehir merkezine yürüyerek varmak ise en fazla 15 dakika civarı sürüyor. Kanalların civarında örneklerle haşır neşir olmak, kaleye çıkıp şehre tepeden bakmak ve pazar meydanı civarındaki şık ve uygun fiyatlı restoranlarda yemek yemek olmazsa olmazlardan. Pazarın kurulduğu Hauptmarkt ve Schöner Brunnen mutlaka görülmeli. Pazara denk gelirseniz dikkatlice dolaşmalısınız, çok sürpriz parçalar çıkabiliyor. Sıradan bir Alman pazarından farklı olarak biraz daha Weihnachtsmarkt havasında olduğu için güzel alışveriş yapabilirsiniz.

Nürnberg müzeleri de ayrıca ilginç parçalar barındırıyor. Germanisches Nationalmuseum aralarında en büyüğü. Almanya'nın ve Bavyera bölgesinin antik ve romantik tarihi hakkında pek çok koleksiyon barındıran müzede ayrıca bir Rembrandt selfportresi de bulunuyor. Müze haritasında bulabilirsiniz, yolunuz düşerse ıskalamayın derim. Ayrıca gece hayatının da çok özel olduğunu belirtmekte fayda var. Gece çıkmadan ayrıntılı bilgi almanız en iyisi olur. 

Münih & Oktoberfest

Münih büyükçe bir Alman kasabası. Gerçekten. Şehri, Almanya'daki diğer büyük şehirlerden ayıran en önemli özelliği kasaba havası içinde olması. Gördüğüm kadarıyla iki çeşit Alman şehri var. Birincisi, en yaygın olanı, küçücük bir şehir merkezi etrafına düzensizce yerleştirilmiş binalardan oluşan ve genellikle civarda vakit geçirmek için herhangi bir dükkan ya da restoran bulunamayan şehirler. Örnek olarak, Stuttgart ve Mainz verilebilir. İkincisi ise, şehir merkezi büyük kurulmuş ve ulaşım ulanaklarıyla güzelleşen canlı şehirler. Örnek; Münih, Frankfurt, Berlin. İkinci kategorideki şehirler ülkenin de en önemli ve güzel yerlerini oluşturuyor ayrıca.

Münih'e ikinci defa, yine Oktoberfest vesilesiyle gittim. Geçtiğimiz yıl tecrübesizliğimiz bilgisizliğimizle birleşince, cumartesi günü Oktoberfest hayali kurarken kendimizi yağmur altında bulmuştuk. Bu defa imkanları iyi değerlendirince güneşli bir perşembe öğleden sonrası Oktoberfest alanına ulaştık. Oktoberfest'te rahatınız hiç bozulmasın istiyorsanız rezervasyonlu masanız olacak, bu kesin. Ama rezervasyonunuz yoksa da çözümsüz değil. Mesela, özellikle hafta içi insanlar çalıştıkları için rezervasyonlar saat 3'ten itibaren yapılıyor. Biraz erken gidildiğinde Ein Prosit! nağmeleriyle özel Oktoberfest Birası'nın tadını çıkarmak mümkün. Tıpkı bizim yaptığımız gibi. Litrelik birayı 10€'ya içiyorsunuz ve normalde tattıklarınızdan çok daha farklı, sert ve yoğun. Güne erken başlayınca sarhoş olup ayılıp, yeniden şarhoş olmak mümkün olduğunda farklı çadırları denemek de gayet eğlenceli oluyor. İnsanların birbirlerine meydan okumalarını izleyip gaza gelmek bir numaralı faaliyet. Genel olarak garsonlardan nezaket ve güler yüz beklemek yerine, aynı ya da yan masalardaki diğer insanlarla muhabbet kurmak daha değerli. Belli bir çevrede takılacaksanız aynı insanlarla karşılaşabiliyorsunuz ve nezaketinizin karşılığını alıyorsunuz. İki numaralı faaliyet ise, hafif ayılmışken dönmedolaba binip bütün festival alanını ve Münih'i yukardan izlemek. Manzarası görmeye değer. Yiyecek konusu ise en sevdiğim. Çadırlarda muhteşem tavuk göğüslerini yine 10€'ya yiyebilirsiniz. Servis inanılmaz hızlı. Ya da dışarı kurulan stantlardan Alman wurstlarından ve schnitzellerinden yemek tercih edilebilir. Eğer wurst yemek isterseniz benim favorim käsewurst, şiddetle tavsiye ederim. Soğan almayı da unutmayın. 




Oktoberfest zamanı da olsa Münih'i biraz olsun gezmeden ayrılmak hata olur. Neues Rathous'u ziyaret edip belki biraz alışveriş yaptıktan sonra, Odeonplatz'a geçip oradan da Leopoldstrasse boyunca biraz ilenebiliriz. Market alışverişi tamamlandıktan sonra, yönünüzü batıya verip English Garten'a ulaşabilirsiniz. Eğer hava güzelse Münihlilerin yarısının orada olduğunu görebilirsiniz. Burada yapılacak en güzel şey, parkı çevreleyen çaylara yakın bir yeri mesken belleyip parkın tadını çıkarmak olur. Eğer erzak biterse, bisikletiyle gezip bir şeyler taşıyan insanlara dikkat edin. Üstüne biraz koyarak ne isterseniz olduğunuz yere getiriyorlar. 

25 Haziran 2015

İzmir

Ege'nin incisi, upuzun Kordon'uyla İzmir. Güzel dememe pek gerek yok sanırım, güzel olduğu kadar eğlenceli de. Ayrıca yormuyor.

İstanbul'dan yola çıkınca İzmir çok çekici gözüküyor. Zaten öyle. Büyük şehir ruhunu sadece meydanlarda değil sokaklarda da hissediyorsunuz. Ulaşımı oldukça rahat. Fiyatlar uygun. Güzel zaman geçirmek için pek çok alternatif var. Çeşme'si var, Urla'sı var, Foça'sı var. Göztepe'si ve Karşıyaka'sı var. İlk seferimde Göztepe'den çıkmadığım için kendimi Göztepeli sayabilirim herhalde. Mithatpaşa Caddesi kocaman bir mahalle. Alışveriş yapmak için, yemek yemek için upuzun ve çok renkli. Zaten bir ucu Konak'tan çıkıyor. Alsancak tarafında, La Puerta adında çok zengin bira çeşitleri olan Hispanik atmosferli bir bar var. fiyatları şahane. Favori mekanlarımdan bir tanesi. Kordon boyunca ve Alsancak sokaklarında birbirine denk barlar bulmak çok kolay ama La Puerta'nın fiyat+lezzet+atmosfer kombinasyonu mükemmel.

Sanıyorum ki İzmir'in gizli hazinelerinden biri İnciraltı. Orada yaşayan bir arkadaşımız sayesinde bir akşam İnciraltı sahilinie attık kendimizi. Şehrin biraz dışında kalmasından olsa gerek, sayfiye kasabası havası var. Oraya giderseniz Serkan ve Hamza'nın midyelerinden kiloyla, kovayla artık ne kadar taşınabiliyorsa alın. Benim için de alın, gömülerek yiyin. Brüksel'de, İtalya'da ve Almanya'da da midye yedim. O yüzden çok fanatik bir midye dolmacı değilim ama Serkan ve Hamza bu işin kitabını yazmış, cidden muhteşem.

Son olarak Tarihi Asansör'den günü batırmadan dönmek hata olur. Bir bira eşliğinde Karşıyaka'yı ve onun ötesini izlemek çok keyifli.

30 Ocak 2015

Londra


Bir imparatorluk başkenti olarak cazibesiyle sizi anında içine çekmesinin yanı sıra, gösterecek pek çok şeyi var Londra'nın. Giderken "turistik pek gezmeyiz zaten" diye kendimizi şartlasak da, olamıyor. Sabah sokaklara düşünce bir müze gezelim bari, ya da Buckingham'ı uzaktan da olsa görsek olur gibi cümleler kura kura sonunda rehber kitaplarının tavsiyelerine uyuluyor. Yemek için köşe bucak küçük ve samimi restoranlar aranırken sonunda yol Garfunkel's 'e çıkıyor. Bir bilenden, yerelinden tavsiye almak kaçınılmaz oluyor haliyle.

Bir hafta Londra için ucu ucuna yetecek bir süre. Birçok yeri atlamak zorunda kalabilirsiniz. Oldukça merkezi bir yerde, Earl's Court'ta bir hostelde kalmıştık ve hostelden çıkıp South Kensington'a ordan da Buckingham'a yürümek pek sorun değildi. Yani sabahın ilk saatlerinde merkeze inmeye vakit ayırmadan istediğimiz yere gidebildiğimiz halde yine de yettiremedik. Hostelin adı The Londoners'dı. Oldukça iyi fiyat sunuyorlar ama pek rahat bir hostel olduğunu söyleyemem. Ama Londra standartlarında düşününce bir hafta için oldukça makul. Duşlar sorunsuzken, tuvalet bir defa sorun çıkardı. Bütün kat diğer tuvalete hücum etse de, saçma saatlerde hostele gelmemiz işe yaradı sıkıntısız atlattık. 

Elbette Londra'da görülecek yerler ile ilgili ahkam kesecek değilim, bir çoğunu görme fırsatı bile bulamadım. Ama Camden Town civarı ve onun kuzeyinden Arsenal'e doğru gittikçe çok güzel sokaklara rastlamak mümkün. Özellikle Camden Town tam bir cennet! Pazarları, pubları, gördüğüm en ilginç dükkanlarıyla İngilizlerin neden Punk'la ünlü olduklarının kanıtı gibi. Arsenal ise benim için özel bir yer. Bergkamp ve Nick Horby sayesinde anlatamadığım bir sempati besliyorum takıma karşı ve elbette semte karşı. Semt be! Metrodan inince sola doğru bir 5 dakika yürüdükten sonra Blackstock Road'a varıyorsunuz. Eğer metro çıkısında sağa dönerseniz yol sizi mabete, Emirates Stadyum'una çıkarıyor. Blackstock Rd'a varınca tam karşıda Arsenal Tavern'i göreceksiniz. Yine sola dönüp bir 6-7 dakika daha yürüdükten sonra sol tarafınızda The Gunners Pub kalacak. Bu iki pub Gunnersların en uğrak mekanlarından. Bir Arsenal maçını orada izlemek inanılmaz büyük keyif. İngilizlik müzik, futbol ve sarhoş olmaktan (çok içmek değil, üzgünüm) ibaretse tam olarak mekanlar bunlar. Tabi baharsa yolun devamında Highbury Fiels'a ulaşıp parkta keyif yapmak, ardından da Highbury Corner'dan şehre dönmek en güzel alternatif. 

Elbette görmeyi çok istediğim iki sokak vardı: Baker Street ve Fleet Street. Malum olduğu üzere 221B Baker Street adresi ziyaret edilecek en kesin noktalardan biriydi. Sherlock Holmes müzesi, en ikonik ve eğlenceli noktalardan bir tanesi. Talihsiz tarafı ise, Baker Street'de ve yakınlar başka böyle bir nokta olmaması. O yüzden müzden ayrılınca ya tekrar Camden Town'a dönmek ya da Liverpool Street'e geçmek bana göre en akılcı çözümler. Liverpool Street Station'un yakınlarındaki Woodin's Shades, hem bira seçenekleriyle hem de yiyecekleriyle çok zengin. Gelgelelim Fleet Street, çok özel bir sokak olmasa da, Sweeney Todd sayesinde ilgimi çeken bir yerdi. Boylu boyunca yürüdüm, ve yürürken yağmurun başlaması da çok ironik oldu. Bir yerlerden yeni pişmiş börek kokusu da gelseydi atmosfer tam olurdu.

Londra gezdiğim en güzel şehirlerden bir tanesi kuşkusuz. İhtişamıyla ilk bakışta insanı etkiliyor ve arka sokaklarında çok fazla şey gizliyor. Eğer gidecekseniz, öncesinden London Walks turlarına kesinlikle göz atın. Keyifli bir tecrübe olduğunun garantisini verebilirim. Ama soğuğa karşı, iç cebinizden cini eksik etmeyin.

24 Eylül 2014

Prag


Hayallerimin şehri Prag, daha güzeli nadir bulunur bir güzelliğe sahip. Ortaçağ havasını her köşesinde hissedebildiğiniz şehrin, bu havasına uygun halkı eşsiz bir tecrübe yaşatıyor. Yalnızca sokaklarda yürüyerek bile unutulmaz anlara sürükleniyorsunuz.

Elbette Kafka ve Kundera gibi isimler ortak bir noktada haksız çıkamazlar, bu oldukça zor bir olasılık. Her sokak başından ilham akan bu şahane şehrin en değerli ögelerinden biri şüphesiz Orloj, Prag Astronomik Saati. 600 yaşındaki bu mekanik harikası ayrıntıları, figürleri ve tarihiyle şehrin en değerli varlıklarından. Şahsen benim için de çok özel. Saatin bulunduğu Eski Şehir Meydanı, Prag'ın en eski meydanı. 1440'dan bu yana korunan bu meydan öğlenden itibaren gece geç saatlere kadar özellikle sokak sanatçılarının ablukası altında. Hava kararınca daha da hareketleniyor.

İki yakadan oluşan Prag'ı birbirine bağlayan en eski köprü Charles Köprüsü, yine şehrin sembollerinden biri. Çeşitli zanaatkarların işlerini sergileyip, satışa çıkardığı ve her daim kalabaıl olan bu köprü, şehrin tam ortasından geçtiği için iki yanında da leziz bir manzara bulunduruyor. Köprünün kenarlarında oyulmuş heykeller bu güzelliği kat ve kat artırıyor. Old Town'dan çıkıp köprüden geçmek üzereyken başınızı hafif sağa çevirince Kafka Müzesi'ni göreceksiniz. Kafka'nın Prag'da yaşadığı süre boyunca edindiği çevreyi çok farklı noktalardan inceleyen kaynaklara ulaşma imkanınız olur böylece. Köprüyü takip edince kalabalık sizi Prag Kalesi'ne çıkaracak. Yalnızsanız etrafınıza bir göz atın, illa ki rehber eşliğinde gezen bir gruba rastlarsınız. Rastlayınca kulak kabartın, çok ilginç bilgiler veren rehberler var. Kalenin rotasını takip edince arka taraftan Oyuncak Müzesi'nin sokağına doğru yollanıyorsunuz. Burada şehrin her noktasını gören bir nevi seyir noktası var, ve elbette her daim kalabalık. Sokağın devamı sizi Charles Köprüsü'nün yanındaki bir diğer köprüye ulaştıracak. Charles'ın diğer tarafında kalan John Lennon Duvarı da hava kararmadan görülmesi gereken kolektif bir üretimin sonucu olan ve halen eklemeler yapılan ender güzellikteki modern sanat eserlerinden bir tanesi. Duvarı ziyaret ettikten sora yine Charles Köprüsü'nden geçip, devamındaki Kaprova caddesinde yarı turistik, yarı yerel restoranlar bulabilirsiniz.

Her günü dolu dolu geçirmenin garantili olduğu bu mimari harikası şehir, tıpkı mükemmel bir kitapmışçasına sık sık ziyaret edilmeli. 

20 Eylül 2014

Berlin

Almanya'nın başkenti ve en büyük şehirlerinden olan Berlin, Avrupa'nın diğer başkentlerine oranla daha büyük ve hareketli. Hem tarihi bir dokusu ve oldukça hareketli bir gece hayatı olması onu bir turizm merkezi yaparken, Almanya'nın en önemli kenti ve büyük kenti olması onu kalabalık bir ticaret kenti kılıyor. Bu açılardan Istanbul'a benzese de, aslında o kadar benzer yanları yok. Berlin'in en önemli yerleri genel olarak yakın tarihte gerçekleşen olayların yaşandığı yerler. Berlin Duvarı ve onun iki yakasını buluşturan hikayelerin yaşandığı noktalar şehrin en önemli turistik yerlerini oluştuyor. Bununla beraber müze adası da oldukça büyük müzelere sahip. Tabi şu anda restorasyonda olan Pergemon ve Neues müzelerinin yarısından büyük bir kısmı 2025 yılına kadar ziyarete açık değil.

Berlin kesinlikle birkaç günde bitirilebilecek bir şehir değil. Birkaç hafta vakit ayırıp gezmek en güzel hareket olur.

18 Eylül 2014

Amsterdam

İkinci defa Amsterdam'da bulundum ve bu şehri ne kadar sevdiğimi tekrar hatırladım. Amsterdam'ın en güzel yanı Brüksel ile olan benzerliği. Ülkesinin en büyük şehri olarak bir ucundan diğer ucuna kadar yürüme mesafesinde kurulmuş. Dünyaca yaptığı şöhret bir yana gezilecek birçok yer de var. Elbette gece hayatı her zaman ön planda ama Amsterdam, ziyaret ettiğim en güzel müzeleri de barındırıyor. Bunların başında elbette ki Van Gogh Müzesi var. Vincent van Gogh'un en değerli eserlerinde tutun da, kullandığı teknikleri detaylarına ve örneklerine, etkilendiği akımların öncülerine, akıl hocalarının ve dostlarının eserlerine kadar uzanan geniş çerçeveli bir arşivi belli başlı olaylara göre sıralamışlar. Bunlara Van Gogh üstüne yapılan projeler de dahil. Bir diğer şahane müze olan Rijksmuseum da tam olarak Van Gogh müzesinin karşısında diyebilirim. Rembrant'ın eserlerinden modern sanat eserlerine kadar geniş yelpazeli bir arşivi var. Fakat iki seferdir bu müzeye bir türlü giremedim. Bu kez vaktim dardı. Tabi Amsterdam'da müze deyince oluşan algı bir başka oluyor. Şehrin fuhuş ve uyuşturucuyu en önemli turizm kaynağı olarak kullanmasının sonucu olarak ziyaretçiler genellikle şehrin bu yönünü görmek istiyor.

Gece hayatının da bu bağlamda şekillendiği bir gerçek. Red Light District ve çevresi akşam saatlerinden itibaren kalabalıklaşmaya başlıyor. Haftasonları özellikle Ajax maçları sırasında daha da erken saatlerde dolmaya başlıyor. Kentin üç büyük meydanı var. Bunlar restorantların, barların, coffeshopların ve eğlencenin merkezlerini bir bölgede topluyorlar. Her bir meydan arası yürüyerek 15 dakika civarı olduğundan şehirde yürüyerek tur atmak bisiklet kiralamak kadar mantıklı ve keyifli.

12 Eylül 2014

Barselona




Katalonya'nın başkenti Barselona, şahane bir şehir. Çoğu anlamda gerçek bir cennet. Oldukça büyük bir şehir olduğundan, kısıtlı zamanda neler yapacağınızı iyi planlamak gerekiyor. Bu da seyahatimizin ikinci hatası oldu. Barcelona'yı biraz hafife almışız. Bu seyahat boyunca İstanbullu olmanın faydalarını ne kadar görsem de, bu durum dezavantaja dönüştü. Devasa bir şehirde yaşayınca diğer şehirler gözünüze hep küçük geliyor.

Aslında daha yola çıkmadan kötü planlamanın kurbanı olmuşuz ama haberimiz yoktu tabi. Tek günlük rezervasyonumuzun şehrin baya dışında kalan bir hostelde olduğunu farkedip planları değiştirdik. Öncelikle en azından dört gün kalmakta karar kıldık ve geriye kalan günler için kalacak yer aradık. Şanslıydık bulduk ama bu bize koca bir güne maloldu. Barselona'yı tanımak zaman alıyor. Turistik bölgelerden kaçıp, normal halka karışmak ise oldukça zor. Bu açıdan nereye gidilmesi gerektiğini önceden öğrenmek en doğru hareket olacaktır. Barselona'nın enfes sahil şeridi güneşin tepede olduğu her an hareketli, gece ise bambaşka bir havası var. Barselona'da zaman geçirirken sabah sahilde vakit geçirip, öğleden sonrayı da şehri gezmeye ayırmak doğru bir plan. Diğer türlü dinlenmek ve plajın keyfini çıkarmak için pek vakit kalmayabiliyor.

Barselona şahane bir düzene sahip ve bunu her köşe başında fark ettiriyor. Bisiklet başlıca ulaşım araçlarından biri ama bununla beraber şehrin her noktasına uzanan kullanışlı bir metro ağı var. Metro yalnızca gece yarısına kadar çalışsa da, 24 saat sefer yapan otobüsler mevcut. Tabi bir İstanbullu olarak bakınca yürünmeyecek bir mesafe pek yok gibi. En fazla bir saatlik yürüyüşlerle her yere varılabiliyor. Yürümek bence şehri tanımanın en güzel yollarından bir tanesi. Turistik olaraksa bir haftalık bir rotayla ancak tam anlamıyla gezilebilecek bir şehir. Son gecemizde Plaça del Mar dolaylarında 15-20€ arasında odalar olduğunu öğrendik, ki durumumuzu düşününce bu pek hoş olmadı. Dört gün Barcelona için asla yeterli değil, hatta bence en azından iki haftalık bir planla kentin her anının doya doya yaşanması gerekir. Barselona bir kentin vaad edebileceği her şeye sahip.

8 Eylül 2014

Floransa - Pisa



İtalya'nın çoğu şehrinde her köşe başında güzel bir ayrıntı var en azından ama Roma'da ve Floransa'da her köşe başında bir sanat eseri var. Rönesans'ın başkentine akşam dokuz gibi vardık. Hiçbir yer bilmeyen yabancılar olarak önce bir kendimizi dışarı attık. Atıştırmalık bir şeyler yiyebilmek ya da en azından birkaç bir şey içebilmek için mekan ararken şehrin geceleri çok sakin olduğunu farketmemiz çok uzun sürmedi elbette. Doumo'nun ne tarafta kaldığından bile habersiz kaldığımız yerin civarında birkaç blok dolaşıp bir Irish Pub bulduk. Değişik fışı biralar denemek bu seyahatin en sevdiğim kısımlarından biri. Ertesi gün şehir turuna başlamak üzere elbette Floransa Kathetrali'nin önüne attık kendimizi. Kathedrale giriş ücretsiz olduğundan hızlı ilerleyen sıra beş dakikada eridi ve hemen içeri girdik. Yalnızca kubbenin üstüne çıkmak için bilet almak gerekiyor ve biletler 10€. Kathedralin içi, dışı kadar gösterişli değil, hatta oldukça mütevazi. Zemindeki mermerler ilk yapıldığı haliyle korunmuş. Ama en önemlisi kathedralin mimarisinin gotik olması. Bunu duyunca şaşırdım çünkü gotik bir bina için fazla mütevazi, özellikle içi. Ama bunu da mimarinin ilk örneklerinden olmasına ve Floransa'nın o zamanlar İspanya'ya göre daha fakir olmasıyla açıklıyorlar. 

Floransa'nın eski merkezi baştan sona yürünecek mesafede. Kentin bütün köşeleri bir günde arşınlanabiliyor. Şehrin orta çağ havası da halen üstünde, buram buram. Gündüzden çok geceleri bu hava daha fazla hissediliyor. Ayrıca Floransa belli aktarma merkezlerinden olduğu için çevreye ulaşımı da çok kolay. Oradan çıkıp Pisa'ya ulaşmak en fazla bir saat sürüyor. 

Pisa meydanından en uç köşesine kadar bir turizm merkezi. Yerel halka hitaben pek bir şey yok neredeyse. Elbette ki asıl odak noktası Pisa kulesi olduğu için bütün kalabalık orada. Kuleyi düzeltmeye çabalayan onlarca insanla beraber, değişik değişik komik poz veren bir o kadar da insan var. Ama kuleyi düzeltmek zor olabiliyormuş. Onuncu denemeden sonra pes ettim, öz çekimimi çekip bıraktım. Turistik olsa da uygun fiyatlı menüleri olan küçük barlar yemek için en mantıklı tercih gibi geliyor. Tabi yemeklerinin normalden daha gelişigüzel olduğunu akılda tutmak lazım. Bir de çoğu restorant "servis ücreti" almayarak müşteri çekmeye çalışıyor. Sanırım İtalyan geleneklerinden biri de bahşişin hesabın içinde gelmesi. Ama bu durumu tersine çevirmeye çalışıp daha fazla müşteri çekmek isteyen restorant sayısı da oldukça fazla. 

İtalya'nın düzenine alışmak ve ayak uydurmak çok zor olmuyor. Bir süre sonra yerel insanlar gibi davranırken buluyorsunuz kendinizi. İnsanları sahiden yardımsever, aynı dili konuşmasanız bile başkalarına sorarak yardım etmeye çalışıyorlar. Ülkeden çıkarken eğlenceli, keyifli ve memnun günler geçirdiğimizi farkettik. Fransa şimdilik pek öyle olmadı çünkü. 

5 Eylül 2014

Roma

Yolculukların ilk durakları her zaman hata kaldırabilir. Ama Roma'yı ilk durak seçince biraz haksızlık etmiş gibi hissettim. İki gün ayırdığımız şehre uçağın rötar yapması sonucunda planladığımızdan geç varabildik. Bununla beraber şehri gezmek için yaptığımız esnek plan da değişti. İlk akşam Trastevere'nin iyi bir tercih olacağını düşünüp oraya doğru yola çıktık. Sahiden de öyleymiş. Şehrin en turistik yerlerinden biri olarak canlıydı ve uygun fiyatlı şık bir yer de bulabildik. Pizzalar hemen her yerde aynı fiyata yenebiliyor, makarnalar da işini rengi değişiyor çoğunlukla. Menülerde bazı makarnalar başlangıç olarak yer alıyor ardından ana yemek olarak ızgara söyleniyor. Bununla beraber oldukça uygun fiyatlı lezzetli ev yapımı şarapları var. Litresi 8-10€ arasında değişiyor. Trastevere nehrin diğer tarafından olduğundan oraya geçerken köprülerin ve nehir kenarının tadını çıkarmak baya keyifli. 

Şehre ilk girdiğimde dikkatimi çekense apartmanların tepelerindeki anten ormanları oldu. Her apartmanın tepesinde onlarcası var nedense çok ilgimi çekti. Roma'nın antenleri. 

Bunun dışında gezilip görülecek yerleri anlatmaya pek gerek yok. Colloseo'dan başlayıp Palantino tepesine çıktıktan sonra Roman Forum'a inip ordanda Piazza Venezia'a geçmek seçeneklerden biri. Vaktimiz az olduğundan Vatikan'ı es geçmek beni ne kadar üzse de, Pantheon ve diğer bölgeleri layıkıyla gezebilmek de bir o kadar mutlu ediyor. Roma için iki gün kesinlikle yeterli değil. Bu yaptığımız ilk planlama hatası oldu. Şehrin sokaklarında gezmek dahi çok rahat ve keyifliyken, bir turist olarak tarihinin içinde kaybolmak ve her an yeni bir şeyle etkilenmek insanı aşık ediyor. Şimdiden hayatımın en azından bir kısmını Roma'da geçirmenin hayallerini kuruyorum.