filmekimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
filmekimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ekim 2013

12. Filmekimi buluşması

Yine yılın en sevilen ikinci haftası, Filmekimi haftası geldi ve geçti. Güzelim sinema salonlarımıza kurulup yeni ve ilginç filmleri izlemek üzere bilet peşinde koşturduk, seanslar kaçırdık ama yakaladık da, film sırasında telefonuyla oynayanlar, şap şap yemek yiyenleri uyardık, city's'e küfrettim, ettik; ve daha birçok rutin ile bu haftayı geçirdik.

Genel olarak bu yılki filmekimi vasattı, ne yazık ki. Organizasyonda her şey aynıydı ama filmler tatmin edici değildi.  Her ne kadar liste başı filmleri izleyemesem de, 40 filmlik programdan 14 tanesini yakaladım. City's'den çıkıp diğer salonlara gitmeye çalışmaktan iflahım kurudu adeta. Bu hatayı her yıl yapıyorum ama biraz zorunda kalıyorum gibi. Çünkü izlemek istediğim filmlere en uygun seansları böyle salonlar arası çapraz koşular yaparak izleyebiliyorum. Bu sene kendi rekorumu kırdım zaten, ve city's'den atlas'a 20 dakikada ulaştım, evet metroyla. City's demişken, sinemaya ulaşabilmek için içinden geçmek zorunda olduğunuz bir yer var orada, adı Mahalle. Adı batsın. Berbat bir yer. Elimden geldiğince orada film izlemiyorum ama dediğim gibi filmekimi haftasında biraz da zorunluluktan. Bu Mahalle denen yer asansörle çıkabilinen son kat, oradan merdivenle sinemaya ulaşıyorsunuz. Bu yerin olayı kendince mahalle oluşturma çabası. Yani nişataşı'nın orta yerindeki en güzel pasajlardan birini avm yaparak mahvettikleri mahalle ortamını en üst katta tekrar oluşturma çabası. Bütün katı kaplayan çiğ balık ve yağ kokuları arasında sinemaya ulaşmaya çabalarken çileden çıktım.

10 Ekim 2012

Sevgiler, Ekim...


Önce otuz-dokuzdu. Sonra on-dokuz oldu, ardından sadece on. Sonuna geldiğinde ise sekiz olmuştu bile.
Renkler'le bir girizgah yaptıktan sonra ekimin gülü filmekimi için birkaç diyeceğim var. Aslında böyle yazarken hiçbir iddiam yok. Ben sinemayı seven, film izleyen, izlemeyi ve hakkında konuşmayı seven bir adamım sadece. Yazmayı da ayrıyeten sevdiğim için, hakkında en çok yazabileceğim konu hakkında naçizane fikirlerimi yazıyorum sadece. Ciddiye alınmak gibi bir derdim yok. Tabi Osman Sınav'ı yönetmen olarak benimsemiş, "lokomotif" gazetesinde Ömür Gedik'e sinema eleştirisi yazdırılan ülkede gayet tabi bende sağlam bir otorite olabilirim kanımca... Ama gerek yok, iyiyim ben böyle.

Yeni mekanımdan ilk yayınımı yapıyorum. Ne diyordum, fimekimi. İlk önce seçtiğim on-dokuz filmi zaman-imkan süzgecinden geçirip sadece on filme indirmek zorunda kaldım. Anlık aksiliklerle birlikte bu sekiz oldu sonunda. Pek bir tadını alamadım ama bu sene, belki de filmleri tek tek izlediğim için.

Hiç düşünmeye gerek bile yok. Altın Tolga (Tolga d'Or) Paris'teki bir daireye, Haneke'ye, Amour'a, Aşk'a gidiyor.
Ahududu ödülü ise Uzak Doğu'ya, Japon sokaklarına, Kiarostami'ye, Like Someone in Love'a, Sevmek Gibi'ye gidiyor. Eminim filmden çıkan herkes İranlı bir yönetmenin neden bir Japon aşk hikayesi anlatmaya çalıştığını merak etmiştir. Ben hala merak ediyorum şahsen...

Sevmek Gibi dışında çok hayal kırıklığına uğradım film olmadı neyse ki. Hemen hepsi isteklerimi karşıladı ve tatmin ettiler.

*İlk seansımda Düşler Diyarı'nı izledim. Sağlam hikayesini, akıcı ve etkileyici anlatımla ve başarılı kamera çekimleriyle çok başarılı buldum. Duyguları muhteşem yansıtmış Zeitlin.

*Sevmek Gibi hakkında konuşmak bile istemiyorum. Tek plan çekimleri zaten yorucu olabiliyor, bir de monoton bir hikaye ile iyice durgunlaşınca zaten akşam seansında izlediğim filmde kendimi uyanık tutmak için savaştım resmen.

*Geçelim Loach'ın antidepresan etkisindeki Meleklerin Payı'na. Hikayenin içine cuk diye oturttuğu diyalogları bitirdi beni. Mizahı da, eleştirisi de tam ayarındaydı. Çok eğlendim izlerken.

*Gelgelelim Aşk... Günün ilk seansında City's'e doğru depar attırdı bana. Zaten City's'e ne zaman gidecek olsam bir aksilik oluyor. Haneke yine bizi koltuklara gömen, sesimizi kısan ve çaresiz bırakan bir başyapıt çıkarmış ortaya. Kapalı mekan içinde geçen filmlerin yaratıcılığına ve etkisine çok fazla inanıyorum. Haneke ile birçok şeye daha inanıyorum ama... Yani o kadar çok şey anlatıyor ki, yorum bile yapamıyorum. İstemiyorum aslında. Gidin, indirin, bi'şey yapın ve izleyin bu filmi...

*Festivalde Bruce Willis filmi izlemek çok acaipti benim için. Zaman yolculuğu hakkında onlarca film izlemişimdir. Hepsi de kendi içinde kısır döngüye sebep olur, çünkü konu tam da kelebek etkisine örnek, en ufak etkinin nelere sebep olacağını tahmin etmek çok güç. Tetikçiler'de güzel yerden yaklaşmışlar konuya. Sonunda "Bruce Willis yine "Twelve Monkey" tramvası yaşar mı?" diye kendime sordum film sırasında ama...

*Acı... Kim Ki-duk katladı, parçalara böldü ve sağa sola savurdu beni. Film bittiğinde hipnoz gibiydim. Neden bu kadar tartışmaya sebep olduğunu çok iyi anlıyorum. Dibine kadar çekmiş, alkışlamaktan başka bir şey düşmez...

*Mungiu "4 Ay 3 Hafta 2 Gün"ün gerçekçiliği ile mıhlamıştı beni. Bu sefer daha derine inmiş, Romanya tepelerinden birinde bir manastıra çıkmış... Filmi de en iyi kendisi açıklamış "sevginin iyi ve kötü kavramlarını nasıl göreceli bir hale dönüştürdüğünü ve dünyadaki en büyük hataların nasıl inanç adına yapıldığını" anlatıyor. Film hakkında da bir söylenti duydum, birisi filme girerken "umarım tempolu ve heyecanlı bir filmdir" diye umut etmiş, nasıl bir bunalımda olduğunu tahmin bile edemiyorum.

*Son olarak Koşulsuz Sevgi. Ben buna umut ve sevgi dolu bir film derim, ama aynı oranda da acımasız. Büyümekte olan küçük bir kız çocuğunun çok hızlı değişen dünyasını anlatıyor film. Tim Roth'lu kadrosuyla dikkatimi çekmişti ilk önce, iyi ki çekmiş dedim...

Kısacık dokuz festival gününden bunları kopardım. Son an aksilikleri yüzünden Bertolucci'mi satmak zorunda kaldım, imkan ve şeraitten Gondry'e gidemedim. No ve Cennetteki Çöplük de cabası... İzlemeyi istediklerimi saysam daha çok var. Ama hep söylüyorum Filmekimi'nin festival havasını daha bir seviyorum. İzlediğim her filmi de, kötü bile olsa, kar sayıyorum, elimde değil. 

Son bir şey ekleyeceğim. Son gün festival anketi koydular önüme, Atlas sinemasının fuayesinde. Filmekimi hakkında genel bir anket. Karşımda oturan iki arkadaş teyze atıldılar "Beyoğlu sinemasını istemiyoruz, yaz." diye. Öyle şaşırdım ki, tepki veremedim ilk önce. "Neden?" dedim. Koltuklar rahat değilmiş ve ekranı göremiyorlarmış. Sadece bunun için güzelim sinema salonu çöpe atılır mı hiç? Ben belki de her koltuğunda oturmuşumdur ve bu kadar sorun yaşamadım. Ses düzeni oldukça yeterli, koltukları çoğu sinemaya göre rahat, perdeyi de düzgün oturdukça çok rahat görmek mümkün, görülüyor yani. Çift altyazı olduğunda bile çok büyük problem yaratmıyor. Öyle olacaksa Fitaş'ı yıkalım gitsin! Alışveriş merkezi sinemalarından kaçacak yer kalmamışken, hem de kendi havası olan tarihi bir sinema için, bu kadar sert olmaya gerek yok. 

Beyoğlu sineması, pasajdan aşağı indiğinde sarar sarmalar seni, tahta masa ve sandalyeleriyle karşılar. Loş ışıkları altında kendine rahatça yer bulur ve seansını beklersin. Sinemaya ya Şarlo ya da Hitchcock kapısından girersin, çıktığında seni Marilyn karşılar. Tuvalete girdiğinde kendini James Dean gibi hissedersin. Festivalin ruhunu yıl boyunca taşır. Hem İstanbul Film Festivali'nin, hem de Filmekimi'nin olmazsa olmazıdır. Böyle sinemamız kalmadı artık. Hepsi tek tek gitti, Emek de gitti. Zaten tepemize yıkmaya gönüllü bu kadar akbaba varken ben ne Beyoğlu sinemamı, ne de Atlas sinemamı bırakmam! Bütün bunların yanında orada izlenilen filmleri de neredeyse başka hiçbir salonda izleyemezsin. Beyoğlu sineması mihenk taşıdır, sinemadır... Bırakmam! Beyoğlu Sineması hepimizin...

23 Eylül 2012

Bir Ekim Otuz Dokuz Film



Filmekimi'nin ayrı bir güzelliği var, farklı. Farklı hissettiriyor. Havasından muhtemelen. Ekim'in rüzgarını arkasına alıp önce İstanbul'a sonra yedi farklı şehire uzanıyor. Ayrıca sinefiller için "sonbahar geldi!" haberi veriyor.

Program açıklandığı gün oturdum ve kendi takvimimi hazırlamaya başladım. Bitirdiğimde ufak bir katkıya, belki de sponsora ihtiyacım olduğunu fark ettim. Haftaiçi zaman uyduramayınca böyle oluyor tabi. Ama haftasonları da o kadar rahat olamadığından içim acıyarak eleme işlemine koyuldum. Sonunda zar zor 10 filme indirdim. Aksi gibi festivalin olduğu haftasonları da habire yeni mevzular patlak verdi ama bir şekilde ayarladım sonunda.

Zamansızlık, insanı çok çaresiz bırakıyor.
*Ne kadar istesemde Michel Gondry'in Biz ve Ben'i için bir türlü uygun seans bulamadım. Aynısı Cenneteki Çöplük ve Pölsler'in Duvar'ı için de geçerli.

*Biletlerinin kıtlıktan çıkmışçasına tükeldiği Aşk'ı da City's de izlemek zorundayım. Buna da şükür tabi...

*Bunların yanında Marley ile Ai Weiwei de kaynadılar. Belgesele karşı pek yüksek olmayan ilgimden kaynaklanıyor aslında bu. Önceliğim değillerdi ama izlemeyi de isterdim doğrusu.

*Ek gösterimi açıklanan No'da şansımı denemek istiyorum. Ama ek gösterime de kesin gidebilirim diyemiyorum şimdilik. Umarım ben diyene kadar bitirmezler...

İzleyeceklerim arasından da daha merakla beklediklerim var. Aşk'ı transit geçersem, Kiarostami'nin Sevmek Gibi'si, Mungiu'dan Tepelerin Ardında ve Kim Ki-duk'un Acı'sı listemin en üst sıralarında.

Sinemanın, yeni bir filmin izleyecek olmanın heyecanıyla donanmış olarak gireceğim salonlara ve bir defa City's de olmak kaydıyla, Atlas ile Beyoğlu arasında mekik dokuyacağım.
Tavsiye ederim, çok güzel oluyor...

4 Eylül 2012

Rüştü ispatlandı


The V ikinci albümüyle geldi dün. İlk albümleriyle dünyamı sarstılar, kulaklarımı zincirlediler, beni kendilerine tutsak ettiler. Baya baya taktım kafayı yani. O yüzden ilk albümden sonra onlardan çok fazla şey bekliyordum, soru üzerine*...

17 Ekim 2011

Bir hafta

Havalar soğudu, hem de çok güzel soğudu. Ben tam bir kış insanıyımdır. Sıcak kahvemi yudumlayıp çıplak ayakla evde dolaşmak kadar keyif aldığım başka bir aktivitem yok henüz. İki haftadır dans dersleri almaya başladım. Bire beş. Birde bu hafta filmekimi'nden iki film izledim. Üçüncüsüne biletim olmasına rağmen gidemedim, belli sebeplerim vardı.

Pazartesi sendromlarım ağır oluyor. Altı saat derse girip akşam saat 6 civarında evde oluyorum. Salılarım da aynı şekilde. Ama salılar bu kadar çabuk bitmiyor. Bahsettiğim dans derslerim salı günleri akşam 7'de ve iki saat sürüyor. Salı günleri evin yolunu zor buluyorum. Bu sıralar çarşamba günleri de lisemiz için "mezunlar günümüzü" planlamaya çalışıyoruz. Planladık sayılır aslında. Çarşamba akşamları toplanıp en iyisi nasıl olur diye düşünüyoruz. Olayı büyütme hedefimiz var. Perşembe ise, City's de 7. salonda akşam 4 seansında "The Artist" izledik. Cuma günü sabahı dişçi koltuğuna oturdum. Şu anda da yanağımda yumruk büyüklüğünde bir şişlik var. Bu yüzden cumartesi ilk seansa bilet aldığım "In Film Nist"i izleyemedim.

Ama izlediklerimden bahsetmem gerekir. İlk olarak, cumartesi, akşam 4 seansı: Tomboy.
Düşük bütçeli bir fransız filmi. Ama anlattıkları ve yakaladığı psikoloji oldukça çarpıcı. Tomboy, erkek kılıklı ve tavırlı kızlar için kullanılan bir tabir. Film böyle görünen bir kız hakkında. Fakat bunu, yeni girdiği ortama uyum sağlamakta zorlanan ve kendisi hakkında, çeşitli sebeplerden, yalan söyleyen her insan için düşünebiliriz. Düşününce eminim ki herkesin vücudunda beğenmediği bir kaç yer vardır. Estetik cerrahlar buradan para kazanıyor sonuçta. Küçük bir kız, yeni bir eve taşınıyorlar ve arkadaş edinmek için erkek rolü yapıyor. Aynı toplu konutta yaşayan bir kızda onun "diğer erkeklerden" farklı tavırlarından etkileniyor ve hoşlanmaya başlıyor. Sadece kendini kabul ettirmek isteyen küçük bir kızın oldukça hüzünlü bir hikayesi... Ama asıl noktayı kaçırmıyor; bize gerçekten değer veren insanlar, ne olursa olsun yine de bizi umursarlar.

Kronolojik sırayla gidelim. Salı, akşam 7'de dans dersi başlar.
Derslerin ikinci haftası. Bu hafta cha cha ve rumba için temel adımlar atmaya başladık. Bir kaç küçük figür de yapabiliyorum. Ama henüz "yok böyle dans" kıvamında değilim. Rumba ise apayrı bir dava. Hem aşkın dansı, hem de aksak ritmli. Bu mevzuyu yeni yıla doğru konuşmayı tercih ederim.

Son olarak, perşembe, akşam 4 seansı: The Artist.
Ne kadar özel bir tecrübe yaşayacağımın farkındaydım ve bu ben heyecanlandırıyordu. İlk defa sinema perdesinde sessiz film izleyecektim. Hoş şarkılarla süslenmiş, siyah-beyaz ve oyuncuların "bir şeyle anlatmak için debelendikleri bir film" oldukça keyifli olur. Üstelik başrol oyuncusu da Sadri Alışık'a benziyorsa...
1927-37 arasında bir sessiz film yıldızının dans, keyif, keder, kader, zenginlik ve aşk dolu öyküsü. Eğer nostalji yapılacaksa, bu kadar güzel işlenmeli. Çünkü o zaman benim yüzümde bütün film boyunca aptal bir gülümseme oluşuyor, engelleyemiyorum. Deli gibi eğlendik. Her şeyin susup oyuncuların sadece gözleriyle rol yaptıkları sahnelerde ise kilitlendik. Başrolden duyduğumuz tek söz ise; "with pleasure" oldu. Çok iyi vakit geçirip, salondan ayrıldık. 20'li yıllara gerçek bir saygı duruşuydu.

Cuma günü ise dişçi koltuğuna oturdum ve yanağımdaki şişlik ve ağrılar ile evimde oturuyorum. Okula gidemeyecek mazeretim var.

5 Ekim 2011

Üç günlük

Sonbahar geldi, eylül sıkıcı geçti derken ekimde hayal kırıklığı ile geldi. Önce III. Richard için sonrada Filmekimi için biletleri alamadım. Ama Tomboy ve Artist biletlerimiz ellerimizde. Keyifle koltuklarımıza kurulup aralıksız izleyeceğiz. A Dangerous Method, Margin Call ve Et Maintenant, on va où? izlemeyi çok fazla istiyordum, tabi ki her çok istenen şey gibi bu da elde patladı. Bir Lale Kart şartmış. "Yok"ları oynadım daha ayın ilk haftasında. 

Okul başlayınca hafta oldukça yoğun geçiyor ve yatıp uzanıp, tek derdimin güzel bir film seçmek olduğu yaz aylarını aradım. Aslında yapılan her işi kendi içinde eğlenceli hale getirmek gerekiyor. Okulum uzak, oldukça uzak. Ama özellikle bu ay, vapur şahane keyifli oluyor. Haydarpaşa'da trenden indikten sonra akşam güneşi tatlı tatlı yüzüme vuruyor. İskelede vapuru beklerken Topkapı Sarayı'nı izliyorum. Gerçekten İstanbul'da yaşamak bir ayrıcalık, başka bir şehir yaşasam bu kadar mutlu olmam ve bu kadar kahrı çekmek istemem herhalde. Bir de İstanbul'un dağılan, bozulan silüyetini görmek, lanet olsun dedirtiyor!

Bienal'e uğradım. Antrepo 3'ten başladım ama onu bile bitiremedim. Bütün bir günü ayırmak şart, sindire sindire. Harika çalışmalar var. Çok etkilendiğimi saklamıyorum.

Bugün Assange'ın video konferans verdiği "Yeni Medya Düzeni" konferansı vardı. Ona da bilet kalmadığından twitter takipçisi kaldım. Önümüzde ki sene bunu erkenden halledeceğim; film festivalini ve Filmekimi'ni erkenden halledeceğim gibi. Durumlar şimdilik böyle. Günler çok uzun. Bugün çarşamba ama bu üç gün bana ne kadar uzun geldi anlatamam. Olsun, daha çok okuyorum, düşünüyorum ve farklı zevklere imkan yaratabiliyorum. Şimdilik halimden memnunum. 

17 Eylül 2011

Eylül monotonluğu


Eylül bana hiç yaramıyor. Bugün ayın 17si ve ben belki de 17 gün boyunca dişe dokunur hiçbir faaliyette bulunduğumu söyleyemem. Hatta hayatımın sanallaşmasından endişe edecek düzeye geldim. Bu bir biraz korkutucu olabilir ama o kadar ileri düzeyde değil. Bol bol film izleyerek vakit geçirdim. Özellikle 127 Hours'u merak ediyordum ki çok yavan buldum. Oscar almamasına da sevindim. Güzel bir hikayenin arkasına saklanmış oldukça sıradan filmlerden bir tanesi. Tabi artık bir yere gidersem herkese haber vereceğim, o ayrı. Zaz'ın biletleri de bir saat içinde bitti. Acaba bir şekilde ek bilet satmanın yolunu bulabilirler mi diye merak içinde bekliyorum, örneğin; merdiven bileti. Bir de sahaf festivali vardı, ondan bahsetmem gerekir.

Beni birkaç ay idare edecek kitap stoğu yaptım. Çok farklı meraklar ve uğraşlar için bir çok materyal bulmak çok kolay. Çizgi romanlardan eski yazmalara, hat eserlerden pikap ve plaklara kadar bir çok harika eşya... Uğramayan bir şeyler kaybetmiştir, kesinlikle. Fahiş fiyat pek fazla da yoktu. Bunun dışınca oldukça monoton bir eylül oldu şimdiye kadar. Eminim Ekim daha güzel olacak.
Özellikle Filmekimi haftası... 

Filmekimi'ne Cronenberg başta olmak üzere yine başarılı yönetmenlerin ve oyuncuların filmleri olacak. Cronenberg demişken, "A Dangerous Method" bende çok fazla merak uyandırıyor. Cronenberg'in zekasını ve işleyişini çok severim. Baş role Keira Knightley'i koyunca biraz daha fazla severim. Araya kaynayan bir Vincent Cassel olsa bile! Ayrıca İranlı yönetmen Cafer Panahi'nin filmi "In Film Nist/Bu Bir Film Değil" de çok merak uyandırıcı. Filmekimi 2011 resmi sitesinden filmin açıklaması; "Cafer Panahi'nin son filmi Bu Bir Film Değil, Cannes'daki prömiyerinde gösterilmek üzere bir kekin içine saklı bir USB bellekte İran'dan Fransa'ya kaçırıldı. Ayna, Daire ve Ofsayt gibi başyapıtların yönetmeni Panahi'nin film yapması, "ulusal güvenliğe karşı işlenen suçlara" istinaden 20 yıl boyunca yasaklandı. Bu yüzden yönetmen arkadaşı Mojtaba Mirtahmasb, Panahi'nin evinde geçirdiği bir günü filme aktardı. Panahi, bir şeyler içip atıştırırken üzerinde çalıştığı bir senaryoyu sahne sahne anlattı ve can alıcı şu soruyu sordu: "Madem anlatılabiliyor, film yapmaya ne gerek var?" Kısacası, ne kadar üzücü, saçma ve inanılmaz olsa da, bu bir film değil, yönetmeni de Cafer Panahi değil. 5 Eylül'de İranlı yetkililer tarafından Mirtahmasb'ın pasaportuna ve bilgisayarlarına el kondu ve böylece yönetmenin yurtdışına çıkışı kısıtlandı."

Filmekimi'nden birkaç gün önce ise İstanbul Tiyatro Festivali Kevin Spacey'in III Richard'ını ağırlıyor. 5 temsil verilecek. Ekim'in ilk yarısına yayılan bu güzelim etkinlikler şehirde yaşamanın tadını ortaya koyuyor...

11 Temmuz 2011

4 Luni 3 Săptămâni şi 2 Zile

1987 yılı Romanyası. Kürtaj yaptırmanın yolunu arayan bir öğrenci ve arkadaşının hikayesi. 2007 Cannes Film Festivali'nin "Altın Palmiye"yi kazanmış ve aynı yıl Filmekimi ile ülkemizde de gösterilmiş.

Tam anlamıyla gerçek bir hikaye olduğu gibi, hiçbir ayrıntıyı gizlemeden, abartmadan anlatılmış. Filmin yönetmeni Cristian Mungiu aynı zamanda senaryonun da yazarı.

Uzun sahneler ve net diyaloglarla filme kilitleniyorsunuz. Romanya'nın fakir sokaklarını izliyoruz. Filmin en can alıcı sahnesi şüphesi otel odasına ilk girildiği sahne. Kürtaj yapması için çağrılan doktor henüz işe başlamadan huysuzluk etmeye, zorluk çıkarmaya başlıyor. O anda odada ki diyaloglara kilitleniyorsunuz. Bebeğin kaç haftalık olduğunu tam olarak bilemiyoruz. Üç aylık mı, dört aylık mı yoksa beş aylık mı? Doktora paralarının yetmeyeceğini anladıklarına kürtaja ihtiyacı olan kızın oda arkadaşı Otilia çok büyük bir fedakarlık yaparak doktoru ikna ediyor. Bundan sonrası ikisininde derdi oluyor artık. Otilia odadan ayrılıp erkek arkadaşının ailesiyle tanışmaya gidiyor. Orada iken rahatsızlığı ve mutsuzluğu çok daha iyi anlıyoruz. Fakat en kötüsü düşen fetüsten kurtulmak; o sırada kamera tekniklerinin ustalığıyla sokakların korkutuculuğunu ve Otilia'nın çaresizlikle hızla alıp verdiği nefesini hissediyoruz.

Küçücük bir yurt odasında başlayan bu rahatsız film, restaurantta oturan üzgün ve ürkmüş bakışlarla sona eriyor.