- The Black Keys - She's Long Gone
- Yo La Tengo - I'll Be Around
- The Tiger And Me - Other Friends Have Flown Before
- Tim Simonec - Too Hip to Retire
- Sarah McLachlan - Building a Mystery
- Björk - Hunter
- Jacquelyn - The Lucky One
- Halestrom - Here's To Us
beyoğlu sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
beyoğlu sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19 Ekim 2014
İlk Seans #23 - Filmekimi 2014 // RadyoVesaire
Etiketler:
atlas sineması,
beyoğlu sineması,
boyhood,
city's,
filmekimi 2014,
ilk seans,
leviathan,
mommy,
radyo,
radyovesaire,
rexx sineması
13 Kasım 2013
[Başka Sinema?] Mavi En Sıcak Renktir
Yılın filmi vizyona girdi. Önce Filmekimi'nde, sonra vizyonda gösterildi esasında. Mavi En Sıcak Renktir, Palme d'Or aldığından beri tartışılıyor. İzledikten sonra neden bu kadar tartışıldığını çok net anladım. Ama önce filmin vizyona girmesine bir şekilde vesile olan Başka Sinema için bir şeyler yazmak istiyorum.
18 Ekim 2013
12. Filmekimi buluşması
Yine yılın en sevilen ikinci haftası, Filmekimi haftası geldi ve geçti. Güzelim sinema salonlarımıza kurulup yeni ve ilginç filmleri izlemek üzere bilet peşinde koşturduk, seanslar kaçırdık ama yakaladık da, film sırasında telefonuyla oynayanlar, şap şap yemek yiyenleri uyardık, city's'e küfrettim, ettik; ve daha birçok rutin ile bu haftayı geçirdik.
Genel olarak bu yılki filmekimi vasattı, ne yazık ki. Organizasyonda her şey aynıydı ama filmler tatmin edici değildi. Her ne kadar liste başı filmleri izleyemesem de, 40 filmlik programdan 14 tanesini yakaladım. City's'den çıkıp diğer salonlara gitmeye çalışmaktan iflahım kurudu adeta. Bu hatayı her yıl yapıyorum ama biraz zorunda kalıyorum gibi. Çünkü izlemek istediğim filmlere en uygun seansları böyle salonlar arası çapraz koşular yaparak izleyebiliyorum. Bu sene kendi rekorumu kırdım zaten, ve city's'den atlas'a 20 dakikada ulaştım, evet metroyla. City's demişken, sinemaya ulaşabilmek için içinden geçmek zorunda olduğunuz bir yer var orada, adı Mahalle. Adı batsın. Berbat bir yer. Elimden geldiğince orada film izlemiyorum ama dediğim gibi filmekimi haftasında biraz da zorunluluktan. Bu Mahalle denen yer asansörle çıkabilinen son kat, oradan merdivenle sinemaya ulaşıyorsunuz. Bu yerin olayı kendince mahalle oluşturma çabası. Yani nişataşı'nın orta yerindeki en güzel pasajlardan birini avm yaparak mahvettikleri mahalle ortamını en üst katta tekrar oluşturma çabası. Bütün katı kaplayan çiğ balık ve yağ kokuları arasında sinemaya ulaşmaya çabalarken çileden çıktım.
Genel olarak bu yılki filmekimi vasattı, ne yazık ki. Organizasyonda her şey aynıydı ama filmler tatmin edici değildi. Her ne kadar liste başı filmleri izleyemesem de, 40 filmlik programdan 14 tanesini yakaladım. City's'den çıkıp diğer salonlara gitmeye çalışmaktan iflahım kurudu adeta. Bu hatayı her yıl yapıyorum ama biraz zorunda kalıyorum gibi. Çünkü izlemek istediğim filmlere en uygun seansları böyle salonlar arası çapraz koşular yaparak izleyebiliyorum. Bu sene kendi rekorumu kırdım zaten, ve city's'den atlas'a 20 dakikada ulaştım, evet metroyla. City's demişken, sinemaya ulaşabilmek için içinden geçmek zorunda olduğunuz bir yer var orada, adı Mahalle. Adı batsın. Berbat bir yer. Elimden geldiğince orada film izlemiyorum ama dediğim gibi filmekimi haftasında biraz da zorunluluktan. Bu Mahalle denen yer asansörle çıkabilinen son kat, oradan merdivenle sinemaya ulaşıyorsunuz. Bu yerin olayı kendince mahalle oluşturma çabası. Yani nişataşı'nın orta yerindeki en güzel pasajlardan birini avm yaparak mahvettikleri mahalle ortamını en üst katta tekrar oluşturma çabası. Bütün katı kaplayan çiğ balık ve yağ kokuları arasında sinemaya ulaşmaya çabalarken çileden çıktım.
Etiketler:
atlas sineması,
beyoğlu sineması,
filmekimi,
iksv,
jodorowski,
kim ki-duk
10 Ekim 2012
Sevgiler, Ekim...
Önce otuz-dokuzdu. Sonra on-dokuz oldu, ardından sadece on. Sonuna geldiğinde ise sekiz olmuştu bile.
Renkler'le bir girizgah yaptıktan sonra ekimin gülü filmekimi için birkaç diyeceğim var. Aslında böyle yazarken hiçbir iddiam yok. Ben sinemayı seven, film izleyen, izlemeyi ve hakkında konuşmayı seven bir adamım sadece. Yazmayı da ayrıyeten sevdiğim için, hakkında en çok yazabileceğim konu hakkında naçizane fikirlerimi yazıyorum sadece. Ciddiye alınmak gibi bir derdim yok. Tabi Osman Sınav'ı yönetmen olarak benimsemiş, "lokomotif" gazetesinde Ömür Gedik'e sinema eleştirisi yazdırılan ülkede gayet tabi bende sağlam bir otorite olabilirim kanımca... Ama gerek yok, iyiyim ben böyle.
Yeni mekanımdan ilk yayınımı yapıyorum. Ne diyordum, fimekimi. İlk önce seçtiğim on-dokuz filmi zaman-imkan süzgecinden geçirip sadece on filme indirmek zorunda kaldım. Anlık aksiliklerle birlikte bu sekiz oldu sonunda. Pek bir tadını alamadım ama bu sene, belki de filmleri tek tek izlediğim için.
Hiç düşünmeye gerek bile yok. Altın Tolga (Tolga d'Or) Paris'teki bir daireye, Haneke'ye, Amour'a, Aşk'a gidiyor.
Ahududu ödülü ise Uzak Doğu'ya, Japon sokaklarına, Kiarostami'ye, Like Someone in Love'a, Sevmek Gibi'ye gidiyor. Eminim filmden çıkan herkes İranlı bir yönetmenin neden bir Japon aşk hikayesi anlatmaya çalıştığını merak etmiştir. Ben hala merak ediyorum şahsen...
Sevmek Gibi dışında çok hayal kırıklığına uğradım film olmadı neyse ki. Hemen hepsi isteklerimi karşıladı ve tatmin ettiler.
*İlk seansımda Düşler Diyarı'nı izledim. Sağlam hikayesini, akıcı ve etkileyici anlatımla ve başarılı kamera çekimleriyle çok başarılı buldum. Duyguları muhteşem yansıtmış Zeitlin.
*Sevmek Gibi hakkında konuşmak bile istemiyorum. Tek plan çekimleri zaten yorucu olabiliyor, bir de monoton bir hikaye ile iyice durgunlaşınca zaten akşam seansında izlediğim filmde kendimi uyanık tutmak için savaştım resmen.
*Geçelim Loach'ın antidepresan etkisindeki Meleklerin Payı'na. Hikayenin içine cuk diye oturttuğu diyalogları bitirdi beni. Mizahı da, eleştirisi de tam ayarındaydı. Çok eğlendim izlerken.
*Gelgelelim Aşk... Günün ilk seansında City's'e doğru depar attırdı bana. Zaten City's'e ne zaman gidecek olsam bir aksilik oluyor. Haneke yine bizi koltuklara gömen, sesimizi kısan ve çaresiz bırakan bir başyapıt çıkarmış ortaya. Kapalı mekan içinde geçen filmlerin yaratıcılığına ve etkisine çok fazla inanıyorum. Haneke ile birçok şeye daha inanıyorum ama... Yani o kadar çok şey anlatıyor ki, yorum bile yapamıyorum. İstemiyorum aslında. Gidin, indirin, bi'şey yapın ve izleyin bu filmi...
*Festivalde Bruce Willis filmi izlemek çok acaipti benim için. Zaman yolculuğu hakkında onlarca film izlemişimdir. Hepsi de kendi içinde kısır döngüye sebep olur, çünkü konu tam da kelebek etkisine örnek, en ufak etkinin nelere sebep olacağını tahmin etmek çok güç. Tetikçiler'de güzel yerden yaklaşmışlar konuya. Sonunda "Bruce Willis yine "Twelve Monkey" tramvası yaşar mı?" diye kendime sordum film sırasında ama...
*Acı... Kim Ki-duk katladı, parçalara böldü ve sağa sola savurdu beni. Film bittiğinde hipnoz gibiydim. Neden bu kadar tartışmaya sebep olduğunu çok iyi anlıyorum. Dibine kadar çekmiş, alkışlamaktan başka bir şey düşmez...
*Mungiu "4 Ay 3 Hafta 2 Gün"ün gerçekçiliği ile mıhlamıştı beni. Bu sefer daha derine inmiş, Romanya tepelerinden birinde bir manastıra çıkmış... Filmi de en iyi kendisi açıklamış "sevginin iyi ve kötü kavramlarını nasıl göreceli bir hale dönüştürdüğünü ve dünyadaki en büyük hataların nasıl inanç adına yapıldığını" anlatıyor. Film hakkında da bir söylenti duydum, birisi filme girerken "umarım tempolu ve heyecanlı bir filmdir" diye umut etmiş, nasıl bir bunalımda olduğunu tahmin bile edemiyorum.
*Son olarak Koşulsuz Sevgi. Ben buna umut ve sevgi dolu bir film derim, ama aynı oranda da acımasız. Büyümekte olan küçük bir kız çocuğunun çok hızlı değişen dünyasını anlatıyor film. Tim Roth'lu kadrosuyla dikkatimi çekmişti ilk önce, iyi ki çekmiş dedim...
Kısacık dokuz festival gününden bunları kopardım. Son an aksilikleri yüzünden Bertolucci'mi satmak zorunda kaldım, imkan ve şeraitten Gondry'e gidemedim. No ve Cennetteki Çöplük de cabası... İzlemeyi istediklerimi saysam daha çok var. Ama hep söylüyorum Filmekimi'nin festival havasını daha bir seviyorum. İzlediğim her filmi de, kötü bile olsa, kar sayıyorum, elimde değil.
Son bir şey ekleyeceğim. Son gün festival anketi koydular önüme, Atlas sinemasının fuayesinde. Filmekimi hakkında genel bir anket. Karşımda oturan iki arkadaş teyze atıldılar "Beyoğlu sinemasını istemiyoruz, yaz." diye. Öyle şaşırdım ki, tepki veremedim ilk önce. "Neden?" dedim. Koltuklar rahat değilmiş ve ekranı göremiyorlarmış. Sadece bunun için güzelim sinema salonu çöpe atılır mı hiç? Ben belki de her koltuğunda oturmuşumdur ve bu kadar sorun yaşamadım. Ses düzeni oldukça yeterli, koltukları çoğu sinemaya göre rahat, perdeyi de düzgün oturdukça çok rahat görmek mümkün, görülüyor yani. Çift altyazı olduğunda bile çok büyük problem yaratmıyor. Öyle olacaksa Fitaş'ı yıkalım gitsin! Alışveriş merkezi sinemalarından kaçacak yer kalmamışken, hem de kendi havası olan tarihi bir sinema için, bu kadar sert olmaya gerek yok.
Beyoğlu sineması, pasajdan aşağı indiğinde sarar sarmalar seni, tahta masa ve sandalyeleriyle karşılar. Loş ışıkları altında kendine rahatça yer bulur ve seansını beklersin. Sinemaya ya Şarlo ya da Hitchcock kapısından girersin, çıktığında seni Marilyn karşılar. Tuvalete girdiğinde kendini James Dean gibi hissedersin. Festivalin ruhunu yıl boyunca taşır. Hem İstanbul Film Festivali'nin, hem de Filmekimi'nin olmazsa olmazıdır. Böyle sinemamız kalmadı artık. Hepsi tek tek gitti, Emek de gitti. Zaten tepemize yıkmaya gönüllü bu kadar akbaba varken ben ne Beyoğlu sinemamı, ne de Atlas sinemamı bırakmam! Bütün bunların yanında orada izlenilen filmleri de neredeyse başka hiçbir salonda izleyemezsin. Beyoğlu sineması mihenk taşıdır, sinemadır... Bırakmam! Beyoğlu Sineması hepimizin...
23 Eylül 2012
Bir Ekim Otuz Dokuz Film
Filmekimi'nin ayrı bir güzelliği var, farklı. Farklı hissettiriyor. Havasından muhtemelen. Ekim'in rüzgarını arkasına alıp önce İstanbul'a sonra yedi farklı şehire uzanıyor. Ayrıca sinefiller için "sonbahar geldi!" haberi veriyor.
Program açıklandığı gün oturdum ve kendi takvimimi hazırlamaya başladım. Bitirdiğimde ufak bir katkıya, belki de sponsora ihtiyacım olduğunu fark ettim. Haftaiçi zaman uyduramayınca böyle oluyor tabi. Ama haftasonları da o kadar rahat olamadığından içim acıyarak eleme işlemine koyuldum. Sonunda zar zor 10 filme indirdim. Aksi gibi festivalin olduğu haftasonları da habire yeni mevzular patlak verdi ama bir şekilde ayarladım sonunda.
Zamansızlık, insanı çok çaresiz bırakıyor.
*Ne kadar istesemde Michel Gondry'in Biz ve Ben'i için bir türlü uygun seans bulamadım. Aynısı Cenneteki Çöplük ve Pölsler'in Duvar'ı için de geçerli.
*Biletlerinin kıtlıktan çıkmışçasına tükeldiği Aşk'ı da City's de izlemek zorundayım. Buna da şükür tabi...
*Bunların yanında Marley ile Ai Weiwei de kaynadılar. Belgesele karşı pek yüksek olmayan ilgimden kaynaklanıyor aslında bu. Önceliğim değillerdi ama izlemeyi de isterdim doğrusu.
*Ek gösterimi açıklanan No'da şansımı denemek istiyorum. Ama ek gösterime de kesin gidebilirim diyemiyorum şimdilik. Umarım ben diyene kadar bitirmezler...
İzleyeceklerim arasından da daha merakla beklediklerim var. Aşk'ı transit geçersem, Kiarostami'nin Sevmek Gibi'si, Mungiu'dan Tepelerin Ardında ve Kim Ki-duk'un Acı'sı listemin en üst sıralarında.
Sinemanın, yeni bir filmin izleyecek olmanın heyecanıyla donanmış olarak gireceğim salonlara ve bir defa City's de olmak kaydıyla, Atlas ile Beyoğlu arasında mekik dokuyacağım.
Tavsiye ederim, çok güzel oluyor...
16 Aralık 2011
İkibinonbir'in Sonlarına Doğru
Kış ayları çok güzel. Yılbaşı süsleri özellikle, beni her zaman gülümsetmiştir. Bu sebepten mi bilmiyorum ama bir kaç haftadır kendimi mükemmel hissediyorum. Enerjik ve neşeli uyanıyorum. Eğlenmek, gezmek istiyorum. Kendime özgü tembelliğimi ve üşengeçliğimi bir kenara bırakmayı başarabildim sonunda, sanırım.
Fakat işin tuhaf kısmı her şey aynı! Evet, hayatımda temel olarak değişen hiçbir şey yok. Tuhaf! Beni sevindiren bir diğer konu ise, kitaplar. Kendime çok güzel gaz verdim ve hızımı aldım. Bu performansı daha önce hiç göstermemiştim. Kitaplığımda biriktirdiğim "okunacaklar" listesi hızlıca eriyor. Ruhum besleniyor.
Aralık başından beri, istediğim her şeyi yapabilmem de cabası. İstediğim filmleri izleyebildim. Anlık fikir değişiklerini bol bol yaşasam da pişman değilim. Örneğin, bu hafta merak ettiğim iki filmi de gördüm. Beyoğlu'nda film izlemenin keyfi başka bir yerde yok. Kesinlikle! Özellikle Beyoğlu Sineması'nın mistik havasına bayılıyorum. İnsana kendini özel hissettiriyor. Sanki çok özel bir şovu bekliyormuşsun gibi heyecanlanıyorsun. Film bittiğinde ise kendini "İstiklal jungle'ında" buluyorsun. Dediğim gibi, bu salonun verdiği tadı hiçbir salona değişmem! Çarşamba günü Hugo'yu Fitaş'ta izledim mesela. Salon konforlu ve rahattı ama çok itici bir havası vardı. Hugo hakkında ya çok harika ya da çok rezalet yorumlar okumuştum. Ben sevdim, çok harika değildi ama iyiydi. Tatlı bir hikayesi ve güzel bir anlatımı vardı. Filmin ilk yarısı ağır ilerliyor, bu yüzden arada 3-4 kişi çıkıp gitti. Keşke sabretselerdi dedim içimden, çünkü Scorsese sabredenlere hediye gibi dakikalar hazırlamış. Georges Méliès... Önce Scorsese'in yarattığı bir karakter olduğunu düşündüm. Aslında daha çok kendi idealini, hayalini kurduğu profili anlattığını sandım. Meğer Méliès gerçek bir ustaymış! IMDb'ye göre 17 yılda 552 film yapmış ve 85 tanesinde bizzat rol almış. Üstelik bunları 20.yy başlarında, yani sinemanın ilk yıllarında yapmış. Hayran oldum kısacası... Şu an Méliès'i, Scorsese'in ilham kaynağı olarak düşünüyorum, bu şahane saygı duruşundan sonra.
Scorsese beni ne kadar hayran bıraksa da, benim için asla Cronenberg ve Kubrick olamaz. Cronenberg diyorum çünkü A Dangerous Method'u geçtiğimiz hafta izledim. Hem de nefesimi tutarak. Tabi ki salonda filmden rahatsız olan, ya da film arasında sevgilisine yumulanlar oldu. Çünkü onlar sadece belli sahneleri gördüler. Ama bence filmin en önemli unsuru Keira Knightley idi. Oscar adaylığı var ama bana göre Oscar şimdiden onun! İ-na-nıl-maz-dı! İlk saniyeden itibaren. Hiç çekinmeden söylüyorum, kariyeri boyunca bu performansını aşamayabilir. Filmde Freud'un kibiri ve Jung'un kararsız hali mektuplarda ki sağlam ve ince iğnelemelerle anlatılmış ve beni çok etkiledi. İlham verdi adeta. İki çığır açan dehanın, zekalarını kulaklarımla duydum. Michael Fassbender ve Viggo Mortensen'i de unutmamak lazım. Karakterlere öyle yakışmışlar ki, bana Freud ve Jung gerçekte bunlar deseler, inanırım!
Gel gelelim Jane Eyre... Taze taze, henüz bugün izledim. Eğer muhteşem oyunculuk izlemek isterseniz, Jane Eyre vizyonda. Mia Wasikowska aşmış, ama öyle böyle değil. Anlık mimikleri muazzamdı. Ben ki aşk hikayelerine katlanamam, filmi çok sevdim. Fassbender burada da çok iyi iş çıkarmış. Kitabı okuyan bir arkadaşımla izledim filmi. Dediğine göre tasvirler neredeyse birebir uyuyormuş. Bazı kısımlar kesilmiş tabi, biz bunu zaman sıkıntısına bağladık. Ama bu kesintilere rağmen hikaye de ne bir kopukluk var, ne de etkisi azalmış. Mia Wasikowska bu performansıyla öyle güzel filmler yapar ki, izlemeye doyulmaz.
Ne de çok birikmiş... Hepsini döktüm rahatladım. İzledikçe daha da izleyesim geliyor. Sherlock Holmes ve Dr. Watson 'da bugün aramıza katıldı. Sırada onlar var. Sherlock'u izlemeye doyamam zaten. Cnbc-e sayesinde BBC yapımı olan dizi ve filmleri de izliyorum, yorulmadan. Robert Jr. canlandırdığı karaktere apayrı bir hava katıyor, bu kesin. Holmes artık daha da ilginç. Cronenberg demişken, bugün "The Fly"ı buldum. Havalara uçtum adeta. Yeni yıldan önce biraz daha güzel tesadüf veya sürpriz fena olmaz.
Son olarak. buradan çok sevgili Serap Hoca'ma selam ederim...
Fakat işin tuhaf kısmı her şey aynı! Evet, hayatımda temel olarak değişen hiçbir şey yok. Tuhaf! Beni sevindiren bir diğer konu ise, kitaplar. Kendime çok güzel gaz verdim ve hızımı aldım. Bu performansı daha önce hiç göstermemiştim. Kitaplığımda biriktirdiğim "okunacaklar" listesi hızlıca eriyor. Ruhum besleniyor.
Aralık başından beri, istediğim her şeyi yapabilmem de cabası. İstediğim filmleri izleyebildim. Anlık fikir değişiklerini bol bol yaşasam da pişman değilim. Örneğin, bu hafta merak ettiğim iki filmi de gördüm. Beyoğlu'nda film izlemenin keyfi başka bir yerde yok. Kesinlikle! Özellikle Beyoğlu Sineması'nın mistik havasına bayılıyorum. İnsana kendini özel hissettiriyor. Sanki çok özel bir şovu bekliyormuşsun gibi heyecanlanıyorsun. Film bittiğinde ise kendini "İstiklal jungle'ında" buluyorsun. Dediğim gibi, bu salonun verdiği tadı hiçbir salona değişmem! Çarşamba günü Hugo'yu Fitaş'ta izledim mesela. Salon konforlu ve rahattı ama çok itici bir havası vardı. Hugo hakkında ya çok harika ya da çok rezalet yorumlar okumuştum. Ben sevdim, çok harika değildi ama iyiydi. Tatlı bir hikayesi ve güzel bir anlatımı vardı. Filmin ilk yarısı ağır ilerliyor, bu yüzden arada 3-4 kişi çıkıp gitti. Keşke sabretselerdi dedim içimden, çünkü Scorsese sabredenlere hediye gibi dakikalar hazırlamış. Georges Méliès... Önce Scorsese'in yarattığı bir karakter olduğunu düşündüm. Aslında daha çok kendi idealini, hayalini kurduğu profili anlattığını sandım. Meğer Méliès gerçek bir ustaymış! IMDb'ye göre 17 yılda 552 film yapmış ve 85 tanesinde bizzat rol almış. Üstelik bunları 20.yy başlarında, yani sinemanın ilk yıllarında yapmış. Hayran oldum kısacası... Şu an Méliès'i, Scorsese'in ilham kaynağı olarak düşünüyorum, bu şahane saygı duruşundan sonra.
Scorsese beni ne kadar hayran bıraksa da, benim için asla Cronenberg ve Kubrick olamaz. Cronenberg diyorum çünkü A Dangerous Method'u geçtiğimiz hafta izledim. Hem de nefesimi tutarak. Tabi ki salonda filmden rahatsız olan, ya da film arasında sevgilisine yumulanlar oldu. Çünkü onlar sadece belli sahneleri gördüler. Ama bence filmin en önemli unsuru Keira Knightley idi. Oscar adaylığı var ama bana göre Oscar şimdiden onun! İ-na-nıl-maz-dı! İlk saniyeden itibaren. Hiç çekinmeden söylüyorum, kariyeri boyunca bu performansını aşamayabilir. Filmde Freud'un kibiri ve Jung'un kararsız hali mektuplarda ki sağlam ve ince iğnelemelerle anlatılmış ve beni çok etkiledi. İlham verdi adeta. İki çığır açan dehanın, zekalarını kulaklarımla duydum. Michael Fassbender ve Viggo Mortensen'i de unutmamak lazım. Karakterlere öyle yakışmışlar ki, bana Freud ve Jung gerçekte bunlar deseler, inanırım!
Gel gelelim Jane Eyre... Taze taze, henüz bugün izledim. Eğer muhteşem oyunculuk izlemek isterseniz, Jane Eyre vizyonda. Mia Wasikowska aşmış, ama öyle böyle değil. Anlık mimikleri muazzamdı. Ben ki aşk hikayelerine katlanamam, filmi çok sevdim. Fassbender burada da çok iyi iş çıkarmış. Kitabı okuyan bir arkadaşımla izledim filmi. Dediğine göre tasvirler neredeyse birebir uyuyormuş. Bazı kısımlar kesilmiş tabi, biz bunu zaman sıkıntısına bağladık. Ama bu kesintilere rağmen hikaye de ne bir kopukluk var, ne de etkisi azalmış. Mia Wasikowska bu performansıyla öyle güzel filmler yapar ki, izlemeye doyulmaz.
Ne de çok birikmiş... Hepsini döktüm rahatladım. İzledikçe daha da izleyesim geliyor. Sherlock Holmes ve Dr. Watson 'da bugün aramıza katıldı. Sırada onlar var. Sherlock'u izlemeye doyamam zaten. Cnbc-e sayesinde BBC yapımı olan dizi ve filmleri de izliyorum, yorulmadan. Robert Jr. canlandırdığı karaktere apayrı bir hava katıyor, bu kesin. Holmes artık daha da ilginç. Cronenberg demişken, bugün "The Fly"ı buldum. Havalara uçtum adeta. Yeni yıldan önce biraz daha güzel tesadüf veya sürpriz fena olmaz.
Son olarak. buradan çok sevgili Serap Hoca'ma selam ederim...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




