atlas sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
atlas sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ekim 2014

İlk Seans #23 - Filmekimi 2014 // RadyoVesaire

  1. The Black Keys - She's Long Gone
  2. Yo La Tengo - I'll Be Around
  3. The Tiger And Me - Other Friends Have Flown Before
  4. Tim Simonec - Too Hip to Retire
  5. Sarah McLachlan - Building a Mystery
  6. Björk - Hunter
  7. Jacquelyn - The Lucky One
  8. Halestrom - Here's To Us

18 Ekim 2013

12. Filmekimi buluşması

Yine yılın en sevilen ikinci haftası, Filmekimi haftası geldi ve geçti. Güzelim sinema salonlarımıza kurulup yeni ve ilginç filmleri izlemek üzere bilet peşinde koşturduk, seanslar kaçırdık ama yakaladık da, film sırasında telefonuyla oynayanlar, şap şap yemek yiyenleri uyardık, city's'e küfrettim, ettik; ve daha birçok rutin ile bu haftayı geçirdik.

Genel olarak bu yılki filmekimi vasattı, ne yazık ki. Organizasyonda her şey aynıydı ama filmler tatmin edici değildi.  Her ne kadar liste başı filmleri izleyemesem de, 40 filmlik programdan 14 tanesini yakaladım. City's'den çıkıp diğer salonlara gitmeye çalışmaktan iflahım kurudu adeta. Bu hatayı her yıl yapıyorum ama biraz zorunda kalıyorum gibi. Çünkü izlemek istediğim filmlere en uygun seansları böyle salonlar arası çapraz koşular yaparak izleyebiliyorum. Bu sene kendi rekorumu kırdım zaten, ve city's'den atlas'a 20 dakikada ulaştım, evet metroyla. City's demişken, sinemaya ulaşabilmek için içinden geçmek zorunda olduğunuz bir yer var orada, adı Mahalle. Adı batsın. Berbat bir yer. Elimden geldiğince orada film izlemiyorum ama dediğim gibi filmekimi haftasında biraz da zorunluluktan. Bu Mahalle denen yer asansörle çıkabilinen son kat, oradan merdivenle sinemaya ulaşıyorsunuz. Bu yerin olayı kendince mahalle oluşturma çabası. Yani nişataşı'nın orta yerindeki en güzel pasajlardan birini avm yaparak mahvettikleri mahalle ortamını en üst katta tekrar oluşturma çabası. Bütün katı kaplayan çiğ balık ve yağ kokuları arasında sinemaya ulaşmaya çabalarken çileden çıktım.

10 Ekim 2012

Sevgiler, Ekim...


Önce otuz-dokuzdu. Sonra on-dokuz oldu, ardından sadece on. Sonuna geldiğinde ise sekiz olmuştu bile.
Renkler'le bir girizgah yaptıktan sonra ekimin gülü filmekimi için birkaç diyeceğim var. Aslında böyle yazarken hiçbir iddiam yok. Ben sinemayı seven, film izleyen, izlemeyi ve hakkında konuşmayı seven bir adamım sadece. Yazmayı da ayrıyeten sevdiğim için, hakkında en çok yazabileceğim konu hakkında naçizane fikirlerimi yazıyorum sadece. Ciddiye alınmak gibi bir derdim yok. Tabi Osman Sınav'ı yönetmen olarak benimsemiş, "lokomotif" gazetesinde Ömür Gedik'e sinema eleştirisi yazdırılan ülkede gayet tabi bende sağlam bir otorite olabilirim kanımca... Ama gerek yok, iyiyim ben böyle.

Yeni mekanımdan ilk yayınımı yapıyorum. Ne diyordum, fimekimi. İlk önce seçtiğim on-dokuz filmi zaman-imkan süzgecinden geçirip sadece on filme indirmek zorunda kaldım. Anlık aksiliklerle birlikte bu sekiz oldu sonunda. Pek bir tadını alamadım ama bu sene, belki de filmleri tek tek izlediğim için.

Hiç düşünmeye gerek bile yok. Altın Tolga (Tolga d'Or) Paris'teki bir daireye, Haneke'ye, Amour'a, Aşk'a gidiyor.
Ahududu ödülü ise Uzak Doğu'ya, Japon sokaklarına, Kiarostami'ye, Like Someone in Love'a, Sevmek Gibi'ye gidiyor. Eminim filmden çıkan herkes İranlı bir yönetmenin neden bir Japon aşk hikayesi anlatmaya çalıştığını merak etmiştir. Ben hala merak ediyorum şahsen...

Sevmek Gibi dışında çok hayal kırıklığına uğradım film olmadı neyse ki. Hemen hepsi isteklerimi karşıladı ve tatmin ettiler.

*İlk seansımda Düşler Diyarı'nı izledim. Sağlam hikayesini, akıcı ve etkileyici anlatımla ve başarılı kamera çekimleriyle çok başarılı buldum. Duyguları muhteşem yansıtmış Zeitlin.

*Sevmek Gibi hakkında konuşmak bile istemiyorum. Tek plan çekimleri zaten yorucu olabiliyor, bir de monoton bir hikaye ile iyice durgunlaşınca zaten akşam seansında izlediğim filmde kendimi uyanık tutmak için savaştım resmen.

*Geçelim Loach'ın antidepresan etkisindeki Meleklerin Payı'na. Hikayenin içine cuk diye oturttuğu diyalogları bitirdi beni. Mizahı da, eleştirisi de tam ayarındaydı. Çok eğlendim izlerken.

*Gelgelelim Aşk... Günün ilk seansında City's'e doğru depar attırdı bana. Zaten City's'e ne zaman gidecek olsam bir aksilik oluyor. Haneke yine bizi koltuklara gömen, sesimizi kısan ve çaresiz bırakan bir başyapıt çıkarmış ortaya. Kapalı mekan içinde geçen filmlerin yaratıcılığına ve etkisine çok fazla inanıyorum. Haneke ile birçok şeye daha inanıyorum ama... Yani o kadar çok şey anlatıyor ki, yorum bile yapamıyorum. İstemiyorum aslında. Gidin, indirin, bi'şey yapın ve izleyin bu filmi...

*Festivalde Bruce Willis filmi izlemek çok acaipti benim için. Zaman yolculuğu hakkında onlarca film izlemişimdir. Hepsi de kendi içinde kısır döngüye sebep olur, çünkü konu tam da kelebek etkisine örnek, en ufak etkinin nelere sebep olacağını tahmin etmek çok güç. Tetikçiler'de güzel yerden yaklaşmışlar konuya. Sonunda "Bruce Willis yine "Twelve Monkey" tramvası yaşar mı?" diye kendime sordum film sırasında ama...

*Acı... Kim Ki-duk katladı, parçalara böldü ve sağa sola savurdu beni. Film bittiğinde hipnoz gibiydim. Neden bu kadar tartışmaya sebep olduğunu çok iyi anlıyorum. Dibine kadar çekmiş, alkışlamaktan başka bir şey düşmez...

*Mungiu "4 Ay 3 Hafta 2 Gün"ün gerçekçiliği ile mıhlamıştı beni. Bu sefer daha derine inmiş, Romanya tepelerinden birinde bir manastıra çıkmış... Filmi de en iyi kendisi açıklamış "sevginin iyi ve kötü kavramlarını nasıl göreceli bir hale dönüştürdüğünü ve dünyadaki en büyük hataların nasıl inanç adına yapıldığını" anlatıyor. Film hakkında da bir söylenti duydum, birisi filme girerken "umarım tempolu ve heyecanlı bir filmdir" diye umut etmiş, nasıl bir bunalımda olduğunu tahmin bile edemiyorum.

*Son olarak Koşulsuz Sevgi. Ben buna umut ve sevgi dolu bir film derim, ama aynı oranda da acımasız. Büyümekte olan küçük bir kız çocuğunun çok hızlı değişen dünyasını anlatıyor film. Tim Roth'lu kadrosuyla dikkatimi çekmişti ilk önce, iyi ki çekmiş dedim...

Kısacık dokuz festival gününden bunları kopardım. Son an aksilikleri yüzünden Bertolucci'mi satmak zorunda kaldım, imkan ve şeraitten Gondry'e gidemedim. No ve Cennetteki Çöplük de cabası... İzlemeyi istediklerimi saysam daha çok var. Ama hep söylüyorum Filmekimi'nin festival havasını daha bir seviyorum. İzlediğim her filmi de, kötü bile olsa, kar sayıyorum, elimde değil. 

Son bir şey ekleyeceğim. Son gün festival anketi koydular önüme, Atlas sinemasının fuayesinde. Filmekimi hakkında genel bir anket. Karşımda oturan iki arkadaş teyze atıldılar "Beyoğlu sinemasını istemiyoruz, yaz." diye. Öyle şaşırdım ki, tepki veremedim ilk önce. "Neden?" dedim. Koltuklar rahat değilmiş ve ekranı göremiyorlarmış. Sadece bunun için güzelim sinema salonu çöpe atılır mı hiç? Ben belki de her koltuğunda oturmuşumdur ve bu kadar sorun yaşamadım. Ses düzeni oldukça yeterli, koltukları çoğu sinemaya göre rahat, perdeyi de düzgün oturdukça çok rahat görmek mümkün, görülüyor yani. Çift altyazı olduğunda bile çok büyük problem yaratmıyor. Öyle olacaksa Fitaş'ı yıkalım gitsin! Alışveriş merkezi sinemalarından kaçacak yer kalmamışken, hem de kendi havası olan tarihi bir sinema için, bu kadar sert olmaya gerek yok. 

Beyoğlu sineması, pasajdan aşağı indiğinde sarar sarmalar seni, tahta masa ve sandalyeleriyle karşılar. Loş ışıkları altında kendine rahatça yer bulur ve seansını beklersin. Sinemaya ya Şarlo ya da Hitchcock kapısından girersin, çıktığında seni Marilyn karşılar. Tuvalete girdiğinde kendini James Dean gibi hissedersin. Festivalin ruhunu yıl boyunca taşır. Hem İstanbul Film Festivali'nin, hem de Filmekimi'nin olmazsa olmazıdır. Böyle sinemamız kalmadı artık. Hepsi tek tek gitti, Emek de gitti. Zaten tepemize yıkmaya gönüllü bu kadar akbaba varken ben ne Beyoğlu sinemamı, ne de Atlas sinemamı bırakmam! Bütün bunların yanında orada izlenilen filmleri de neredeyse başka hiçbir salonda izleyemezsin. Beyoğlu sineması mihenk taşıdır, sinemadır... Bırakmam! Beyoğlu Sineması hepimizin...

23 Eylül 2012

Bir Ekim Otuz Dokuz Film



Filmekimi'nin ayrı bir güzelliği var, farklı. Farklı hissettiriyor. Havasından muhtemelen. Ekim'in rüzgarını arkasına alıp önce İstanbul'a sonra yedi farklı şehire uzanıyor. Ayrıca sinefiller için "sonbahar geldi!" haberi veriyor.

Program açıklandığı gün oturdum ve kendi takvimimi hazırlamaya başladım. Bitirdiğimde ufak bir katkıya, belki de sponsora ihtiyacım olduğunu fark ettim. Haftaiçi zaman uyduramayınca böyle oluyor tabi. Ama haftasonları da o kadar rahat olamadığından içim acıyarak eleme işlemine koyuldum. Sonunda zar zor 10 filme indirdim. Aksi gibi festivalin olduğu haftasonları da habire yeni mevzular patlak verdi ama bir şekilde ayarladım sonunda.

Zamansızlık, insanı çok çaresiz bırakıyor.
*Ne kadar istesemde Michel Gondry'in Biz ve Ben'i için bir türlü uygun seans bulamadım. Aynısı Cenneteki Çöplük ve Pölsler'in Duvar'ı için de geçerli.

*Biletlerinin kıtlıktan çıkmışçasına tükeldiği Aşk'ı da City's de izlemek zorundayım. Buna da şükür tabi...

*Bunların yanında Marley ile Ai Weiwei de kaynadılar. Belgesele karşı pek yüksek olmayan ilgimden kaynaklanıyor aslında bu. Önceliğim değillerdi ama izlemeyi de isterdim doğrusu.

*Ek gösterimi açıklanan No'da şansımı denemek istiyorum. Ama ek gösterime de kesin gidebilirim diyemiyorum şimdilik. Umarım ben diyene kadar bitirmezler...

İzleyeceklerim arasından da daha merakla beklediklerim var. Aşk'ı transit geçersem, Kiarostami'nin Sevmek Gibi'si, Mungiu'dan Tepelerin Ardında ve Kim Ki-duk'un Acı'sı listemin en üst sıralarında.

Sinemanın, yeni bir filmin izleyecek olmanın heyecanıyla donanmış olarak gireceğim salonlara ve bir defa City's de olmak kaydıyla, Atlas ile Beyoğlu arasında mekik dokuyacağım.
Tavsiye ederim, çok güzel oluyor...

6 Nisan 2012

İkinci Raund

Festivale verdiğim iki günlük aradan sonra iki günde dört filmlik performansla geri döndüm. Bu festivalde ki ikinci raundum. Bu raundu, dünya festivallerinden ve genç ustalara ait filmlere ayırdım. Bu sene şansımdan mıdır, çokluğundan mıdır bilmiyorum artık izlediğim filmlerin çoğunu başrol oyuncusuyla ya da yönetmenle birlikte izledim. Ama ardından söyleşilere pek katılamadım. Aslında sadece bir tanesine katıldım.

Perşembe sabahı ilk seansına, yani saat 11.00 de, yetişebilmek için Taksim metrosunda vurgun yeme tehlikesiyle karşı karşıya kalsam da seansa yetiştim. Kuşağın adı "Genç Ustalar" olunca farklı bir merakla bekledim ve sahiden etkileyici bir film izledik. Filmin adı  "Nefes". Filmin başından sonuna kadar hikayenin sürekli genişlemesiyle alıp götürdü. Bir yaşam mücadelesiydi.


Bazı filmlerde diyaloglar sahiden sıkıntı oluyor. Filmin ruhuna ve tarzına göre sahneleri kurgulayamayınca bir çuval incir berbat oluyor. Gereğinden fazla uzatılan sahneler, kısa kesilen, dolayısıyla eksikliğe sebep olan sahneler, çok az diyalog ya da çok fazla diyalog... Bunları sahnenin yapısına göre bilinçli oturtamayınca veya sahneleri doğru kurgulayamayınca film izlenirken fire veriyor. Fakat Nefes, bu konuda oldukça iyiydi bana göre. Birçok açıdan hatasızdı belki de. O kadar koşturup, nefes nefese kaldıktan sonra böyle bir filmle karşılaşıp hayal kırıklığı yaşamamak çok sevindirici oluyor.

İkinci raundumun kalan filmlerini de bugün izledim. Üç seans. İyi, vasat ve çok iyi şeklinde sıralandı. Yine yetişme stresi yaşadığım, perşembeden geri kalmayan bir sabahtı. Bu sefer "Çingene" ile günaydın dedim. Çingene hikayeleri, her zaman sürprizlere açıktır, her an her şey olabilir. En büyük eğlenceler ve en ağır dramlar çingene kamplarında yaşanır belki de. Fakat o kamplarda, mahallelerde hikayeler bitmez. Bir de yetenekli bir yönetmenin hayal gücünü aktarmasıyla çok mistik dünyalara gidebilirsiniz. 
Açılış sahnesinde kahramanımız Adam'ın kara gözlerini çok yakından görüyoruz. Yönetmen Martin Sulik, Adam'ın bu bakışlarını bütün filme serpiştirerek ortamı germiş. Film boyunca Adam'ın hislerine ortak olmaya çalışıyoruz. En derine yerleşmiş ırkçılık duygusuna karşı durmaya çalışıyor. Ve Adam "Çingenelik nedir? Çalınca çingene mi oluyorsun?" diyerek feryat ediyor. Özellikle tutuklandıklarında kardeşiyle ona yapılanlar ise... Neyse spoiler yok, diğer filmlere de spoiler vermeden devam edeceğim.

Günün ikinci seansında, Atlas sinemasında filmin yönetmeni Adrian Sitaru ile birlikte "İyi Niyetler"i izledik. Daha önce bu konuda eleştiriler almış olsa gerek, filmden önce mikrofona geçti ve "umarım hayal kırıklığına uğramazsınız" dedi. Ama ben sahiden hayal kırıklığına uğradım. Konusu insanı etkilemeye oldukça müsaitti aslında. Ama az önce bahsettiğim gibi, çok fazla diyalog olunca ve bu diyaloglar tam istenileni veremeyince hayal kırıklığı yaratıyor. Çünkü bu filmde yönetmen, filmi senaryo üzerine kurmuş. Başka bir yönetmenin elinde bir baş ucu filmine dönüşebilecekken, film biraz harcanmış. İzlediklerim arasında olmamış tek filmdi. Henüz.

Ve son olarak "Güzellik". Farklıydı. Çok farklıydı. Bu konuda çekilmiş bir çok film izledim, ama bu çok farklıydı. En başından fark yarattı. Alkışladığım dördüncü film oldu bu. Yönetmenimiz bizimleydi. Film başladı ve o anda içine çekti. Adeta röntgenci gibiydik. Uzaktan izledik. Bastırılmış duygular, mutsuz bir hayat ve öldüren bir arzu... O kadar doluydu ki. Başrolde ki Deon Lotz, rolünü yaşamış adeta. Mesela bu filmde çok uzun sahneler ve çok az diyaloglar gerekliydi ve başarılıydı. O uzun sahnelerde gözümü kırpamadım çünkü her kareden tutku ve arzu akıyordu. Filmin adının nereden geldiğini anlayınca bile "vaaaayyy! sahiden!" diyorsunuz.


Filmden sonra yönetmenimiz Oliver Hermanus ile söyleşi vardı. Salon içinde mikrofon bana gelmedi ama fuayede kendisiyle bir süre sohbet edebildik. Bir değil, birkaç soru sormayı planlıyordum. Filmle ilgili sormak istediklerimi soranlar oldu, bende kişisel fikrini merak ettiğim bir soru sordum fuayede. Böylece çok ilginç bir şey de öğrendim. Sorum özetle şuydu: "Homoseksüellik üzerine çok ağır, sert sosyolojik normlar var. Bunları kırmamız için ne lazım? Hata nerede? Siz Güney Afrika'da bunu nasıl başardınız?" dedim. Cevabını çok beğendim şahsen: "Bunu toplum olarak aşabilmek tabi çok zor. Biz bunu nasıl mı başardık? Doğrusu bende bundan çok emin değilim. Ama mesela biz çok pembe dizi yaptık. Bu dizilerde eşcinsel karakterlerde vardı. Onların ilişkileri ve hatta belki de varlıkları bile zamanla insanların zihnine yerleşti. Zaten sinemanın veya televizyonun, görsel ögelerin ve bir öykü anlatmanın gücü de buradan gelmiyor mu!" dedi. Ona sadece "Çok mantıklı." diyebildim ve teşekkür ederek ayrıldım oradan. Çok mantıklıydı sahiden. Ama ilginç olan ise pempe dizilerin, belki de dünyada ki en anlamsız işlerin, aslında çok büyük bir anlam kazanabilmesi ve çok büyük bir iş başarabilmesi.


Bir de yönetmenin olaylara çok etkileyici bir bakış açısı vardı. Film boyunca o bakış açısıyla sizi etkiliyor zaten ama kanlı canlı yüzüme söylediğinde daha güçlü bir farkındalık yarattı. Bundan böyle Oliver Hermanus yakın markajımda olacak ve adım adım yaptığı işleri takip edeceğim.

Festival filmleri çok şahane ama bir seans görmedim ki teknik herhangi bir aksaklık olmasın. İstisnasız her seansta. Altyazıların gecikmesini ya da kaymasını aksaklık saymıyorum artık, ona iyice alıştık çünkü. Ama istenince gayet sorunsuz seanslar izletilebileceğinden eminim.

Haftaya üçüncü raund ile devam edeceğim. Ne demişler: "Sinema bir tutkudur!"