cannes film festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cannes film festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Nisan 2016

İlk Seans #43 - 69. Altın Palmiye Adayları // RadyoVesaire



          Playlist:
  1. Tom Waits - All The World is Green
  2. Smoke Up Johnny - Sunday Beer 
  3. One Republic - Counting Stars 
  4. Chris Garneau - Between the Bars 
  5. Traffic - Feeling Alright 
  6. Iggy Pop - Louie Louie

8 Ekim 2015

Sinema Eleştirmenleri: Eleştirilerin Asıl Kurbanı



Sinema dünyasını her yıl Fransız Rivierası’na toplayan ve o yılın en iddialı sinemacılarını bir araya getiren Uluslararası Cannes Film Festivali, son yıllarda sinema eleştirmenlerinin gölgesi altında gibi duruyor. Geçtiğimiz yıl David Cronenberg’in, bu yıl da Joel Coen’in cümlelerinin ardından, festival sonrası konuşulan konuların başında sinema eleştirmenleri geliyor. Sinema eleştirmeni nedir, ne yapar tartışmasından ziyade; Cronenberg ve Coen gibi farklı türlerde filmler üreten başarılı sinemacılarının, eleştirmenler hakkındaki fikirlerinin doğrultusunu tartışmaya çalışalım.

Kendilerine Eleştirmen Diyorlar, Aptalca ve Cahilce


Geçtiğimiz yılın Altın Palmiye adayları arasında sürpriz bir isim vardı. 1980’lerin korku ve gerilim sinemasında çığır açan David Cronenberg, son filmi Yıldız Haritası – Maps to the Stars ile Altın Palmiye için yarışan on sekiz yönetmenden biriydi. Cronenberg filmlerine hayran biri olarak söyleyebilirim ki, adaylığına ben bile çok şaşırmıştım. Ancak, Cronenberg bu şaşkınlığımızı aşmamıza izin vermeden, dile getirdiği cümlelerle başka bir şaşkınlık yarattı. Ünlü yönetmen özetle şunları söyledi:
“Eleştirmen olduğunu söyleyen insanlar var ve bu insanların yazılarını okuduğunuzda yazamadıklarını görüyorsunuz ya da yazabiliyorlar ama ortaya çıkardıkları yazılar aptalca ve cahilce… Daha önce adı duyulmamış bazıları da çıkıp, bunların aslında gayet iyi olduğunu söylüyor. Ama bence bunlar tamamen eleştirmenliğin sulandırılması anlamına geliyor.”
Bu çıkarımı örnek olarak Rotten Tomatoes sitesinin veren Cronenberg, sanatın temel unsurlarından biri olan eleştirmenliğin, kıymetinin azaldığı vurgusunu yapmaya çalışıyor. İnternet yayıncılığının sayılamayacak fazlalıkta insana, sinemanın daha önce sunulmamış katbekat daha fazla içerikle sunulduğunu; çok daha fazla insana sinema sevgisini, merakını ve ilgisini aşıladığını unutarak yapıyor bunu.
Bununla birlikte, bu yıl Cannes Film Festivali’nin jüri başkanlığını yürüten Coen Kardeşler’den Joel Coen de, ödül töreninin hemen ardından gerçekleştirilen basın toplantısında başka bir cümle dile getiriyor. Bambaşka bir tartışma yaratan bu cümle ise, Cronenberg’in ortaya koyduğu fikirden daha ileri giderek doğrudan bütün eleştirmenleri kapsıyor. Jüri olarak Altın Palmiye’ye layık gördükleri, Jacques Audiard’ın Paris banliyölerini anlattığı Dheepan filmine yönelik gelen tepkilere ve eleştirilere karşılık şu cümleyi kuruyor Coen:
“Bu sinema eleştirmenlerinin oluşturduğu bir jüri değil, bu bir sanatçılar jürisi.”
Kinayenin arasına saklanmış had bildirme tavrı, kelimelerin arasından fazlasıyla sızıyor, öyle değil mi? Cronenberg fikirlerini dile getirirken, “bir gazeteye ya da bir mecraya bağlı olarak harıl harıl çalışan ve maaşını bu işten alan emektarları” bir kenara ayırmıştı. Ancak Joel Coen, bu cümlesini bizzat Cronenberg’in saygıyla bir kenara ayırdığı bu eleştirmenlerin direkt yüzüne söyledi. Peki bir sinema sanatçısıyla, sinema eleştirmenlerinin sinemasal algısının bu denli ayrışmış olduğu veya olacağı düşüncesi nereden kaynaklanıyor?


Sinemanın Dinamikleri: Yönetmenler, Eleştirmenlere Karşı


Uluslararası çapta düzenlenen her festivalde, festival yönetimi tarafından bir araya getirilen jüriler dışında Uluslararası Eleştirmenler Birliği tarafından oluşturulan bağımsız FIPRESCI jürileri yer alır. Tıpkı Uluslararası Cannes Film Festivali’nde olduğu gibi. Üstelik Cannes Film Festivali, Uluslararası Eleştirmenler Haftası kapsamında altı dalda ödül takdim eder. Böyle bir atmosferde Joel Coen’in fikirleri oldukça eğreti duruyor açıkçası. Çünkü unutmamak gerekir ki, eleştirmenin sanat içerisindeki rolü yalnızca yapıtla ilgili yorumlar sıralamak değil. İşini ciddiye alan bir eleştirmen, sanatçıya prestij kazandırabileceği gibi, yapıtı da aynı şekilde tarihte önemi bir yere oturtabilir ya da tam tersini iddia edebilir. Sanatçının, kendi yapıtına kazandırabildiği değerin bir benzerini de, eleştirmen toplumun geneline yayar. Bunu yapabilmek için de elbette bir birikim gerekir. Sinema eleştirmenleri birikimleriyle birlikte, yapıta yönelik değerlendirmelerini gözlemci olarak yapar. Ancak, sinemacının işi yaratıcı kimliğine bürünmektir. Süreçlerin zorluklarından bağımsız olarak birbirinden ayrılamaz bu ikili, sanatın gelişimi ve değeri için vazgeçilmezdir. Sinema eleştirmenleri, yönetmenleri ya da genel olarak sinema sanatçılarını cahillikle suçlayacak olursa, ortaya koydukları geçerli sebepler olmalıdır. Filmle ilgili her çıkarımları, yorumları açıklayıcı bir zemine sahip olmalıdır. Nitekim öyledir de. Bunu gerek teknik ve tarihsel açıdan, gerekse çok farklı bir noktadan yapmalıdırlar. Ancak Cronenberg’in çıkarımını böyle bir zemine dayandırdığını söyleyebilmek güç. Niceliğin artışının niteliğin azalması anlamına gelmesi, salt bir gerçek değil. Bugün on yıl öncesine nazaran ne kadar fazla film eleştirisi okuyorsak, bir şekilde on yıl öncesine göre o kadar karmaşık ve çeşitli bakış açısına sahibiz diyebiliriz.

Sanatçı gözünden baktığımızda bambaşka dünyalarla karşılaşmak elbette çok olası. Bu sebepten olacaktır ki, genellikle FIPRESCI jürisiyle festival jürisinin ödül verdiği filmler farklılık gösterir. Kamera arkasının yarattığı perspektif, perdeye yansıyandan oldukça farklıdır. Bu yüzden, bu yıl Altın Palmiye kazanan Dheepan için eleştirmenler arasında “yarışma filmleri arasında en zayıf olanı” yorumu yapılırken, Jacques Audiard büyük ödülü kucakladı. Filmi henüz göremediğimiz için bir yorum yapmaya çalışmak mantıksız olur. Eleştirmenlerle sinemacılar arasındaki bu ayrılığı ne kadar deşsek de, kesin bir cevap bulma olasılığımız da oldukça az. Sanatın öznelliği buna pek izin vermiyor çünkü.

Kurumsaldan Bireysele Sinema Eleştirmenliği


Mesele sinema olduğu zaman, bazı kavramlar nedense normalde taşıdığı değerden daha küçükmüş gibi bir algı yaratılmaya çalışılıyor. Bunun başlıca sebeplerinden biri teknoloji olmalı. Her geçen gün daha rahat erişilebilir bir sanat dalı olarak sinema, müziğe kıyasla daha yoğun ve görsel ağırlıklı olması gereği büyük bir kesim tarafından yorumlanabiliyor. İnternet sağ olsun, bireysel yayıncılığın gelişmesi ve hatta sektörleşmesi sayesinde de bu yorumlara rahatlıkla ulaşabiliyoruz. Bu değişkenler; yayıncılığın en sıkıntılı zamanlarını yaratırken aynı zamanda, en parlak zamanlarını yaşamasına da vesile oluyor. Cronenberg’in bahsettiği, bir mecraya bağlı olarak harıl harıl çalışan insanlar artık, kendi yarattıkları mecralardan bütün dünyaya yayılmak için çabalıyorlar. Sınırları olmadan, sürekli üreterek ve idealleri için yapıyorlar bunu. Burada basılı yayının büyüsünü küçümsemek büyük bir hata olur ancak, günümüzde bir lüks haline gelmeye başladığını da itiraf etmek gerek.

Kaynakları sınırsız bir dünyada yaşamanın bir bedeli olarak, milyonlarca fikre kulak misafirliği yapmamız kaçınılmaz. Bu fikirlere kulak tıkamak, yok saymak ise yalnızca ilerlemeyi engeller. Yaptığımız işi başka bir koldan ilerleten, gerileten ya da ona değer katan, değerini azaltan insanların artması da her sektör için geçerli bir gerçek. Sinema açısından bu ilişki halen muğlak bir yerde duruyor ne yazık ki. En tanınan ve sevilen yönetmenlerin, bu denli tartışmalı ortaya koymaları düşündürücü bir durum. Bu da, toplum dinamiklerini kendi sanatlarını geliştirmek için başarıyla kullanabilen bu insanların, gerçekte toplumun yöneldiği doğrultuyu fazlasıyla kaçırdığı anlamına geliyor. Ayrılmaz bir bütünün parçaları olarak, hem sinemacı hem de sinema eleştirmenleri, daha mantıklı ve anlayışlı tavırların olmadığı bir ortam yaratarak, yalnızca herkesin tutkuyla bağlı olduğu sinemayı zayıflatıyor.

Bu yazı Filmloverss.com'da yayınlanmıştır.

Jack Lemmon: Ekolünün Son Temsilcisi



Sinema tarihi birçok usta oyuncuyla dolu. Arkalarında çok değerli filmler, ama en önemlisi unutulmaz hatıralar bırakan bu insanların varlığı her sinemasever için öyle ya da böyle önemlidir. Bir ekole dahil olan oyuncuların yerleri ise apayrıdır. On dört yıl önce bugün hayatını kaybeden Jack Lemmon da, kendi ekolünün son üyelerinden biriydi. O sebepten de son zamanlarına kadar kamera karşısına geçmekten başka bir şey yapmadı.

Charlie Chaplin ekolünden gelen Lemmon, yukarıda da bahsettiğim üzere bu ekolün son temsilcilerindendi. Onun canlandırdığı karakterlerin görsel olarak zenginliği her zaman ilk göze çarpan özelliklerindendir. Çünkü, Lemmon’ın eli kolu sürekli oynar. Jestlerini ve mimiklerini bolca kullanmaktan hiç çekinmez. Onu çok başarılı bir komedi oyuncusu yapan özelliklerinden biridir bu ayrıca. Tabii onun yetenekleri yalnızca jestlerini bol kullanmasıyla açıklanamaz. Dramalarda ortaya koyduğu ve tek seferlik olmayan etkileyici performanslarıyla da kendisini birçok defa ispatlamıştır.


Televizyondan Sinemaya


1940’ların sonunda kariyerine televizyon dizilerinde aldığı küçük rollerle başlayan ama sonrasında bol ödüllü bir aktöre dönüşen ve yüze yakın yapımda rol alan Jack Lemmon, nedense hep biraz arka planda kalmış. Bunda çok iyi bir yardımcı oyuncu olmasının etkisi vardır elbet. Misal, rol aldığı filmler arasından belki en çok izleneni olan Bazıları Sıcak Sever (Some Like It Hot)’de canlandırdığı Jerry; Marilyn Monroe’nun baş döndürücülüğü ve Tony Curtis’in karizmasından ziyade filmi yükselten en değerli unsurlardan biridir. Çünkü, temelde bir parodi komedisi olan Bazıları Sıcak Sever’in bütün komedi yükünü sırtlayan kişi Lemmon’dan başkası değildi.

1950’li yıllar ise Lemmon’ın kariyeri için dönüm noktası oldu. 1954’te beyazperdede boy göstermeye başladıktan iki yıl sonra ilk Oscar Ödülü’nü kazandı. Başrolünde Henry Fonda’nın yer aldığı Mister Roberts filmindeki performansı ona 28. Akademi Ödülleri’nde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar’ını kazandırmıştı. Bir sonraki Oscar adaylığını Bazıları Sıcak Sever ile elde etti. Bazıları Sıcak Sever’in, Lemmon’ın kariyerindeki önemi; onun yalnızca iyi bir yardımcı oyuncu olmadığını, aynı zamanda bütün filmin yükünü kaldırabilen başarılı bir başrol oyuncusu olduğunu da göstermesiydi. Nitekim, En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ı için ilk adaylığını da Bazıları Sıcak Sever’deki performansıyla aldı. Bundan sonra, 1983’e kadar aldığı yedi Oscar adaylığının hepsi En İyi Erkek Oyuncu kategorisinde oldu ve 1973 yılında başrolünü oynadığı Save The Tiger ile bu ödülü sonunda kazandı.

Merhaba Dünya Sineması


Jack Lemmon’ın Hollywood stüdyoları içinde geçirdiği onca zaman boyunca oynadığı filmler genel olarak belli kalıba sokulabilir. Dönemin trendleri doğrultusunda, kendilerini belli bir şekile sokan yönetmenlerin yönettiği filmlerde rol alarak Amerika’nın dışına çıkmak da pek kolay bir iş değil. Ancak, vizyon sahibi ve yetenekleri kuşku götürmeyen bir yönetmenle birlikte bunu başarabilmek  mümkün olabiliyor. Lemmon da, önce 1979 yılında Jane Fonda ile başrollerini paylaştığı James Bridges filmi olan The China Syndrome ile, ardından ünlü yönetmen Costa-Gavras’ın 1982 yılında çektiği filmi Kayıp (Missing) ile Uluslararası Cannes Film Festivali’nde boy gösterdi. Bu iki filmle de Cannes’da En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandı.

Lemmon, kariyerine komedi oyuncusu olarak başladı ancak, yıllar içinde bambaşka bir oyuncuya dönüştü. Hala komedi filmlerinin aranan ismiydi ama drama örneklerindeki başarısı onu özel bir yere koydu. Hollywood stüdyolarının kalıplarına kendisini adapte etmesine karşın, ne o stüdyoların ne de türlerin kalıplarına hiç sığamadı. Tür sineması açısından baktığımızda tam bir görev adamı olsa da, asıl yeteneklerini törpülemek zorunda kalan Lemmon, bir şekilde ölü toprağını üzerinden atmalıydı ve bu kalıpların çizdiği sınırları aşmalıydı. Bunu doğru isimlerle yapmak da ayrıca önemliydi tabii ki. Kariyerinin altın çağını yaşadığı zamanlarda bunu olması gerektiği gibi, onu dünya sinemasına ait kılacak şekilde yaptı.

Yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz mutlu çift, Felicia Farr ve Jack Lemmon çifti. Bir kez daha Tony Curtis’le başrolleri paylaştığı The Great Race filminin çekimleri sırasında Avusturya’da çekilmiş. O sıralar alkol bağımlılığı ile mücadele eden Lemmon’a, eşi Farr desteğini hiç eksik etmemiş. Felicia Farr, evlendiklerinden beri Lemmon’ın hayatında önemli bir yer kaplamış elbette. Ölümünden birkaç yıl önce öğrendiği kanser tanısı sırasında da yanında olmuş.

Dünya sinema sahnesinde boy gösteren en yetenekli ama bir o kadar da hak ettiğini bulamamış isimlerden biri olan ve ardında birçok klasik bırakan Jack Lemmon’ın kısa hayatı elbette birkaç filmle özet geçilemez. Lakin, onu mutlu eden ve yaşama isteği veren işler yapmış olduğunu bilmek bizler için yeterli.

Bu yazı Filmloverss.com'da yayınlanmıştır.

5 Haziran 2014

İlk Seans #18 - Cannes 2014 Kazananları // Radyo Vesaire


Playlist:
  1. Bombadil - Reasons
  2. Daughter - Candles
  3. Ra Ra Riot - Can You Tell
  4. James Apollo - Blessed or Bust
  5. Beirut - Chiki Chiki Baba 

8 Mayıs 2014

İlk Seans #14 - Cannes 2014 Yarışma Filmleri // Radyo Vesaire

  1. Editors - A Ton of Love 
  2. Tina Turner - Golden Eye
  3. Anna Karina - Ma Ligne de Chance
  4. Broken Bells - Holding On For Life

27 Ocak 2013

Holy Mother!

Şubatta !f başlıyor. 10 günlük bağımsızlık... 2013'ün ilk festivali, en güzel festivali belki de. Farkedilemeyeni, şans verilmeyeni, kendi sinemasını yaratan sinemacıların filmlerinin festivali. Her sene olduğu gibi kendi vizyonunu hiç bozmadan harika bir program ortaya çıkarmışlar. Daha yeni yayınlandı, iki gün önce. İstanbul'da 3 salona yayılmış olacaklar. Beyoğlu, Caddebostan ve İstinye Park. İstanbul'dan sonra da Ankara ve İzmir var. 

Festivaller benim için özel oluyorlar. Heyecanla gidiyorum filmleri izlemeye. Her ne kadar bu sene izlemek istediğim her filmi izleyebilecek kadar vaktim olmayacaksa da, yine bu heyecan şimdiden kaplamaya başladı beni. Programı açıklamadan önce ufak ufak verdikleri ipuçlarıyla, bomba haberleriyle iple çeker oldum festivali. En bomba bomba haber Leos Carax! Onur konuğu olacaklar kendileri. Son filmi, inanılmaz filmi, son başyapıtı Holy Motors da Galalar kategorisinde gösterimde olacak. O kategoride bir de Jin var, Reha Erdem'in son filmi, merakla beklediğim Martin McDonagh'ın Seven Psychopaths'ı var, Noah Baumbach'ın Frances Ha'sı var. Ama bence genel olarak en güzel seçki Oyun seçkisi olmuş. Daha çeşitli ve daha ilgi çekici duruyor. Yarışma seçkisi Keş!f de ıskalanmamalı aslında. Çok güzel cevherler vardır eminim. 


Şahsen ben Reha Erdem'le Kosmos vasıtasıyla tanıştım. Malum sahnelerde ki harikulade yönetmenliği, hikayeyi anlatışında ki sade sayılabilecek tarzını hemen benimsedim ve bağrıma bastım tabi ki. Jin için çok güzel yorumlar okudum. Yorumu yapanlar biraz torpilli tabi, zira !f gösterimi aynı zamanda filmin Türkiye galası olacak. Dünya prömiyerini Berlinale yapmıştı. 

Festivalin programı açıklandığından beri çeşitli sitelerde-bloglarda tavsiyeler veriliyor haliyle. Dünden beri bir yığın tavsiye okudum bunun gibi. Ama işin bence komik bir tarafı var. Bu tavsiye yazılarına ve hemen ardından gelen listelere bakınca programda ki hemen her filmi görebiliyorsunuz. Tavsiye vermeye ne gerek var ki o zaman? Sanki bir zorunlulukmuş gibi bir liste yapmaya koyuluyorsun, ki zaten listenin tepesine konacak filmler belli, sonra bir tane bir tane diye diye 50 filmlik liste yapıyorsun. Bana çok saçma geldi, boş bir kendini ispat çabası. 

Onu bunu bir kenara bırakırsak, haberi aldığımdan beri heyecanımı saklayamadığım Carax söyleşisi ve haliyle filmi Holy Motors hakkında kelimelerimi kullanmak istiyorum. Önce film, daima önce film.

Holy Motors için daha önce izlediğim hiçbir şeye benzemiyor dersem eğer yanlış olmaz, sanırım. Sanki bambaşka bir dünyadan gelmiş gibi. Film süresince hiçbir şey kestirememeyi geçtim, neyi izlediğimi anlamam bile baya zaman aldı. Sürrealizmin bilinememezliğinden kaynaklı gizemli ve karanlık sahneleri izlerken kayboluyorsunuz adeta. Film bittiğinde "neydi bu şimdi?" demek oldukça olası. Ama her sahnesi ince ince işlenmiş ve Denis Lavant'ın insanüstü performans-larıyla süslü bir Carax başyapıtı bu film. Bu filmi ıskalayan çok üzülür.

Bu kadar yazdıktan sonra bir de filmin ekibini dinlemek gerek bence. Normal bir iş değil çünkü yaptıkları. Esasında Lavant'ın bu film üzerine verdiği röportajını paylaşmayı istiyordum ama İngilizce altyazılısına dahi rastlayamadım. Carax'ı burada dineleyebileceğimiz için Lavant daha güzel olurdu. Yine de şuraya film ekibinin Cannes basın konferansı ve şuraya da Carax'ın NYFF ile söyleşisini iliştireyim. 



11 Temmuz 2011

4 Luni 3 Săptămâni şi 2 Zile

1987 yılı Romanyası. Kürtaj yaptırmanın yolunu arayan bir öğrenci ve arkadaşının hikayesi. 2007 Cannes Film Festivali'nin "Altın Palmiye"yi kazanmış ve aynı yıl Filmekimi ile ülkemizde de gösterilmiş.

Tam anlamıyla gerçek bir hikaye olduğu gibi, hiçbir ayrıntıyı gizlemeden, abartmadan anlatılmış. Filmin yönetmeni Cristian Mungiu aynı zamanda senaryonun da yazarı.

Uzun sahneler ve net diyaloglarla filme kilitleniyorsunuz. Romanya'nın fakir sokaklarını izliyoruz. Filmin en can alıcı sahnesi şüphesi otel odasına ilk girildiği sahne. Kürtaj yapması için çağrılan doktor henüz işe başlamadan huysuzluk etmeye, zorluk çıkarmaya başlıyor. O anda odada ki diyaloglara kilitleniyorsunuz. Bebeğin kaç haftalık olduğunu tam olarak bilemiyoruz. Üç aylık mı, dört aylık mı yoksa beş aylık mı? Doktora paralarının yetmeyeceğini anladıklarına kürtaja ihtiyacı olan kızın oda arkadaşı Otilia çok büyük bir fedakarlık yaparak doktoru ikna ediyor. Bundan sonrası ikisininde derdi oluyor artık. Otilia odadan ayrılıp erkek arkadaşının ailesiyle tanışmaya gidiyor. Orada iken rahatsızlığı ve mutsuzluğu çok daha iyi anlıyoruz. Fakat en kötüsü düşen fetüsten kurtulmak; o sırada kamera tekniklerinin ustalığıyla sokakların korkutuculuğunu ve Otilia'nın çaresizlikle hızla alıp verdiği nefesini hissediyoruz.

Küçücük bir yurt odasında başlayan bu rahatsız film, restaurantta oturan üzgün ve ürkmüş bakışlarla sona eriyor.

16 Mayıs 2011

Video: The Passenger


Bugünün tek postu bu kolaj olacak sanırım. Canın biraz Iggy Pop dinlemek istedim ama ne buldum! Akşam akşam neşelendirdi beni. Çok sevdim.

13 Mayıs 2011

Underground

Biraz Avrupa sineması konuşalım. Tam da zamanı aslında, Cannes Film Festivali'nin açılış töreni iki gün önce yapılmışken. Geçen gece Kuturica'nın Underground'unu izledim. Şahaneydi. Şahsen zekasına hayran kaldım. Karakteri, kökeni beni ilgilendirmez ben izlediğimi yazarım.

Daha önce hiç böyle bir savaş filmi izlememiştim. İlk beş dakikasında bile olduğunuz yere saplanıyorsunuz. Temel olarak savaşın yıkıcılığından uzakta çok etkileyiciydi. Anlatmaya başlasam bitiremem. Ağzımı açık bırakan fazlasıyla sahne var. İkinci Dünya Savaşı gibi insan haklarının adı bile geçmeyen bir meselede mistik bir hava yakalamayı başarmış Kusturica. Bir kere şahane bir fikir üstüne kurmuş bütün filmi. Çok farklı. 20 yıl boyunca bir mahzende yaşamış onlarca insan düşünün. 20 yıl boyunca sadece silah üretiyorlar ve dışarıda ki iki kişide onları satarak zengin oluyorlar. Ama mahzen ki onca kişi saatlerle oynandığı için aslında sadece 15 yıl geçtiğini sanıyorlar. Bütün film boyunca ayrıntılar, bazen sadece tek bir cümle, bütün gidişatı etkiledi.

Birde görüp görebileceğim en masum ve en şaşırtıcı ölüm sahnesi bu filmdeydi. Ölümü o şekilde anlatmak kimin aklına gelebilir! Kusturica'nın neden bu kadar önemli bir yönetmen olduğunu bu filmle tamamen anladım. Özellikle öyle bir son yaratmış ki, ayakta alkışlamak geldi içimden. Bir film; sarsıcı, sürükleyici, etkileyici, yıkıcı ve eğlenceli.

Kimin ne düşündüğü, ne konuştuğu beni ilgilendirmez. Hatta ne olursa olsun konuşabilmeli ve dillendirebilmelidir. Bu benim fikrim. Antalya'dan kovulmasını da anlayamamıştım, hala da anlayabilmiş değilim o da ayrı. Bursa'da şah Antalya'da hain ilan edilmek hiç mantıklı değil!

Kim olduğunu unutun ve sanata bakın efendim. "Underground" özel bir film.

"Kardeş, kardeşi öldürene kadar savaş savaş sayılmaz."