hollywood etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hollywood etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mart 2013

En Harika Insults: Top 100

Sinema, bana göre, ne kadar doğalsa, içtense o kadar güzeldir. Şahsen başlıca kriterim bu. İnsan hikayelerini daha çok sevmem de bu yüzdendir. Bilim-kurguda kendimi bulamamam da bu yüzdendir. Fakat yaratıcı sci-fi'ye hep saygı duymuşumdur. En hayran olduğum film de bir sci-fi esasında, büyük bir distopya...

Hollywood küfür etmeyi çok seviyor. Senaryonun düştüğü yerde koskocaman bir "FUCK" ve/veya türevleri. Şikayetçi değilim bundan. Hatta seviyorum bile. Bu konuda çok yaratıcı olabiliyorlar, çok dokunaklı sözcükleri var. Bu sözcüklerin "en"leri de biraraya getirilmiş. İzlerken gülmekten kırıldım! Aralarında bayıldığım filmlerin bir değil, birkaç defa yer alması da beni ayrı bir mutlu etti.

Hangileri onlar?
Başta; A Clockwork Orange ile Full Metal Jacket. In Bruges, Glengarry Glan Ross, The Big Lebowski, Rezervoir Dogs... Şahane bir seçki olmuş.

Tam festival haftalarına gelirken, her dakika sinema ile geçecekken çok iyi geldi bana.

O küfürleri, hakaretleri duyarken bile bir rahatlama geliyor, ferahlıyorsun.

Ne gerek var psikoloğa, psikiyatriste?

21 Kasım 2011

Komiksin Celal Tan

Peşin peşin söylüyorum. Zaten kısa keseceğim. "Leyla ile Mecnun"un vakit ayırıp, başta sona bir bölümünü izlemedim. Arada sırada göz atmışlığım var sadece. Onur Öykü'nün "Leyla ile Mecnun"un da yönetmeni olduğunu duyunca şahsen hayal kırıklığına uğradım ve 'izlemesem bir şey kaybetmem herhalde' diye düşünüyordum. Ama bir yandan da diyorum ki; Selçuk Yöntem var, Ezgi Mola var, Güler Ökten var. Sırf onların hatırına izlenir, diyorum.

Ama izlediğime de pişman değilim. Beklentim çok fazla değildi. Eğlendim mi, evet; güldüm mü, evet. Orada da sıkıntı yok. Çoğu yerde kameranın açısına da bayıldım, sahiden bayıldım. Bunların hiç birinde sıkıntı yok. Sıkıntı hikayenin anlatımıydı. Bir aile dramını absürd bir şekilde neşelendirmek istiyorsun, bunu takdir ederim. Çünkü zor iş ve riskli iş. Bunu yapmak isteyen adama da bakarım, yaptığı dizi çok beğenildi hatta "efsane dizi" denmeye de başlandı. Televizyonda komedi dizisi yapıp bu kadar beğenilmek -sabit bir konu olmadan- zor yani, kabul etmek lazım. Bunu sinemada da yapmak istiyorum deyince, kimse sana direk karşı çıkmaz. Kendini ispatlamışsın çünkü.

Ama film diyor ki, ben dramdan çok komedi filmiyim. İşin dram kısmı filmin sonunda neredeyse hiç akılda kalmadı. Karısını kaybetmiş, öldürmüş bir adamın iç kapışmasını hissedemedik. Adam üzülmedi. Ne duygusuzsun sen Celal Tan! Bülent Emin Yarar olmasa kapısında "dram" yazan filmde dram namına sahne izleyemeyecektik neredeyse!

Bir de bütün güldürü kısımlarında sadece küfürler güldürdü. En beklenmedik anda gelen güzel oyunculuk süslü "güzel küfürlere" güldü bütün salon. Senaryoyu güçlendiren bir hiciv, bir laf çakma herhangi bir "özel kısım" yoktu. Bu konuda fakir ve zayıftı.

Güzel vakit geçirmek için harika bir seçenek. Abuk sabuk, anlamsız hollywood filmleri ve o filmlerin çakmalarını izlemek yerine ben Celal Tan ile gülmeyi yeğlerim.
Çeşitli sitelerde haksız yere çok ağır eleştiriler var, onlara da bir türlü anlam veremedim.

Böylesi sakızda çiğner, şapırdatarak patlamış mısırda yer...

Sinema salonları, tiyatro salonları... Ülkede hak ettiği değeri ve saygıyı gören mekan kalmadı. Bir film izlemeye geliyorsun. Vıcık vıcık bir hollywood yapımı romantik-komedi değil, uluslararası festivallerde prömiyeri yapılmış değerli ve emek dolu bir film. Biraz dikkatli davranmalı, değil mi? Mesela filmin başladığını idrak edebildiğin anda -ki baya geç idrak edildi- susman gerek. Orası sinema salonu! Konuşacaksan git evinde izle. Korsan DVD izle, hadi VCD izle. Ama oraya güzel vakit geçirmek isteyen insanların zevkinin içine etme! Patlamış mısır yemesini de öğren. Zaten yolda düz yürümeyi bilmiyor ve beceremiyorsun, bari sus ve ağzın kapalı çiğne. Karşındaki görmüyor belki ama bütün salon tükürüklerinden çıkan sesi dinlemek zorunda kalıyor.

Bunları yapan insan kılıklı yaratıklar, sinemada bağıra bağıra da oturur, tiyatroya giderse en ön sıradan sakız da çiğner...

8 Ekim 2011

Bir Zamanlar Anadolu'da


Bu filmin masal gibi bir adı var. Fakat en az bizim kadar gerçek bir de hikayesi.
Nuri Bilge Ceylan, Türk sineması için gerçek bir fırsat ve şahane bir beyine sahip.

Koca bir eşik atladı ve ardından bizi de sürükledi. Ben bundan oldukça memnunum ama memnun olmayan, olamayan insan sayısı da çok fazla. Alıştığımız, sürekli izlediğimiz, her hafta en az bir tane vizyona giren ve her yere reklam veren Hollywood filmlerine alışmışız. Derin ve dolu bir senaryo yerine, patlamaları ve klişe aşkları tercih ediyoruz.

Nuri Bilge'nin "Uzak" ve "İklimler"ini izledikten sonra çok etkilenmiştim, tıpkı "Bir Zamanlar Anadolu'da" ki gibi. Film hakkında söyleyebileceğim pek fazla şey yok. Çünkü oldukça saydam ve açık. Kırıkkale'nin sıradan kasabalarından birinde bir soruşturma, cinayet soruşturması. Her zaman karşılaşabileceğiniz Anadolu insanının aynısı. Kasvetli, hırçın, mistik ve merak uyandıran bir havası var. Diyalogların şeker gibi yumuşak ve kaya kadar ağır bölümleri asla sırıtmıyor.

Her anı, her cümleyi tanıyoruz aslında çünkü bizim cümlelerimiz onlar.

Filmin başından beri sanki bende oradaymışım ve arkadan, sessizce izliyormuşum gibi hissettim. Çünkü kameranın açıları mükemmeldi ve karakterlerin aslında kendilerini yargıladıkları bölümleri kameraya karşı, kamera ile karşılıklı harika bir şekilde oynaması beni tamamen içeri çekti. Sanki Savcı Bey benimle konuşuyordu, Doktor bana öfkelenmişti. Özellikle yakın çekimlerde ki ustalık güzel bir Anadolu macerasını merak uyandıran, kendisine çağıran havasını yakalıyor. Çok başarılıydı. Fakat bazı yorumlarda beğenmeyenlerin beğenmeme sebebini hiç ama hiç anlayamadım. Nuri Bilge'nin filmin içerisine fotoğraflar yerleştirip, adeta her filmden apayrı fotoğraf albümleri çıkarabilecek becerisini tamamen hiçe saymışlar.

Ağır temposuna rağmen, hiç sıkılmadan, olabildiğince akıcı ama birçok konuya farkındalık ve his katan gerçek bir baş yapıt.

-Doktor, insan hiç başkasını cezalandırabilmek için kendi canına kıyabilir mi?
+İntiharların çoğunun sebebi bu değil mi zaten, Savcı Bey!
-Değil mi! Bende öyle düşünmüştüm. Tabii. Haklısın. Başkasını cezalandırmak...

6 Ekim 2011

Perşembe sabahı "Bir Köy Hekimi"

"Giysilerimi çıkarıyorlar üzerimden, sakalımı sıvazlıyorum, sakince başımı eğip toplananlara bakıyorum. Hâlâ tümüyle hakimim kendime, toplananlardan üstünüm, öyle de kalacağım; fakat bunun bana bir yararı yok, başımdan ve ayaklarımdan kaldırıp yatağa götürüyorlar beni,duvar tarafına, yaranın olduğu yana bırakıyorlar. Hep birlikte odadan çıkıyorlar, kapı kapatılıyor, koro susuyor, bulutlar ayı perdeliyor; yorganın sıcaklığı sarıyor her yanımı, pencerede atların kımıl kımıl gölgeleri."

"Bir Köy Hekimi"nden kısa bir bölüm. Yazan Franz Kafka.

Baştan sona Kafka kokan altı sayfalık bir metin. Ego ve id çatışması. Mistik ve tam anlaşılamayan muazzam bir atmosfer. Diyaloglara sakladığı, insanı beyinden vuran, gerçekçi ifadeler, uzun ve karmaşık cümleler... Okumadan önce, beyninizi düşüncelerinizden arındırın ve konsantre olun. Sizi beyninizle ve fikirlerinizle bir çatışmaya sürüklüyor çünkü.

Bu şekilde başlayan bir Perşembe günü öğleden sonrasında Osman Sınav'ın katıldığı bir konferansa katıldım. Aslında konferans demek istemiyorum çünkü, benim gözümde Osman Sınav Hollywood özentisi ve yeteneksiz bir yönetmendir, alanında uzman ve başarılı bir yönetmen değil. Söyleşi diyebilirim. Tabi söyleşinin konusuda "Hayal ve Strateji" olduğundan o da oldukça tepeden konuşmaya daldı. Boyunu aşan bir konu olmasına rağmen  kendisini baya kaptırdı. Dikkatimi çeken bir tavrı vardı, yaptığı işlerden, projelerden konuşmadı ve konuşmak istemedi. Sorulan sorularla konuşmaya zorlandı. Coppola ile olan bir anısından bahsetti. Dediğine göre Coppola ile yemek yemeye giderken hediye olarak "Deli Yürek: Bumerang Cehennemi"ni götürmüş. Coppola'da imzalamasını istemiş. Şaşırdığını ve bu duygunun ne olduğunu bilmediğini söyledi. Yani bir meslektaşının ona getirdiği hediye ile karşı-jest yapmayacağını, diğer yandan da Coppola'nın İstanbul'da onunla vakit geçirip kendisinin oldukça(!) başarılı işler çıkardığını anlatmaya çalıştığı düşünüyorum.

Dünyanın en başarılı yazarlarından biri ile başladığım günü, kendini başarılı sanan bir özenti ile bitirmek tuhaf hissettirdi. Bu da "Bir Köy Hekimi"nin güzel bir animasyonu. Fakat dikkat, seslendirme Japonca. Kulağa acaip geliyor.

16 Mayıs 2011

Video: The Passenger


Bugünün tek postu bu kolaj olacak sanırım. Canın biraz Iggy Pop dinlemek istedim ama ne buldum! Akşam akşam neşelendirdi beni. Çok sevdim.