oscar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
oscar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ekim 2015

Jack Lemmon: Ekolünün Son Temsilcisi



Sinema tarihi birçok usta oyuncuyla dolu. Arkalarında çok değerli filmler, ama en önemlisi unutulmaz hatıralar bırakan bu insanların varlığı her sinemasever için öyle ya da böyle önemlidir. Bir ekole dahil olan oyuncuların yerleri ise apayrıdır. On dört yıl önce bugün hayatını kaybeden Jack Lemmon da, kendi ekolünün son üyelerinden biriydi. O sebepten de son zamanlarına kadar kamera karşısına geçmekten başka bir şey yapmadı.

Charlie Chaplin ekolünden gelen Lemmon, yukarıda da bahsettiğim üzere bu ekolün son temsilcilerindendi. Onun canlandırdığı karakterlerin görsel olarak zenginliği her zaman ilk göze çarpan özelliklerindendir. Çünkü, Lemmon’ın eli kolu sürekli oynar. Jestlerini ve mimiklerini bolca kullanmaktan hiç çekinmez. Onu çok başarılı bir komedi oyuncusu yapan özelliklerinden biridir bu ayrıca. Tabii onun yetenekleri yalnızca jestlerini bol kullanmasıyla açıklanamaz. Dramalarda ortaya koyduğu ve tek seferlik olmayan etkileyici performanslarıyla da kendisini birçok defa ispatlamıştır.


Televizyondan Sinemaya


1940’ların sonunda kariyerine televizyon dizilerinde aldığı küçük rollerle başlayan ama sonrasında bol ödüllü bir aktöre dönüşen ve yüze yakın yapımda rol alan Jack Lemmon, nedense hep biraz arka planda kalmış. Bunda çok iyi bir yardımcı oyuncu olmasının etkisi vardır elbet. Misal, rol aldığı filmler arasından belki en çok izleneni olan Bazıları Sıcak Sever (Some Like It Hot)’de canlandırdığı Jerry; Marilyn Monroe’nun baş döndürücülüğü ve Tony Curtis’in karizmasından ziyade filmi yükselten en değerli unsurlardan biridir. Çünkü, temelde bir parodi komedisi olan Bazıları Sıcak Sever’in bütün komedi yükünü sırtlayan kişi Lemmon’dan başkası değildi.

1950’li yıllar ise Lemmon’ın kariyeri için dönüm noktası oldu. 1954’te beyazperdede boy göstermeye başladıktan iki yıl sonra ilk Oscar Ödülü’nü kazandı. Başrolünde Henry Fonda’nın yer aldığı Mister Roberts filmindeki performansı ona 28. Akademi Ödülleri’nde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar’ını kazandırmıştı. Bir sonraki Oscar adaylığını Bazıları Sıcak Sever ile elde etti. Bazıları Sıcak Sever’in, Lemmon’ın kariyerindeki önemi; onun yalnızca iyi bir yardımcı oyuncu olmadığını, aynı zamanda bütün filmin yükünü kaldırabilen başarılı bir başrol oyuncusu olduğunu da göstermesiydi. Nitekim, En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ı için ilk adaylığını da Bazıları Sıcak Sever’deki performansıyla aldı. Bundan sonra, 1983’e kadar aldığı yedi Oscar adaylığının hepsi En İyi Erkek Oyuncu kategorisinde oldu ve 1973 yılında başrolünü oynadığı Save The Tiger ile bu ödülü sonunda kazandı.

Merhaba Dünya Sineması


Jack Lemmon’ın Hollywood stüdyoları içinde geçirdiği onca zaman boyunca oynadığı filmler genel olarak belli kalıba sokulabilir. Dönemin trendleri doğrultusunda, kendilerini belli bir şekile sokan yönetmenlerin yönettiği filmlerde rol alarak Amerika’nın dışına çıkmak da pek kolay bir iş değil. Ancak, vizyon sahibi ve yetenekleri kuşku götürmeyen bir yönetmenle birlikte bunu başarabilmek  mümkün olabiliyor. Lemmon da, önce 1979 yılında Jane Fonda ile başrollerini paylaştığı James Bridges filmi olan The China Syndrome ile, ardından ünlü yönetmen Costa-Gavras’ın 1982 yılında çektiği filmi Kayıp (Missing) ile Uluslararası Cannes Film Festivali’nde boy gösterdi. Bu iki filmle de Cannes’da En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandı.

Lemmon, kariyerine komedi oyuncusu olarak başladı ancak, yıllar içinde bambaşka bir oyuncuya dönüştü. Hala komedi filmlerinin aranan ismiydi ama drama örneklerindeki başarısı onu özel bir yere koydu. Hollywood stüdyolarının kalıplarına kendisini adapte etmesine karşın, ne o stüdyoların ne de türlerin kalıplarına hiç sığamadı. Tür sineması açısından baktığımızda tam bir görev adamı olsa da, asıl yeteneklerini törpülemek zorunda kalan Lemmon, bir şekilde ölü toprağını üzerinden atmalıydı ve bu kalıpların çizdiği sınırları aşmalıydı. Bunu doğru isimlerle yapmak da ayrıca önemliydi tabii ki. Kariyerinin altın çağını yaşadığı zamanlarda bunu olması gerektiği gibi, onu dünya sinemasına ait kılacak şekilde yaptı.

Yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz mutlu çift, Felicia Farr ve Jack Lemmon çifti. Bir kez daha Tony Curtis’le başrolleri paylaştığı The Great Race filminin çekimleri sırasında Avusturya’da çekilmiş. O sıralar alkol bağımlılığı ile mücadele eden Lemmon’a, eşi Farr desteğini hiç eksik etmemiş. Felicia Farr, evlendiklerinden beri Lemmon’ın hayatında önemli bir yer kaplamış elbette. Ölümünden birkaç yıl önce öğrendiği kanser tanısı sırasında da yanında olmuş.

Dünya sinema sahnesinde boy gösteren en yetenekli ama bir o kadar da hak ettiğini bulamamış isimlerden biri olan ve ardında birçok klasik bırakan Jack Lemmon’ın kısa hayatı elbette birkaç filmle özet geçilemez. Lakin, onu mutlu eden ve yaşama isteği veren işler yapmış olduğunu bilmek bizler için yeterli.

Bu yazı Filmloverss.com'da yayınlanmıştır.

23 Mart 2015

İlk Seans #32 - 2015 Oscar Ödülleri // RadyoVesaire



Playlist
  1. Keira Nightley - Lost Stars (Begin Again Soundtrack)
  2. Rita Ora - Grateful (Beyond The Lights Soundtrack)
  3. Glen Campbell - I'm Not Gonna Miss You (Glen Campbell... I'll Be Me Soundtrack)
  4. Lady Gaga - Sound of Music Tribute
  5. Common & John Legend - Glory (Selma Soundtrack)
  6. Tegan and Sera, The Lonely Island, Mark Mothersbaugh - Everything Is Awesome (The Lego Movie Soundtrack)

30 Ocak 2014

İlk Seans #5 - 2013 Ödül Sezonu Değerlendirmesi // Radyo Vesaire


Playlist:
  1. Shuggie Otis - Sweet Thang
  2. The Knife - Pass This On
  3. The Tree Ring - Brushbloom Glow
  4. Eric Clapton - Lay Down Sally
  5. Kings of Leon - Last Mile Home

14 Mart 2013

Yine Geldi Festival


Festival haftasına girdik gireceğiz... Biletler ön satışa çıktı bile, iki gün sonra da genel satışta olacak. Festivalde bu yıl beni en çok sevindiren haber Fitaş'ın yerine Feriye Sinemaları'nda gösterimler olacak olması. Şahsen Fitaş'ın salonlarını rahatsız ve konforsuz bulduğum için ve Feriye'nin hep büyük bir eksiklik olduğunu düşündüğüm için çok sevindim bu habere.

Yine çok şahane filmleri seçkisine alan festivalin bu yıl programında "Kadın Hikayeleri", Türk klasiklerinin özel gösterimleri, Carlos Reygadas'a ayrılmış "Gerçek Mucizedir: Carlos Reygadas" ve edebiyat uyarlarlamarının yer aldığı "Edebiyattan Beyazperdeye" seçkileri yer alıyor. Bir de bu yıl düzenlenecek Bienal'in öncesinde de "Ben Kentli-Vatandaş Değil miyim? Barbarlık, sivil uyanış ve şehir" başlığı altında da Buñuel'den Gryazev'e bir seçki oluşturulmuş.

Festival 30 Mart-14 Nisan arasında olacak. Kendi programımı yaptım. Yine bir son dakika aksiliği yaşamazsam -ki yaşamazsam olmaz!- 21 filmi gözüme kestirdim. Galalardan başlayarak yazayım.

Bu yıl galalarda harika yönetmenlerin filmlerinin yanı sıra dolgun cast de var. Penelope Cruz'dan Nicole Kidman'a, Matt Damon'a kadar. Fakat aralarından en çok görmek istediğim Ryan Gosling'in filmi "The Place Beyond the Pines" idi. Oradan çekiştirdim, buradan çekiştirdim ama bir türlü zaman uyduramadım. Bende kranik oldu bu durum zaten. Galalardan yalnızca "Capital"i izleyebileceğim. Ama Almodovar'ın "Los Amantes Pasajeros"na nasıl içim gidiyor anlatamam!


"Dünya Festivallerinden" seçkisi yine en dolgun olanlardan. Oscar'ın dokuz filmlik "Yabancı Dilde En İyi Film" listesinde olan filmler, Berlinale'de Fibresci'de ödül almış filmler var. Bunların yanı sıra Amerikan bağımsızları da bu başlık altında. Bu seçki gerçekten dünya sinemasında şöyle bir tur attırıyor. Bense, Flipinler-Arjantin-İspanya-Portekiz yolculuğu yapmayı seçtim. "Bwakaw", "Centro Histórico", "El Muerto Y Ser Feliz"i tercih ettim. Tabii "Pozitia Copilului", "Imagine", "W Imie" gibi çok ilgi çekici filmler de var.

Bu yıl benim en çok ilgimi uyandıran "Mayınlı Bölge" ve "Yeni Bir Bakış" seçkileri var bir de. Bunlar arasından en çok da Güney Kore'li "Mu-Ge"filmi. Çok çarpıcı bir hikayesi var. Kesinlikle tavsiye ediyorum. "Mayınlı Bölge"den seçtiğim bir başka film de "Upstream Color". Tabi bu seçkilerden film ayırmak bence çok zor. Ben bu ayrımı seans uygunluğuna göre yaptım, başka türlü seçmesi sahiden zor. Gelelim "Yeni Bir Bakış"a... Bu seçki ilk veya ikinci filmini çekmiş yeni yönetmenlerin bakış açısını yansıtıyor. "Chalan" ve "When I Saw You" benim seçtiklerim. Bu seçki için yorum yapmam yanlış olur, keza çok başarılı işler var. Yıllarca uğraşıp da dikkat çekemeyen onlarca yönetmen varken, ilk ya da ikinci filmde uluslararası alanda başarı göstermek muazzam bir iş. Bunu başarabilenler zaten o ya da bu şekilde "unutulmazlar" arasına giriyorlar. Hangisi izlenirse izlensin, ilgiyi hak ediyor bu filmler.


Bu yıl belgeseller bir başka güzel. Gerçekten ilham verici ve merak uyandırıcı işler. En başta büyük adam Dave Grohl'un ilk yönetmenlik deneyimi ve sinemaya yelken açtığı ilk işi "Sound City" var. Sundance'de galasını yapmıştı, şimdi de Beyoğlu Sineması'nda gösterilmeyi bekliyor. Bu yıl bütün belgeseller Beyoğlu Sineması'nda gösterilecek. Zizek'in başrolünü oynadığı bir, yer aldığı iki film var misal. Biri "The Pervert's Guide to Ideology", bir diğeri de "Balkan Spirit", ki Balkan Spirit'i kaçıracak olmam beni çok üzüyor. Harika bir kadrosu var. Kim-ki Duk, Zizek, Isabella Huppert, Babazula ve Marina Abromoviç'e uzadıkça uzuyor kadrosu... Marina Abromoviç'e adanmış bir film de var elbette; "Bob Wilson's Life and Death of Marina Abromoviç". Listeme aldığım bir diğer belgesel ise, "Free Radicals: A History of Experimental Film". Avangart ve deneysel sinemacılar, sektör tarafından dışlanmışlar için hazırlanmış, en merak ettiklerimden bir tanesi.

"Ustalar" için hazırlanmış bir seçki. Festivallerin en büyük lezzeti bence! Burada ilk dikkat çeken herhalde Loach olmuştur. Tabi ki ben onu da kaçıracağım. Bu seçkide ki en farklı iş herhalde Raymond Depardon ve Claudine Nougaret' in beraber yönettiği "Journal de France" olsa gerek. Bunun yanında Goran Paskaljevic'in Oscar adayı filmi "Kad Svane Dan" ve Olivier Assayas'ın 70'lerin Paris'in de geçen filmi "Aprés Mai" seçtiğim filmler.


Görmeyi çok istediğim bir diğer seçki ise Carlos Reygadas'ın ilk dönemlerinden iki kısa filminin de gösterilecek olduğu, toplamda altı filmlik özel seçkisi. Aralarından, Cannes'da "En İyi Yönetmen" ödülünü aldığı son filmi "Pos Tenebras Lux" ve yine Cannes'dan ödüllü 2007 yapımı filmi "Stellet Licht" filmlerini takvimime yerleştirdim.


Notlar:
-- Yarışma filmlerinin az seansta gösterilmesi yüzünden yarışma filmlerini ıskalamak çok normal sanırım. Ben de böyle oluyor zira. Bu yıl uluslararası yarışmadan yalnızca İranlı usta Panahi'nin Kamboziya Partovi ile birlikte çektiği "Pardé" filmini izleyeceğim bu sebepten. İranlı sinemacılara çok büyük saygı duyuyorum...
-- Edebiyat uyarlamalarından da Victor Hugo uyarlaması "L'Homme Qui Rit"i seçtim yalnızca. Bu yılın en güzel filmlerinden birinin yine Hugo uyarlaması olduğunu da hesaba katarsak, görmeyi sabırsızlıkla bekliyorum. Bence geçtiğimiz yıl da, hem festivalin hem de yılın en iyilerinden biri yine bir uyarlamaydı. Goethe'nin Faust'u...
-- Kadın hikayeleri de çok önemli. Nispeten bol bir seçki. Benim tercihim "Ginger & Rosa" oldu.
-- Tecrübeyle sabit... Antidepresan seçkisinden hangi film olursa olsun görevini tam anlamıyla yerine getiriyor.

Bu yıl benim planlarım böyle. İnce eleyip sık dokumak zorunda kaldım. O iki hafta biraz yorucu olacak ama sonuna kadar değecektir. Yılın en güzel iki haftası sonuçta...

7 Mart 2011

Black Swan

Şüpesiz ki, son yılların en iyi Hollywood filmlerinden birisi. Natalie Portman'ın büyüleyici oyunculuğunu bütün film boyunca gözünüzü kırpamadan izliyorsunuz. Geçtiğimiz günlerde Dipnot.tv'de bir haber okumuştum. Haberde, aslında açıklananın aksine Natalie Portman'ın ağır bale sahnelerinde kendisinin değil, usta bir balerinin oynandığı yazıyordu. Dipnot.tv bunu filmin efekt sorumlusu şirket tarafından yayınlanan bir videoya göre yazdığını söylemek isterim. Ama bu doğru olsa da film sadece baleden ibaret olmadığı için pek de önem arz etmiyor bana kalırsa. Çünkü filmde Portman çok farklı bir karakteri canlandırıyor. Şıkışmış, bastırılmış, içine kapanık bir genç kız, çok narin ve çok zayıf...

Film bittikten bir süre sonra yüzümdeki aptal ifadeyi silip Portman'ın altığı tüm ödüllerin hakkını dibine kadar verdiğine emindim. Belki abarttığımı düşüneceksiniz, ama bu cümlelerimde samimiyim. Tabii filmin başarısını sadece Portman'a bağlamak olmaz. Cast seçimi o kadar isabetli olmuş ki, gerçek hayattan bir kesit gibiydi adeta. Vincent Cassel'e hep gıcık olmuş olsam da, bu rol için ondan daha iyi bir tercih olamazdı bence. Bakıldığında gerçekten "Thomas" olabilecek bir duruşu var, bu izlenimi çok güzel verebiliyor. Tabii Fransız olmasının bunda çok büyük etkisi var. Filmin temelde beş karakter etrafında döndüğünü düşünürsek, işin en önemli kısmı oyuncuyu karaktere oturtabilmek ve bunu yapabilecek kişileri bulmak. Bu beş karakter; Nina(Portman), Lily(Mila Kunis), Thomas(Vincent Cassel), Erica(Barbara Hershey) ve biraz arka planda kalsada hikayede çok önemli bir yeri olan Beth(Winona Ryder)... Rolü ne kadar az olsa da ya da arka planda kalsa da Winona Ryder büyüleciyi bir güzellik. Sarhoşken dağınık makyajlı olmak da ona çok yakışıyormuş.


Belki de bütün bunların yanında görüntü yönetmeni ve efekt sorumlusu hakkında da birkaç kelam etmek gerekir. Mekan tasarımından, aksesuarlara, kamera tekniklerini kadar birbirini tamamlayan unsurlar var. Hikayede tek bir kopukluk dahi olmadığını da katarsak daha da söylenecek pek bir şey kalmaz diye düşünüyorum.
Vakit kaybetmeden izleyin!

____________________________________________________________________________________

28 Şubat 2011

2807. Heykelcik de Sahibinde

Oscarlar dağıtıldı. Ben dün gece, geçen günlerde bahsettiğim, Hollywood'un o şaşaalı, bol efektli, yeşil ekran önünde çekilen filmlerinin -en azından bu sene için- çok göz önünde olmadığını görünce gerçekten sevindim ama öte yandan tahminlerimin neredeyse yarısının yanlış çıkması içimi burktu sayılır. Ama çok da önemli değil.

Dün gece ile birlikte dağıtılan Oscar heykelciği sayısı 2807 olmuş. Bu kadar prestiji hak ediyor. Önelikle Kodak Tiyatro muazzam görünüyordu. Bayıldım adeta! Her seferinde bu konuda büyülüyorlar. Ben beş tane balkon saydım. Bizim bu kadar büyük tiyatromuz neden yok, varsa bile neden az sayıda bizlerin haberi yok? Bu sorunun cevabını merak ediyorum Bunun dışında bir çok ilginç ayrıntı var dün gece ile ilgili. Benim en çok beğendiklerim ise James Franco-Anne Hatteway ikilisi ve Kirk Dougles'ın sunumuydu. Dougles hem sahneyi, hem ödülü hem de ödülü alması için çağırdığı Melissa Leo'yu bırakmak istemedi. Sahneden beraber ayrıldılar ve sahne arkasında ki kameradan Loe'yu nasıl kavradığını çok net gördüm. Töreni açmak için harika bir video hazırlamışlar. Sunucular neredeyse ön planda ki bütün filmlere konuk oluyorlardı. Bir de araya "Back to the Future" katmışlar ki, bana kalırsa harikaydı. Anne Hatteway çok güzel bir şarkı söyledi bizlere ve sürekli hareket halindeydi. Hem işin önemi bilen hem de eğlendiren hoş bir sunumu vardı. Franco'da yapabilecekleri iyice zorlamış ve en acaip fikri seçmiş. Hatteway şarkısını söylerken smokin giyiyordu. Sahnede iki smokinli olamayacağından Franko'ya da elbise giyip makyaj yapmak kalmış.

Alice in Wonderland ve Inception'ın aday oldukları dallarda ödül almalarına sevindim doğrusu. "Alice in Wonderland" aday olduğu üç daldan ikisinde ödül aldı, "En İyi Efekt"i Inception'a kaptırdı. Favori yönetmenlerimden ikisi Burton ve Nolan bu ödülü hak etmişlerdi. Hangi yapımla olursa olsun. Fakat "En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu" açıklanırken, Helena Bonham Carter'ın yüzünde ki isteksiz ifadeyi hiç anlayamadım. Bu zamana kadar başardığı işlerle çoktan bir heykelciği hak etti bana sorarsanız. Tabii Helena Bonham altın heykeli almasa da çok değerli bir oyuncu ama alması da hiç fena olmaz.

Ödül almasını umduklarından bir kaçı malesef eli boş döndü. Helena Bonham, Melissa Leo'ya kaptırdı. Tom Hooper aklımın ucundan bile geçmezken "En İyi Yönetmen" oldu. Ama en çok "Biutiful"un hiçbir ödül alamadan dönmesi beni şaşırttı. Javier Bardem ödülü sunarken çok keyifliydi ama gece sonunda kederden içmeye gitmiş olabilir. Ne filmi ne de kendisi ödül alabildi.

Bir de yayın ara verdiğinde ekranda Yekta Kopan ve konukları vardı. O birkaç dakikada çok doğru ve hoş sohbet ettiler. Zaten bu töreni sunmak başka kimseye yakışmazdı.


-------------------

Bugün Kelebek'te inanılmaz bir haber gördüm. İçim gitti resmen.
Önceki gece düzenlenen 26. Spirit Ödülleri Töreni'nde oyuncu Paul Rudd, "En İyi Senaryo" ödülünün adaylarını açıklamak için Eva Mendes ile sahneye çıkıyor. Sonra bir bakıyorsunuz Rudd'un eli Eva'nın göğsünde. Sonrası daha ilginç. Bir başka avuç Rudd'un "fermuar" hizasında!
Haberi okuyunca Paul Ruud olmak istedim...















İŞTE OSCAR KAZANANLAR:

En İyi Film: The King's Speech

En İyi Yönetmen: Tom Hooper (The King's Speech)

En İyi Erkek Oyuncu: Colin Firth "The King's Speech''

En İyi Kadın Oyuncu: Natalie Portman "Black Swan"

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Christian Bale (The Fighter)

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Melissa Leo (The Fighter)

En İyi Yabancı Film: In a Better World / Susanne Bier / Danimarka

En İyi Uyarlama Senaryo: The Social Network, Aaron Sorkin

En İyi Orijinal Senaryo: The King's Speech: David Seidler

En İyi Görüntü Yönetimi: Inception - Wally Pfister

En İyi Sanat Yönetmeni: Alice in Wonderland - Robert Stromberg, Karen O'Hara

En İyi Animasyon: Toy Story 3

En İyi Animasyon (Kısa Metraj): The Lost Thing

En İyi Müzik: The Social Network, Trent Reznor ve Atticus Ross

En İyi Şarkı: Randy Newman, If I Rise - 127 Hours

En İyi Görsel Efekt: Inception, Paul Franklin, Chris Corbould, Andrew Lockley ve Peter Bebb

En İyi Kurgu: The Social Network Angus Wall ve Kirk Baxter

En İyi Ses Miksajı: Inception, Lora Hirschberg, Gary A. Rizzo ve Ed Novick

En İyi Ses Montajı: Inception, Richard King

En İyi Makyaj: The Wolfman, Rick Baker ve Dave Elsey

En İyi Kostüm: Alice in Wonderland, Colleen Atwood

21 Şubat 2011

83. Akademi Ödülleri

Bütün dünyada Hollywood filmleri izleniyor. Büyük salonlarda "tamamen" özel efektlerle süslenmiş, artık tamamen klişeleşmiş, kavga ve çatışma sahneleri...
Ne yazık ki Avrupa sinemasının biraz "yerel" kalması sinema salonlarına başka tercih bırakmıyor. Prodüksiyona harcanan paradan ziyade izleyiciye gerçek bir film izlettirme çabası, castının kaliteli isimler bulundurması, oyuncu ve senaryo ağırlıklı filmler yapılmak istenmesi Avrupa sinemasını Hollywood'un arkasına atıyor. Avrupa sineması daha ziyade "Festival filmleri" kategorisine girdi.
Harika pazarlanan projeler, harcanan -bazen hayal edilemeyecek kadar fazla- para... Sinema ucuz bir iş haline gelmek üzere neredeyse. Özel efektler tabii ki filmlere harika hava katabiliyor. Benim en çok hayran olduğum yönetmenlerden birisi Tim Burton'dur. Onun masalsı anlatımı çok hoşuma gider. Ama bütün bir filmi de "yeşil duvar" önünde çekemezsiniz! Bu gidişle ilerde "sanat filmi" seyredemez olmaktan korkuyorum açıkcası.

Fakat bu seneki Oscar adayları arasında "film gibi filmler" var diyebiliriz sanırım. Benim favorim çoğu kişi gibi "The King's Speech". Fakat "The Fighters", "127 Hours", "Black Swan" gibi kaliteli olduğunu düşündüğüm filmlerde var. Amerika çıkışlı filmler kadar ses getiren "Biutiful"u da aynı şekilde izlemek için sabırsızlanıyorum. Bana kalırsa "En İyi Yabancı Film Ödülü" bu filme gidecek. Cumhurbaşkanımızın da izlediği "The King's Speech"i tam olarak izleyemedim ama ödül töreninden önce kesinlikle izleyeceğim. Ödülü kazanacağını düşündüğüm veya kazanmasını istediğim her dalda bir adayım var. Sırayla gidersek; "En İyi Film" içimden "Inception" olsun diyorum ama "Black Swan"da Natalie Portman ödülü kazandırır diyede düşünmüyor değilim. "En İyi Yönetmen" deyince Fincher ve Russell ağır basıyor ama Coen kardeşlerde alabilirler. "En İyi Yardımcı Erkek" kesinlikle Cristian Bale, "En İyi Erkek Oyuncu" ödülünü Javier Bardem alır diye düşünüyorum. "En İyi Kadın Oyuncu" Natalie Portman olmalı kesinlikle, "En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu" Helena Bonhem Carter...

Geçtiğimiz sene bana kalırsa Akademi üyeleri taraflı davrandılar. Tarantino'nun "başyapıtım" dediği ve tabuları yıkan sarsıcı hikayesi "Inglourious Basterds" sadece tek bir ödül alabilmişti. O da filme verilmedi zaten, Christoph Waltz oyunculuğuyla ödülünü aldı. Johnny Depp'in, Brad Pitt'in hiç ödülü olmaması ve Angelina Jolie'nin sadece 2 adaylık ve 1 ödülünün olması şaşırtıcı. Bazı konularda ön yargılı olduklarını düşünüyorum.

Bu sene töreni adaylığı olmayan Anne Hathaway ve James Franco sunacak. Fragmanlardan ödül töreninin çok neşeli ve kahkahayla geçeceğini anlayabiliyorum. Bakalım kazananlar kimler olacak.
------------------
Cnbc-e dergi bu ay ki sayısında "Oscar İzleme Rehberi" hediye etti. İçinde şahane bilgiler var. Walt Disney'in 12 büyük yıldızın toplam ödülü kadar ödül aldığını yazıyor. İnsanın inanası gelmiyo gerçekten.