34. istanbul film festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
34. istanbul film festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Nisan 2015

İlk Seans #35 - Jafar Panahi // RadyoVesaire


Playlist:
  1. Rana Mansour - Baroon
  2. 25Band - Hamishe Ba Hamim
  3. Rana Mansour - Shohare Pooldar
  4. Googoosh - Eshgh
  5. Rana Farhan - Drunk With Love
  6. Ajam - Zoghalchi
  7. 25Band - Tooye Rahe Eshghim 

12 Nisan 2015

34. İstanbul Film Festivali: It Follows - Peşimdeki Şeytan


Yılın merakla beklenen korku-gerilim filmi It Follows (Peşimdeki Şeytan) bu yılın Geceyarısı Çılgınlığı'nın yıldızı konumunda. Amerika Prömiyer gerçekleştiğinden beri eleştirmenlerin çoğunluğundan övgüler alan bu bağımsız korku filmi aldığı övgüleri sonuna kadar hak etmiş.

Paranoya çağımızın en tehlikeli silahlarından biri, aynı zamanda bir manipülasyon aracı. Bizim gibi toplumlarda kitlesel bir paranoya hakimse bile, genelde Batı'da işlenen konular çok daha kişisel. Peşimdeki Şeytan, cinsel birleşme yoluyla kişiden kişiye aktarılan bir laneti konu alıyor. Kılıktan kılığa girebilen ve lanetlenen kişiden başka kimsenin görmediği, yanınıza ulaştığı anda canınızı alacak doğaüstü bir varlığın kurbanlarını avlamasını izliyoruz. Tabii Festival'in kitapçığında yazan bu konuya bir itirazım var. Filmin orijinal adında yer alan "it" ibaresini "şeytan" diye çevirmek ve ezberden bu 'varlığı' doğaüstü olarak algılamak biraz ezberci. Çünkü film içerisinde bir an bile buna vurgu yapılmıyor.  Genelde bu tarz doğaüstü varlıkların laneti söz konusuysa, doğaüstü çözümler de söz konusudur. Fakat David Robert Mitchell'in yazıp yönettiği Peşimdeki Şeytan'da böyle bir durum yok. Hal böyle olunca bu durumu "lanet" diye adlandırmak da sıkıntılı ama daha iyi ne alatabilir bilemiyorum.

Filmin ayrıntılarını dikkate alıp, biraz derinlemesine düşününce, Peşimdeki Şeytan'ın gerçekle çok sıkı bir bağı olduğunu söyleyebilirim. Biraz sürpriz bozacağım ama derdimi anlatmak için ihtiyacım var. Kurbanların peşindeki bu 'şey' başta tanımadıkları birinin kılığında görünüyor, tabii yalnızca kurbana görünüyor. Fakat filmin sonunda, düğümün çözüldüğü noktada, bu durum böyle olmuyor. Baş karakterimiz Jay'in peşindeki 'şey' ona babası olarak görünüyor. Aynı şekilde Greg'de annesi tarafından öldürülüyor. Burdan yola çıkarsak, peşimizdeki 'şey'in ne olduğu ile ilgili daha somut bir sonuca varabiliriz belki. Bu lanetin seks ile kişiden kişiye geçmesi ise, bu ayrıntıyı farkettikten sonra, toplumsal normları akla getiriyor. Amerikan banliyölerinde geçen hikayede, toplumun muhafazakar yapısına ve insanlar üstüne kurduğu baskıya göndermeler yapıyor. Şehirden ziyade küçük bir insan topluluğunun ağır baskısını somutlaştırıyor. Kurbanlarımızı başta takip edenlerin tanımadıkları kişiler olması da bunun bir göstergesi. Hatalardan ve sırlardan, en yakınlarımızdan önce yabancı insanların haberdar olduğunu ve dolayısıyla ayıplayabileceğini düşününce zamansal bir sıralama bile var diyebilirim. Kurbanları her yerde takip eden bu 'şey'i, onlardan başka kimsenin görememesi ise yine toplumcu baskının bir kişide toplanmasının yarattığı baskı unsurunu yansıtıyor. Bu noktada "görünmez takipçi" metaforu çok yerli yerinde bir tasvir oluyor. Bir yerde vicdan azabını da temsil ediyor. Utanç ve ayıplanma korkusunu da içine alarak vicdan azabı duygusu da bu 'şey' ile görünür kılınıyor. Merkezdeki bu olayların yanında, bu durumdan yararlanmak isteyenleri, sırrı paylaşanların fırsatçı tutumları ve öte yandan dostça güvenin de işlendiği Peşimdeki Şeytan, yılın en iyi korku filmi olmayı fazlasıyla hakediyor diyebilirim. 

34. İstanbul Film Festivali: Eisenstein in Guanajuato - Eisenstein Meksika'da


Bu yıl Berlinale'de yarışan filmlerden biri olan Eisenstein in Guanajuato (Eisenstein Meksika'da), yönetmen Peter Greenaway'in son dönem işlerine benzer bir yapıda. Kendisinin Festival'de izlediğimiz son filmi Jean-Luc Godard ve Edgar Pera ortaklığı sonucu ortaya çıkan 3X3D filmiydi. Deneysel çalışmaları ve efsanevi yönetmenlere saygı duruşunda bulunmayı seven bir yöentmen diyebileceğimiz Greenaway, kendi sinema görüşü konusunda oldukça ısrarcı ve inatçı bir yapıya sahip aynı zamanda. Eisenstein Meksika'da filmi için önümüzdeki yıl The Eisenstein Handshakes adıyla yayınlayacağını duyurduğu muhtemel film serisinin ilk filmi diyebiliriz. Daha önce 8½ Women gibi filmlerle Fellini'ye saygı duruşunda bulunan Greenaway, bu defa yönünü sessiz sinemanın en aykırı yönetmenlerinden olan Rus Sergei Eisenstein'a çeviriyor.

Greenaway filmine oldukça şık bir açılış yapıyor. Biyografik unsurlar barındırsa da, kurmaca bir film olan Eisenstein Meksika'da ilk dakikasından itibaren alaycı ve abartılı üslubunu ortaya koyuyor. Eisenstein'ın hayatında en parlak dönemleri geçirmeye başladığı zamanlarda film çekmek üzere Meksika'ya gidişini ve aşık oluşuna odaklanan film, sessiz sinemaya çok güzel atıfta bulunuyor. İlk sahnede kocaman bir sinema salonuna giren Eisenstein'ı perdede oynayan kendi filmi ve büyük bir orkestra karşılıyor. Ardından Eisenstein'in edebi sınıflandırmasına ve cinselliğe olan merakına şahit oluyoruz. Gerçek hayattan aldığı karakterini bir nevi sergileyen Greenaway'in abartılı üslubu, başrol oyuncusu Elmer Bäck'ta resmen vücut buluyor. Filmi oldukça iyi kaldıran Bäck, zorlayıcı sahnelere de oldukça iyi uyum sağlamış. Bir çeşit kendini keşif hikayesi anlatan Peter Greenaway, Eisenstein'ı resmederken kendisini tanımayan ve toplumcu bir açıyla sanat icra eden bir yabancı olarak tanımlıyor. Fakat filmin ve hikayenin diğer tarafında ise, yönetmenin şekilciliği fazlasıyla önemseyen tavrı çok göze batıyor. Şilili yönetmen Alejandro Jodorowski'nin karakteristik ama kaba saba sembolizmine yakın bir anlayış koyan Greenaway, bunu film içinde pek iyi yoğuramamasından ötürü kendi elini zayıflatıyor.

Filmden sonra seyircilerin sorularını yanıtlayan Elmer Bäck ve soru soran izleyicilerden bir tanesi bu şekilciliği tamamen onayladılar. Hatta Bäck, Greenaway'in sinematografik atmosferi ve teknikleri, hikayeden çok daha önde tuttuğunu söyledi. Bu tutum bazı sahneleri fazlasıyla zenginleştirse de genel çerçevede filmi tek düzeleştiren bir durum ortaya çıkarıyor. Eisenstein Meksika'da özelinde konuşursak eğer, yönetmenin ikiyüzlü bir tavır sergilediğini söyleyebilirim. Çünkü bu film, her ne kadar Greenaway'in teknik ve şekil yönünden öne çıkarmayı çalıştığı bir proje olsa da bütün gücünü karakterinden ve hikayesinden alan bir proje. Elinde böyle bir malzeme varken kendini hikaye ve karakteri hiç umursamayan bir yönetmen olarak tanımlamak kaçak dövüşmek demek. Özetlersem, Eisenstein Meksika'da iyi dinamiklerle başlasa da, kozlarını çabuk tüketmesi sebebiyle sonuna doğru tekdüze ve klişe bir hal alıyor.

34. İstanbul Film Festivali: Gett: The Trial of Vivian Amsalem - İsrail Usulü Boşanma

Festivalde son iki yıldır sürpriz işler barındıran Aile Bağları, seçkisine bu yıl özellikle dikkat etmeye çalıştım. Seçkideki filmlerden Gett: The Trial of Vivan Amsalem (İsrail Usulü Boşanma) gerek çıktığı coğrafyadan dolayı, gerekse türe olan merakımdan dolayı seçtiğim bir filmdi. Ronit Elkabetz ve Shlomi Elkabetz çiftinin hem yazıp, hem de yönettiği filmin başrolünde de Ronit Elkabetz yer alıyor. Altın Küre Ödülleri'nin bu yılki Yabancı Dilde En İyi Film adaylarından olan İsrail yapımı Gett, tek mekana sığdırdığı toplum, devlet ve din eleştirilerini dengeli tempoyla aktarmasıyla takdiri hak ediyor. Eleştirisinin dozunu da adım adım arttırması da senaryosuna olumlu etki yapmış diyebilirim.

İki saate yakın süresi içerisinde 5 yıla yayılan bir boşanma davasını anlatan Gett, sona doğru yaklaşırken fazlasıyla bunaltıcı bir hale bürünüyor. Filmin özelinde bu durum bir sıkıntı yaratmıyor, aksine böyle bir atmosfere ihtiyacı var. Erkeğin onaylaması gereken bir boşanma sürecinin 5 yıla uzanması ve nihayetinde nispeten sonuca ulaşması; bütün bu sürecin uzun bunaltıcı havası ve bıkkınlığı izlerken çok rahat hissedilebiliyor. Gerçekçi bir bakışla anlatılması gereken bu filmin bu ayarı gayet yerinde. Filmin süresi de bu bakımından tutarlı ve biraz da manidar. Hatta 140 dakikaya uzaması bile makul olabilirmiş. Fakat bunu senaryonun ritmini bozmamak için tercih etmemiş olabilirler ki, bu tavır da filmin değerini önemseyen sinemacılar olduklarını gösteriyor. İzole bir yaşam süren toplumların hayatlarını anlayabilmek ve bu konuda bir fikre sahip olabilmek için bağımsız filmlerin yeri çok önemli. Bu anlamda Gett, İsrail'in saplantılı, baskıcı ve ilerlemeyen bürokrasisinin anlamsızlığını ve sonuçsuzluğunu bütün gücüyle dış dünyaya haykırıyor.

34. İstanbul Film Festivali: Victoria


Sebastian Schipper'in son filmi Victoria, bu yıl Festival'deki Alman filmleri arasından en dikkat çeken işlerden biri sanıyorum. Schipper'i 17 yıl önce çektiği Run Lola Run (Koş Lola Koş) ile tanıyan biri olarak, sinemasına pek aşina değilim. Ancak Victoria ile o da yeni bir şeyler aramış, bu çok belli. Bir gece kulübünde başlayan ve ardından tesadüfen bir tanışmanın ertesinde yaşanan gerilim ve aksiyon dolu bir geceyi anlatan Victoria, baştan sonra tek plan sekans çekimlerden oluşuyor. Bu çekim tarzı benimsendiğinden ötürü gerçek zamanlı bir film ortaya çıkmış.

Giriş, gelişme ve düğüm noktalarını başarılı bir şekilde işleyen ve bu noktalara sağlıklı geçişler yapan Schipper, filmin atmosferini de karanlık tutmaya çalışmış. Bunu yapmasına en çok yardım edense elbette gece çekimleri ve Berlin sabahlarının gri havası. Görüntülerin dışında ise, karakterlerinin cümlelerinden de belli olan tuhaf hüzünleri bu atmosferi değişik bir şekilde besliyor. Maceraları için onlara sebepler veriyor. Örneğin, aslen Madridli olan ve Berlin'de pek kimseyi tanımadığını söyleyen Victoria'nın, geceyi geçirdiği mekanın barmeninin bile dikkatini çekememesi, mekan çıkışında tanıştığı ve onunla ilgilenen alelade dört kişiyle hemencecik bağ kurmasına sebep oluyor. Yalnızlığın ve birilerine ihtiyaç duymanın dışavurumu olarak sabahın ilk saatlerinde tahmin etmediği bir durumun ortasında buluyor kendisini. Bu tehlikeli duruma ve çevresindekilere sıkıca sarılması ise onun iç dünyası hakkında az da olsa bir şeyler anlatıyor. Tekniğinin ve cesur denemesinin yanı sıra, adından da anlaşılacağı gibi bir karakter filmi olan Victoria baş karakterine verdiği önemi diğerlerine vermese de, senaryosunun kalitesiyle bunun üstünü kapatabiliyor. 140 dakikalık bir tek plan sekans denemesi yaparak risk alan Schipper, 140 dakikayı kaldıramayan bir hikaye yazmasıyla aldığı riski iyice zora sokmuş. Sona doğru iyice sendeleyen film, iyice tahmin edilebilir bir hale büründükten sonra tekdüze bir finalle bitiyor.

9 Nisan 2015

34. İstanbul Film Festivali'nde Yarışmalar Başlıyor

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından on birinci kez gerçekleştirilen 34. İstanbul Film Festivali’nin yarışmaları başlıyor. Festivalin Uluslararası ve Ulusal yarışmaları kapsamında bu yıl da Türkiye ve dünya sinemasından özgün yapımlar Altın Lale Ödülü için yarışıyor. Uluslararası Sinema Eleştirmenleri Birliği (FIPRESCI),  Avrupa Konseyi Sinema Ödülü FACE (Film Award of the Council of Europe), Seyfi Teoman En İyi İlk Film Ödülü ve Radikal Halk Ödülü de filmlere takdim edilecek. Festival bu yıl ilk kez Ulusal Belgesel kategorisinde de ödül verecek.

Festivalin ikinci haftasında jüri ve izleyici karşısına çıkacak filmlere ödülleri, 18 Nisan Cumartesi akşamı Lütfi Kırdar Sergi ve Kongre Sarayı’nda düzenlenecek kapanış töreninde takdim edilecek. 

Altın Lale Uluslararası Yarışma  porno

Altın Lale Uluslararası Yarışma Jürisi’nin başkanlığını, yapıtları arasında Avustralyalı usta yönetmen Rolf de Heer üstleniyor. Jüride ayrıca, yönetmen Bence Fliegauf, yapımcı Cédomir Kolar, senarist ve yönetmen George Ovashvili ve oyuncu Melisa Sözen yer alıyor.



Altın Lale Uluslararası Yarışma’da ödül için jüri karşısına çıkan 13 film şöyle: 

  • Gerçeklik / Réalité / Reality / Quentin Dupieux / Fransa, Belçika 
  • Neden Tarkovski Olamıyorum / Why Can’t I Be Tarkovsky / Murat Düzgünoğlu / Türkiye 
  • Hasret / Yearing / Ben Hopkins / Türkiye, Almanya 
  • Altın Çağ / Huang jin shi dai / The Golden Era / Ann Hui / Çin, Hong Kong 
  • Vahşi Yaşam / Vie Sauvage / Wild Life / Cédric Kahn / Fransa 
  • Taşa Yazılmış Hatıralar / Bîranînem li ser kevirî / Memories On Stone / S.Amin Korki / Irak, Almanya, Katar 
  • Itsi Bitsi / Ole Christian Madsen / Danimarka 
  • Star / Zvezda / Anna Melikyan / Rusya 
  • Kara Ruhlar / Anime Nere / Black Souls / Francesco Munzi / İtalya, Fransa 
  • Yüzündeki Sır / Phoenix / Christian Petzold / Almanya 
  • Bana Bak Philip / Listen up Philip / Alex Ross Perry / ABD 
  • Çılgın Kalabalıktan Uzak / Far From the Madding Crowd / Thomas Vinterberg / ABD, İngiltere 
  • Fanusta Yaşayanlar / Vonarstræti / Life in a Fishbowl / Baldvin Zophoniasson / İzlanda, Finlandiya, İsveç, Çek Cumhuriyeti 


Altın Lale Ulusal Yarışma 

34. İstanbul Film Festivali’nde Ulusal Yarışma ve Türkiye Sineması sponsorluğunu, festivale 28 yıldır destek veren Anadolu Efes üstleniyor. Festivalin Türkiye yapımı 2014-2015 sezonunda tamamlanmış filmlerin bir araya geldiği Türkiye Sineması bölümünde Ulusal Yarışma’nın yanı sıra, Yarışma Dışı, Yeni Türkiye Sineması, Ufak Hakikatler, Hisar Kısa Film Seçkisi ve festivalde bu yıl ilk kez ödül verilecek Ulusal Belgesel Yarışması başlıkları altında 33 film gösteriliyor.

Altın Lale Ulusal Yarışma’da ödül için bu yıl 9 film jüri karşısına çıkıyor. Yarışmadaki 5 film dünya, 3 film ise Türkiye prömiyeri yapıyor.



Altın Lale Ulusal Yarışma Jüri başkanlığını, Türkiye sinemasının usta yönetmenlerinden Zeki Demirkubuz üstleniyor. Jürinin diğer üyeleri ise oyuncu Tansu Biçer, görüntü yönetmeni Emre Erkmen, yazar Şebnem İşigüzel, Uluslararası Berlin Film Festivali Panorama Bölümü seçici kurul üyesi, TEDDY Ödülü kurucusu, sinemacı ve yazar Wieland Speck.

Jüri, Altın Lale Ulusal Yarışmada 9 ödül veriyor: Altın Lale En İyi Film, Altın Lale En İyi Yönetmen, Onat Kutlar anısına Jüri Özel Ödülü, En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Senaryo, En İyi Görüntü Yönetmeni, En İyi Kurgu, En İyi Özgün Müzik.

Ulusal Yarışma bölümünün filmleri şöyle: 

  • Limonata / Ali Atay (Dünya prömiyeri) 
  • Eksik / Barış Atay (Dünya prömiyeri) 
  • Nefesim Kesilene Kadar / Emine Emel Balcı (Türkiye prömiyeri) 
  • Kümes / Ufuk Bayraktar (Dünya prömiyeri) 
  • Misafir / Mehmet Eryılmaz (Dünya prömiyeri) 
  • Yeni Dünya / Caner Erzincan 
  • Saklı / Selim Evci (Dünya prömiyeri) 
  • Kar Korsanları / Faruk Hacıhafızoğlu (Türkiye prömiyeri) 
  • Sarmaşık / Tolga Karaçelik (Türkiye prömiyeri) 


Ulusal Belgesel Yarışması 

Türkiye’de belgesel üretimine uzun yıllardır ilgi gösteren İstanbul Film Festivali, belgesel sinemayı ve belgeselcileri desteklemek amacıyla, belgesel kategorisinde bu yıl ilk kez ödül vermeye başlıyor.

Ulusal Belgesel Yarışma Jürisi’nde belgesel sinemacı Emel Çelebi, yönetmen ve yapımcı Pelin Esmer ile yönetmen Paul Poet yer alıyor. Gösterilecek belgesellerden 11 film dünya prömiyerini, 2 film Türkiye prömiyerini İstanbul Film Festivali’nde yapacak.



Ulusal Belgesel Yarışması bölümünün filmleri şöyle:

  • Çırılçıplak / Şilfîtazî / Zekeriya Aydoğan 
  • Gavur Mahallesi / Yusuf Kenan Beysülen 
  • Trans* BUT / Maria Binder / Türkiye, Almanya 
  • Komşu Komşu Huuu! / Bingöl Elmas 
  • Genç Pehlivanlar / Mete Gümürhan / Türkiye, Hollanda 
  • Haziran Yangını / Gürkan Hacır 
  • Soluk / Metin Kaya 
  • Koloni / Gürcan Keltek / Türkiye, Hollanda 
  • Sabaha Doğru / Berroj / Ömer Leventoğlu & İhsan Kaçar 
  • Beyaz Çınar / Çınara sıpî / Kazım Öz 
  • İs / Cihan Savucu & Erol Karakaya 
  • Kayıp Zamanlar / Faysal Soysal 
  • Yollara Düştük / Deniz Yeşil 


Sinemada İnsan Hakları: Avrupa Konseyi Sinema Ödülü FACE

Avrupa Konseyi’nin katkılarıyla, yalnızca İstanbul Film Festivali kapsamında verilmeye başlanan FACE Avrupa Konseyi Sinema Ödülü (Film Award of the Council of Europe) bu yıl da, Sinemada İnsan Hakları bölümündeki bir filme veriliyor. İnsan hakları konusunda kamuoyunda duyarlık ve bilinç yaratan, konunun öneminin daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunan Sinemada İnsan Hakları bölümünde 10 film gösterilecek.

FACE Jürisi’nde Avrupa Konseyi Genel Sekreteri ve Genel Sekreter Yardımcısı’nın İnsan Hakları ve Hukukun Üstünlüğü konularında özel başdanışmanı Leyla Kayacık, yazar, oyuncu ve senarist Ercan Kesal, Filistinli senarist ve yönetmen Najwa Najjar ve Eurimages Sinema Destek Programı İdari Direktör Yardımcısı Isabel Castro yer alıyor.

Sinemada İnsan Hakları bölümünde FACE Ödülü için yarışacak filmler şunlar: 

  • Umut / Hope / Boris Lojkine / Fransa 
  • Atlantik / Atlantic / Jan Williem Van Ewijk / Belçika, Hollanda, Fas 
  • Enayi / Durak / The Fool / Yury Bykov / Rusya 
  • Baba Beni Yakalasana / Catch Me Daddy / Daniel Wolfe, Matthew Wolfe / İngiltere 
  • Kaplanlar / Tigers / Danis Tanovic / Hindistan, Fransa 
  • Krala Mektup / Brev Til Kongen / Letter To The King / Hisham Zaman / Norveç 
  • Ülkesiz Şarkılar / No Land’s Song / Ajat Najafi / Almanya, Fransa 
  • Annemin Şarkısı / Klama Dayîka Min / Song Of My Mother / Erol Mintaş / Türkiye, Fransa, Almanya 
  • Bugün / Emrouz / Today / Reza Mirkarimi / İran 
  • Küçük Bir Aşk Hikâyesi / Chand metre moka'ab eshgh / A Few Cubic Meters Of Love /Jamshid Mahmoudi / Afganistan 


Seyfi Teoman Anısına: Seyfi Teoman En İyi İlk Film Ödülü 

İstanbul Film Festivali’nin genç yaşta kaybettiğimiz yönetmen ve yapımcı Seyfi Teoman anısına verdiği Seyfi Teoman En İyi İlk Film Ödülü’ne, Festivalin Altın Lale Uluslararası Yarışma, Sinemada İnsan Hakları Yarışması ve Türkiye Sineması (Altın Lale Ulusal Yarışma, Yarışma Dışı, Yeni Türkiye Sineması) bölümlerinde yer alan Türkiye yapımı kurmaca ilk filmler bu ödüle aday olabiliyor.



Seyfi Teoman En İyi İlk Film Ödülü’nün jürisinde senarist, yönetmen Mahmut Fazıl Coşkun, oyuncu ve yönetmen Syllas Tzoumerkas ile oyuncu Jale Arıkan yer alıyor.

8 Nisan 2015

İstanbul Film Festivali Kuruluşunun 50. Yıl Dönümünde Sinematek'i Anıyor

4 Nisan’da başlayan 34. İstanbul Film Festivali tüm hızıyla devam ediyor. Festival 9 Nisan Perşembe günü çok özel bir etkinliğe ev sahipliği yapacak. İstanbul Film Festivali kurucularından Onat Kutlar ve arkadaşları tarafından 1965 yılında kurulan Türk Sinematek Derneği’nin bu yıl 50. yılı. Festival hem Sinematek’i, hem de ölümünün 20. yıldönümünde Onat Kutlar’ı özel bir söyleşiyle anacak.

9 Nisan Perşembe günü saat 16.00’da İstanbul Modern’de gerçekleştirilecek söyleşide katılımcılar efsane sinema kurumu Sinematek’i içindekilerden; Onat Kutlar’ı en yakınlarından, Türkiye sinema tarihinin en hareketli dönemlerinden birine tanık olanlardan dinleme fırsatı bulacaklar. Sinematek yıllarının, misyonunun ve mirasının tartışılacağı söyleşide İstanbul Film Festivali’nin 25 yıl boyunca direktörlüğünü yürüten Hülya Uçansu moderatörlüğü üstlenecek, festivalin kurucularından ve danışma kurulu onur üyesi sinema yazarı Atilla Dorsay, gazeteci-yazar Zeynep Oral; 13 yıl boyunca festivalin artistik direktörlüğünü yürüten eleştirmen, yazar Vecdi Sayar ile Sinematek’in kurucularından ve ilk üyesi Jak Şalom da konuşmacı olarak yer alacak.

Onat Kutlar’ın en sevdiği yönetmenlerinden Visconti’nin 1963 yapımı başyapıtı Il Gattopardo / Leopar festival kapsamında 9 Nisan Perşembe günü 19.00’da İstanbul Modern ve 10 Nisan Cuma günü 16.00’da Rexx sinemalarında gösterilecek. Centro Sperimentale di Cinematografia-Cineteca Nazionale ve Cineteca di Bologna tarafından restore edilen yeni kopyasının gösterileceği, 1963 Cannes Altın Palmiye En İyi Yönetmen Ödüllü Leopar, hem Visconti’nin en iyi yapıtlarından hem de gelmiş geçmiş en iyi tarih filmlerinden biri kabul ediliyor. Onat Kutlar’ın 1967 yılında Sinematek’in yayını olan Yeni Sinema Dergisi’ne yazdığı Visconti yazısının da festival kataloglarında ve festivalin internet sitesinde yer aldığını hatırlatayım.

1952’de çeşitli dergilerde yayımlanan şiirleri ve hikâyeleriyle tanınmaya başlayan Onat Kutlar, edebiyattaki özgün yerini Türk Dil Kurumu öykü ödülünü kazanan İshak kitabıyla aldı. Denemeleri ve 1960’tan başlayarak yazdığı sinema yazılarından bazıları kitaplaştırılarak yayımlandı. 1979’da Yusuf ile Kenan, 1979’da Hazal ve 1982’de Hakkâri’de Bir Mevsim adlı filmlerin senaryolarını yazdı. Sinematek’teki çalışmalarından dolayı 1975’te Polonya’dan Kültür Nişanı, 1994’te de Fransa’dan Chevalier de l’ordre des Arts et des Lettres nişanına layık görülmüştü. 30 Aralık 1994’te The Marmara otelinin pastanesine koyulan bombanın patlaması sonucu yaralanan Onat Kutlar, 11 Ocak 1995’te tedavi gördüğü hastanede yaşamını kaybetti.

7 Nisan 2015

34. İstanbul Film Festivali: War Book - Savaş Kitabı



34. İstanbul Film Festivali'nin en fazla filme sahip olan ve hemen her sene en iyi filmleri barındıran seçkisi Dünya Festivallerinden, bu yıl da birçok festivalde boy göstermiş ve keşfedilmeyi bekleyen filmlerle dolu. Bu filmlerden bir tanesi de İngiltere menşeili War Book (Savaş Kitabı). Savaş Kitabı, daha önce bir BAFTA adaylığı olan yönetmen Tom Harper'ın diyaloglar üstüne inşa ettiği ve büyük kısmı tek bir odada geçen bir savaş provası. Oyuncu kadrosunda genel olarak televizyon dizilerinden tanıdığımız isimlerin yer aldığı film, çoğu tek mekan filminin bütün süreye yaymakta zorlandığı temposunu istikrarlı bir şekilde sürdürerek keyifli bir seyir sağlıyor. Bunun yanı sıra filmin atmosferi gereği her birine mesafeli olduğumuz oyunculara dair kişiselleştirilmiş bölümler ayrılması da filmin seyirciyle bağ kurmasını kolaylaştırıyor.

Savaş Kitabı, konusunu dünya düzeninden alan ve bu düzeni film boyunca birçok tarafa çekiştiren başarılı bir film olarak karşımıza çıkıyor. Olası bir nükleer savaş karşısında hükümetin alacağı tavır için önceden yapılan provalara odaklanan film, birçok konuya farklı bakış açısı getirerek yeni pencereler açıyor. Dünya düzeni ve İngiltere'nin bu düzen içerisindeki rolü üstüne yoğunlaşan yönetmen Tom Harper özellikle, alıştığımız ezberleri bertaraf ederek kendince gerçekçi bir bakış benimsemiş olsa gerek. Çoğu İngiliz'in kabul etmek istemeyeceği cümleler sarfederek, politikanın pis tarafını gözler önüne seren senaryosu filmin en itici gücü. Ayrıca bu kurmaca senaryo içerisinde aslında bizleri gerçekte de nelerin beklediğine karşı uyarıyor. Daha çok televizyon işleriyle tanınan Tom Harper, bu filmiyle filmografisine yeni bir soluk getirmiş gibi duruyor.

34. İstanbul Film Festivali'nde Alman Sineması

4 Nisan’da başlayan 34. İstanbul Film Festivali tam hız devam ediyor. İstanbul Film Festivali, Goethe-Institut ve German Films işbirliğinde günümüz Alman sinemasının en parlak örneklerini festival kapsamında sinemaseverlerle buluşturuyor. Prömiyerini Şubat ayında Berlin Film Festivali’nde yapan filmlerin dikkat çektiği Kino 2015 adını taşıyan film programı, 34. İstanbul Film Festivali’ndeki gösterimlerin ardından Ankara, İzmir ve sonbaharda da Diyarbakır’daki izleyicilerle buluşacak. 

Festival programı dahilinde yer alan Alman filmlerinden birkaç tavsiye vermek ise pek güzel olur diye düşündüm. Berlinale'nin izlerini pek çok görebildiğimiz İstanbul Film Festivali, Alman Sineması dahilinde biraz farklı incelenebilir. Bu festivalin yıl içerisinde yer aldığı zaman dilimiyle paralel olmakla beraber, aslında daha da odaklanmamızı sağlayabilecek bir ortam yaratıyor bile diyebiliriz. Özel olarak Alman Sineması'nın modern örneklerini beyazperdede görebilmek açısından İstanbul Film Festivali özel bir iki hafta sunuyor. 34. İstanbul Film Festivali'nin bu yılki seçkisinde bulunan Alman filmlerinden birkaç örnekten de bahsetmezsem olmaz.

  •  Victoria / Sebastian Schipper 
6 Nisan Pazartesi 21.30 Rexx 2, 7 Nisan Salı 16.00 Feriye, 11 Nisan Cumartesi 16.00 Atlas

Festivalde Dünya Festivallerinden bölümünde gösterilecek Victoria, Berlin'de Altın Ayı için yarıştı ve En İyi Görüntü için verilen Gümüş Aslan Ödülü’nü kazandı. Berlin’de bir gece, bir grup gencin kulüp çıkışında muhabbete devam ederken, bir hırsızlık olayına karışmasını konu alan bu alışılmadık polisiye, 140 dakikalık kesintisiz tek bir plandan oluşuyor. Gençler şehrin farklı noktaları arasında gidip gelirken, kamera bu maceraya kesintisiz şekilde eşlik ediyor. Yönetmenliğini Sebastian Schipper'ın üstlendiği Victoria, Alman Sanat Sinemaları Birliği Özel Ödülü’nün yanı sıra Morgenpost İzleyici Ödülü’nü de kazandı.

  • B Filmi: Batı Berlin’de Şehvet ve Müzik / B-Movie: Lust & Sound in West-Berlin 1979-1989 
9 Nisan Perşembe 16.00 Atlas 2, 11 Nisan Cumartesi 21.30 Beyoğlu, 12 Nisan Pazar 21.30 Rexx 2 

NTV Belgesel Kuşağı kapsamında izleyicilerle buluşacak B Filmi: Batı Berlin'de Şehvet ve Müzik 1979-1989 prömiyerini yaptığı Berlin’den Heiner Carow Ödülü ile döndü. Manchester'da bir plak dükkânında çalışırken, Alman gruplara merak sarıp soluğu Batı Berlin'de alan Mark Reeder'ın hikâyesini anlatan kolaj film müzik videoları, konser görüntüleri, televizyon programları, film sahneleri ve kişisel arşivlerden gelen malzemelerden kurgulandı. Blixa Bargeld ve Einstürzende Neubauten'ın ilk zamanlarından Nick Cave'in Berlin günleri, ülkemizde Eroin ismiyle bilinen kitabın gerçek kahramanı Christiane F. ile yapılan röportajlardan öncü feminist post-punk grubu Malaria!'nın stüdyo kayıtları görüntülerine, belgesel izleyenleri alt-kültürün capcanlı olduğu Batı Berlin’de müzikal bir yolculuğa çıkartacak.

B-Movie: Tanz Debil Partisi: B Filmi... 11 Nisan Cumartesi müzikseverleri adını Einstürzende Neubauten'ın ünlü şarkısından alan özel bir gecede de buluşturacak. Filmin gösteriminden sonra filmin yönetmenlerinden Klaus Maeck ile sinema yazarı Yeşim Tabak'ın DJ’lik yapacağı parti Asmalımescit’teki Krow’da saat 22.30’da başlayacak. B Filmi’ne bileti olanlara ücretsiz olacak partinin biletleri 20 TL.

  • Yüzündeki Sır / Phoenix / Christian Petzold 
12 Nisan Pazar 19.00 Feriye, 13 Nisan Pazar 11.00 Atlas, 15 Nisan Çarşamba 19.00 Rexx 

Yakın dönem Alman sinemasının gözde isimlerinden Christian Petzold son filmi Yüzündeki Sır, Altın Lale ödülü için yarışacak filmler arasında. Prömiyerini Toronto'da gerçekleştiren film, IndieWire sitesinin eleştirmenleri tarafından festivalin en iyi kurmaca filmi seçildi, Lizbon’da Jüri Özel Ödülü, San Sebastian’da ise Uluslararası Sinema Yazarları Birliği FIPRESCI Ödülleri’ni kazandı. Petzold Yüzündeki Sır'da, uluslararası arenada büyük başarı kazanan bir önceki filmi Barbara'nın iki müthiş oyuncusunu; Nina Hoss ve Ronald Zehrfeld'i tekrar bir araya getiriyor. II. Dünya Savaşı'nın hemen ardından Berlin'de geçen filmde, Hoss toplama kampından kurtulan şarkıcı Nelly rolünde. Yüzü ağır şekilde deforme olduğu için Nelly'nin bir estetik ameliyat geçirmesi gerekiyor. Bu ameliyat sonrasında, Zehrfeld'in canlandırdığı kocası ile buluşması ise yeni soru işaretlerine yol açıyor. Bu gizemli aşk öyküsü, Hitchcock'un Vertigo'sundan Georges Franju'nün Yüzü Olmayan Gözler'ine kadar çeşitli klasiklere de göndermeler yapıyor.

Yönetmen Christian Petzold, festivalin konuğu olarak da İstanbul’a gelerek filmin 12 Nisan Pazar günü saat 19.00'da Feriye ve 13 Nisan Pazar saat 11.00'de Atlas’taki gösterimlerine de katılacak.

  • Hayat Altmışından Sonra / Miss Sixty / Sigrid Hoerner 
12 Nisan Pazar 16.00 Beyoğlu, 13 Nisan Pazartesi 11.00 Rexx 2, 16 Nisan Perşembe 13.30 Feriye 

Festivalin komedi filmlerine ayrılmış bölümü Antidepresan'da yer alan Hayat Altmışından Sonra, yaşına meydan okuyan iki kişinin öyküsünü anlatıyor. Film, 60 yaşında yeni emekli bir kadının yıllar önce dondurduğu yumurtalıklarından faydalanarak çocuk sahibi olmaya karar vermesini konu alıyor. Hayatta hiçbir şey için geç olmadığını ve ikinci baharın her zaman kapımızı çalabileceğini vurgulayan komedinin başrolünde Alman sinemasının ünlü oyuncularından Iris Berben yer alıyor. Filmin yönetmeni Sigrid Hoerner de 34. İstanbul Film Festivali'nin konukları arasında. Hoerner, filmlerimin gösterimlerine de katılarak izleyicilerin sorularını cevaplayacak.

  • Yeni Alman Canlandırma Sineması 
14 Nisan Salı 13.30 ve 16.00 Film Gösterimleri, 17.30 Panel, Pera Müzesi Oditoryumu 


Her yıl farklı ülkelerin canlandırma sinemasını keşfe çıkan İstanbul Film Festivali'nin bu yılki durağı Almanya. DOK Leipzig Uluslararası Belgesel ve Canlandırma Film Festivali’nin Canlandırma Bölümü Yöneticisi Annegret Richter'in küratörlüğünü üstlendiği Yeni Alman Canlandırma Sineması başlıklı program iki bölümden oluşuyor. Bunlardan ilki bazıları genç bazılarıysa deneyimli Alman animasyon sanatçılarının son birkaç yılda çektikleri filmlerden oluşuyor. İkinci program ise 3-9 yaş arası çocuk seyircileri hedefleyen bir seçkiye sahip. Richter, 14 Nisan Salı günü gösterimlere katılacak ve ardından saat 17.30’da Pera Müzesi’nde gerçekleştirilecek panelde, Yeni Alman Canlandırma Sineması ve Yeni Alman Çocuk Canlandırma Sineması programındaki filmler hakkında bilgi verirken bir yandan da yapım ve festival seçimleri açısından konuyu ele alacak.


34. İstanbul Film Festivali'nin programında Kino 2015'ten bağımsız olarak yer alan diğer çarpıcı Alman yapımlarıysa; ilk gösterimi Şubat ayında Berlin'de gerçekleşen, usta yönetmen Wim Wenders'in yeni filmi Her Şey Güzel Olacak / Every Thing Will Be Fine, bu yılın Oscar ödüllü belgeseli Citizenfour, Venedik'teki ilk gösterimi sonrasında pek çok festivali dolaşan ve sinema üzerine çarpıcı bir makale film olan Caligari'den Hitler'e / Von Caligari zu Hitler: Das deutsche Kino im Zeitalter der Massen ve vaat ettiği eğlenceyle çocuklar kadar, anti-otoriter tavrıyla onlara eşlik eden yetişkinleri de tavlayacak benzersiz çocuk filmi Zırva / Quatsch und die Nasenbärbande da yer alıyor. Bu filmlerden Caligari'den Hitler'e'nin yönetmeni Rüdiger Suchsland ve Zırva'nın yönetmeni Veit Helmer de yine festivalin konukları arasında.

19 Nisan’a kadar 200’ü aşkın filmi izleyicilerle buluşturacak 34. İstanbul Film Festivali, 16 gün boyunca sinema dünyasından önemli konukları İstanbul’da ağırlayacak.

4 Nisan 2015

İlk Seans #34 - 34. İstanbul Film Festivali Özel Programı // RadyoVesaire


Playlist:
  1. Arctic Monkeys - Do I Wanna Know
  2. Minnie Riperton -  Les Fleurs
  3. 2CELLOS & Elton John - Oh! Well
  4. The Smiths - How Soon Is Now
  5. Peter Gabriel - Why Don't You Show Yourself